10 Mart 2017

Betül Tarıman. ben bazen biraz

BETÜL TARIMAN
ben bazen biraz
                                                   
 evren vaat edildiği gibi söylenmeli

kirpiklerimi kullanıyorum
ben bazen biraz
anlaşılıyor varlığım
terziliğim gibi eksik biraz
zarflar oluyorum açılmak
ve kapanmak istiyorum
ben bazen biraz
bir mühür ya da bir dudak
aynalar da olmalı
kumaşlar olmak istiyorum
           ben bazen biraz

koltuklar olmak istiyorum
ben bazen biraz
koltuk evin sevdiği bir koltuk
köşeler, köşelerde köşelerin
dinlendiği bir doygunluk
ben bazen biraz nefesimi tutup
hafızamdan silmek istiyorum
inceliksiz bir elin dokunduğu yeri
çorap olmak istiyorum ben bazen biraz
çocukluğumu düşündüğümde
bir merdivende oturmuş
            gök mavilikti

bir yağmuru ve çevirip
tersinden baktığımda bir aynaya
biberler ne güzel olmuş
diyen bir kızı, kız hevesli
babasına benziyor   
gülüşünde serçe gülüşleri
harflere dönüşüyor
         inatla biraz
           
harflerden şal olmak
istiyorum ben bazen biraz
saçlarımı kestirdiğimden beri
ensemde sabahın erkeni
çok üşümüş bir kuş
uçarken cümleleri yepyeni
dilim ağzımın içinde yuvarlanıyor 
dilim yuvarlanıyor ağzımın içinde kederli 
iki yakamın bir araya geldiği yerde

üşüyorum ben bazen biraz

Şengül Can. Bahçede

ŞENGÜL CAN
Bahçede
                                                                                                                                    Sitera’ya

Hadi ama bekleyecek vakit yok. Çabuk çabuk.  Ah Bedia daha seri. Ne yapsa şimdi yetişemeyecek. Ondandı korkusu belki. Beş yüz metrelik maratonda ipi göğüsleyecek gibiydi. Hem de bu kadar kilo. Göbek, kalça, koca koca memeler. Kaş göz etti önce. Anlayacak değil ya ah! Sonra verdi peşine. Siyah paçalı olanı kuyruğundan kavradı. Hayvan can havliyle kanatlarını açtı. Gıdaklamalar bahçeye yayıldı. Tavuklar. Bahçede. Tavuklar bahçeyle bir oldu. Bedia bu canını dişine taktı. Yedirmem olmaz. Olmaz dedi. Kimseye vermem. Hava da kararmaya yüz tutmuş. Bahçeyi aldı bir telaş. Tavuklar neye uğradığını şaşırdı. Bedia’nın gözleri dönmüş yine. Böyle bakıyormuş gibi yapar ama görmez. Döndü bana. O nasıl bakıştı? Ah Bedia.
Kendime senin gözlerinle bakmak istedim. Belki de dünyaya. Senin olduğun yerde durmak sonra. Ama belki sadece o da değil. Senin ellerinle dokunmak, derinin altındaki iyileştiren bakışlarınla dönmek sonra:
Hoş geldin, benim ev burası.   
Ben kararsız evi dolaştım. Evde bir koku. Yürüdükçe artıyor sanki ağırlaşıyor. Alışmak imkânsız gibi. Rutubet desem değil. Toz toprak desem değil. Bahçeden desem değil. Yüzümdeki gölgeleri görmüş gibi:
Burayı gerçekten istiyor musun?
Bak dedi:
“Bu dağ, bu oda buraya bakar. Burası da bahçe. Arka taraf yol.”
Anlamamış gibi baktım ki:
“Yol yoldur. Çayır çimen. Ağaçlar.  Dağ da dağ işte. Sonra sıkıldım demek yok. Bahçede otururuz. İstersen çay da demlerim.”
O da güldü. Evdeki kokuya rağmen yeni yapılan siteleri gezmedim. Buradayım.
Koş Bedia. Turuncu olanı yakalamaya çalışıyordu. Gözlerinde yine o şimşekler. Neye kızdı böyle? Bana baktı. Kaldım. Tek adım atamadım. Biliyordum baktığı yerdeki ben değildim. O başka biriydi. O otları yolup yolup tırmıklayıp, sabahlarca sulayıp akşamı sabah, sabahları akşam ettiği o yerde, ayak bastığım yer onundu sanki. Öyle zamanlarda adımımı atmazdım. Yokmuşum gibi kaldım yine. O kitaplardan okuduğum, okuyup altını çizdiğim, çizip notlar aldığım ya da defalarca izlediğim, sonra o kareyi durdurup durdurup bir defa daha izlediğim, değildi.
Bedia bahçe kapısının oraya kulak kesildi. Kışt dedi sonra. Kışt. Komşunun tavuğuydu. Senin burada işin ne? Kesip yedi derler sonra. Git burdan. Hırsız tutturma beni. Ele güne karşı. Taşı kaptı ardına verdi. Git burdan git. İçi genişti ama. Tavuk hırsızlığı zoruna gitmiş. Koşturdu. Bedia dedim. Burada işte.  Bir ki üç, ne bir eksik ne bir fazla, dört beş altı. Başa baş.
Uyandım. 1. Ders hayat bilgisi. Tema: Benim eşsiz yuvam. Zil, sınıf. Koridor. Kabloları takip edip sınıfa geldim. Dört duvar. Sorular. Neye gülüyorlar böyle. Ali kikir kikir. Her canlı özelliklerine uygun yerlerde barınır çocuklar. İnsan ev yapar. Nergiz: Öğretmenim köpekler ne olacak, ya tavuklar. Furkan: Tavuklar ondan mı hasta öğretmenim. Merve: Tavukları doktora götürsek ya. Ali: Ben okuyabilir miyim öğretmenim?  Odalarca insan. Zırhlar. Okul yolunda. Bostan kokusu. Toprak rengi. Öğlen sıcağı. Nihayet bahçe.
Biraz sitemliydi Bedia,  halin yine hal değil. Evde beklemiş gibi. Beklemiş de beni, böyle gözlerini devirip bakacağım der gibi.
“Bir sigara yaksak ya. İyi gelir.”
Oturduk. Çaydanlıktaki yansımasına döndüm. Eteğini yellendirdi. Bana dönüp:
“Akşama ne pişirsek.”
Gözlerimle küllük aradım. Yanından çıkartıp uzattı. Unutmuşum her zaman hazırda bir tane bekletir.  Şakağının kenarındaki çizgiyi tanıyordum. Ya öfkesinden ya heyecanından çıkardı. Arada da gülerken. O çizgi iki gündür ordaydı. Gitmedi. Biliyordum içinden gitse yüzünden gidecekti. İçimdeki kuşu düşünür gibiydim. Telefonum çalmış gibi baktım. Sonra ararım dedim annemdir.
 Ben bir geçmiş seçmiştim. Onu oynuyordum. Böylesi daha güzeldi. Bu beni diğerlerine yaklaştırıyordu. Dışardan baktığında anlaşılmıyordu. Zaman zaman ben gerçekten o oluyordum. Hem Bedia’ya yalan söylemek hoşuma gidiyordu. Böylece her gün anlatacak bir şeyler çıkıyordu. Hasta babam, hastanelerde uğraşan annem, özlediğim kardeşlerim. Bakışlarımı ve duruşumu da bazen o anlattığım kadına benzetiyordum. Biri arayınca nasıl bakardım, nasıl dururdum. Sonra Bedia’ya benzemek istiyordum. Çocuklarım olsa üniversitede okuttuğum. Ben de dul olsam, onun yaşlarında. Sigaram, tavuklarım, bahçem, kocamdan kalan emekli maaşım, bir de çıplak ayaklarım olsa. Dursam. Sonra yürüsem. Gülsem. Bir müzik sesine oynasam. Kahkahalarım dışardan duyulsa. Ondan mı istiyordum kendime onun gözleriyle bakmayı. Yalanlarım da dahil beni çoğaltıyordu Bedia.
Kapılara kilit vurduğum ve zil çalınca kim o dediğim yerlerden geldim. Çocukların adını ezberleyemediğim çok zamanlardı. Sesimin büyüyüp yankılanmadığı koca koca sınıflardan. İki artı bir evden. Soluğumun cirit atarak evi ele geçirdiği zamandan. Zil ve yol aynı şeymiş. Zil sesini kıstım.
Haftada bir telefonlaşıyorduk. Çaya çağırdı mı gidiyordum. Bazen de annemin kızı açıyordu telefonu. Ve o zaman yaşıyordu annem. Ölmemişti. Kızı apansız beni aramamıştı bir öğlen üzeri. Misafir gibi gidip yeni ailesinde onu gömmemiştim. Aklıma yol düşmemişti daha. İçimdeki o şeyle baş edebildiğim zamanlardı belki de babamı özlediğim. Ama bir çiçek dahi götürmediğim. İçimde yangınları taşıdığım zamanlardı. Küçük şeylerle mutlu olamıyordum. Bir çiçeğin açması, bir kuşun kanadı, çok sevdiğim bir film, su sesi. Bunlar dünyaydı biliyordum. İçimdeki benler beni farklı farklı yönlere çekiyordu. Baktığım her şey toza dönüyordu. Yol tozuna. Seslerini dinledim. Annem gibiydim. Bu ayaklar hep bedenime sahipti. Ondan gitti. Benim bedenimi kim taşıyordu. Peki, ya anneminkini. “Kurup kurup gidemezsin.” Ben anneme dedim. Annem bana. İkimiz de geçmişimizi bırakıp gittik. İkimiz de gitmeyi seviyorduk. Ama öncesinde. Gitmeden önce yani. Üşengeç bir el beni alıp yere yapıştırıyordu. Bulaştıkça kalıyordum. Her şeyin içini oyuyordum o evde. Oyup oyup yeniden dolduruyordum. Göç mevsimi bitmişti.
Kumandayla televizyonun sesini açtı.
Sesler akın akın. Bölgede panik. Arka arkaya alt yazılarca. Büyük puntolarla. Kocaman kocaman seslerle. Yayılma temayülü. Halkın sağlığı için. Tedbir amaçlı. Tavuklar incelendi. Ölümcül virüs. Nedeni araştırılıyor, ama göçmen kuşların göçü sırasında. Neden bahsediyordu? Neden olacak Bedia’nın tavuklarından. İçi cız etti izlerken. Bedia’nın bu halleri. Bu mutsuzluğu. Annesinin cenazesinde gülmüş kadın. Tavukların tümü itlaf edilecek. Telef, itlâfât, zâyiât… Sesler büyüdü büyüdü. Kızardı. Açtı. Soldu. Damla damla döküldü gözleri. Eridi aktı. Fayanslarla, mutfakla bir oldu. O yapışkanlık ıslaklık tüm eve yayıldı. Üstüne başına. Su sabun yapayım geçsin diyemedi. Biraz silip oturamadı. Az dinleneyim şimdi usandım diyemedi. Biraz da kirli kalsın orası da öyle olsun diyemedi. Karıncalar duvarların yüzüne çıktıkça belediyenin anonsları dolaştıkça, televizyonun sesi bahçeyi sardıkça. Seslerin haleleri etrafta cirit attıkça. Bunu aldı bir ağlama. İkimiz de durduk? Bekledik. Tavukları gelip almalarını mı?
“Ölürüm de vermem”
Bir sigara yaktı. Ayağını diğerinin üzerine attı. Sesler beyninde çın çın. Birden yerinden fırladı.
Belediye alt sokaktaki tavukları toplamaya başlamıştı. Arka kümese seğirtti. Tavuklara. Alıp alıp samanlığa saklıyordu. Önce tavuğu gözleriyle takip ediyordu. En doğru zamanda tek hamleyle kıçından kavrıyordu yavruyu. Kaybedecek vakit yok Bedia. Gak gak diyordu tavuklar. Gak gak. Yakalayıp samanlığa ediveriyordu. Son tavuğu da attı içeri. Bir güzel saydı. Sarıyı, kırmızıyı, siyahı, turuncuyu, kendisi de içeri girdi. Kapıyı sıkıca kapattı. Oturdu. Çıkmadı. Önbahçeye görevliler girdi, koştum. Bir gak sesi geldi. Kesildi. Bedia kafasına bir tane çakmış olmalı. Bekliyorlardı. Yüreğim pıt pıt.
“Öğretmenim.”
“Tek kalıyorum.”
“Yeni taşındım. Tavuk yok.” Kuşlara baktım, göçmen kuşlar için de bir şeyler yapacaklar mıydı?
Sonra derin bir nefes aldım döndüm:
“Üçüncü sınıfları okutuyorum.”
Güldüm. Çocuklardan biri sordu. Öğretmenim çocuklar anne babalarını doğurabilir mi?










25 Ekim 2015

Susan Howe ile söyleşi




SUSAN HOWE ile söyleşi : Açık bir arazi

Poets.org: Daha çok kocanızın yani felsefeci  Peter H. Hare’in ölümü üzerine olan, That This isimli kitabınızda, “Sanat bir muammadır, ustalaştırın formunu”, diye yazmıştınız. Bu kitabı yazarken biçimle keder arasındaki bağlantı için ne düşünüyordunuz? Ve aynı zamanda kişisel üzüntü ile yas arasındaki ilişki için ne düşündüğünüzü de çok merak ediyorum.

Susan Howe:  “The Noble Rider and the Sound of Words"de,  Wallace Stevens şöyle der: “Bir şairin kelimeleri kelimeler olmadan var olmayan şeylerden yapılmıştır.“ Ve de şöyle: “Şiir kelimelerdir ve her şeyin üzerinde kelimeler şiirin içindeki seslerdir.” “Artifice (Sanat yapıtı) güzel bir kelime. Üç hece de müzikli: ciddi, keskin ve narin. “Artifice”, Ariadne’nin bağlantı ve birleşim ipliklerini yaratıyor.
Bir cümlenin ya da dizenin ya da paragrafın çıkardığı sesle öyle ilgiliyim ki maddi hatalar yapacak olsam da çok farketmiyor. Sayfaya bakarken kafamdaki kelimelerin sesleriyle o kadar meşgulüm ki aralarındaki aural kimya, kapsayıcı bir güce dönüşüyor. Anlatmaya çalıştığım oküler ritmi yakalayanlardan biri Emerson. Emerson için nesir  şiirdir. Neredeyse her zaman onun dizeleri daha az aktif bir ses aralığında bestelenmiş gibidir. Onun için nesir nerede ise hayat da oradadır. Neden buna nesir diyorum ki? Bazen de Stevens tam bunun karşısında durarak en önemli şiirlerinden bazılarını felsefi denemelere çevirir. Henry James, son kitabında dili paragrafın kırıldığı bir yere taşımıştır. Bunu derken neyi kastettiğimi tam da bilmiyorum: Sanki nesir parçası sayfanın üzerinde bir dam açar ya da bir dul.
Oğlumun düğün gecesinde Peter gayet sağlıklı bir şekilde uyumaya gitti ve uykusunda öldü. Yani keder biçimsiz bir felaket ve şok ile birleşti. Sarsılmıştım ve bir daha yazamam diye düşünüyordum. Bazen bilgisayara gidip günlük tarzında küçük notlar aldığım oluyordu. Birkaç ay sonra bu düzensiz notların çıkışını alıp onları tutarlı bir anlatı haline getirmeyi düşünmeye başladım, C.S. Lewis’in A Grief Observed’ünü okumak bana çok yardımcı olmuştu.  En yakın yoldaşınızın kaybının bir kefareti olmalıydı. Kefaret dememin nedeni sağ kaldığım için suçluluk duymam. Lewis’in yaptığı gibi dine de sığınamazdım, inancın esas lirizmi benim için “tasarlanmış, kavranmış, yapıcı hünerle doğmuş” sanatın ve yapıntının gizemidir ve bu  kendi ayinini getirir. Keats‘in kasideleri  The Song of Songs kadar kutsaldır, Walt Whitman‘ın "Out of the Cradle Endlessly Rocking"i de öyle. Hart Crane‘in “The Broken Tower"ı, Stevens’ın “The River of Rivers in Connecticut"ı  ve hatta Finnegans Wake’in son sayfaları.
2007’de Jonathan Edwards ve Wallace Stevens üzerine yazdığım bir deneme üzerine çalışıyordum. Souls of the Labadie Tract’in son şiiri, “Fragment of the Wedding Dress of Sarah Pierrepont Edwards”ı Yale’deki Beinecke Kütüphanesi’nde  Jonathan Edwards’ın elyazması koleksiyonunu gördüğümdeki heyecanıma tercüman olmuştu bir şekilde. Jonathan’ın ölümü üzerine Edwards’ın kızı Esther’e yazdığı mektubun transkripsiyonu bilgisayarın üzerindeki duvarda asılı duruyordu. Bir önsezi gibiydi. Üzünç ile sanat yapıtı arasındaki ilişki, çalışmanın yaşam amacınız olması ve devam etmek için tek yol olmasıdır. Kütüpheneye döndüm ve başlığı “Efficacious Grace” olan üç taslağı da dikkatle inceledim.  İki tanesi Edwards’ın karısının ve kızlarının yelpaze yapmak için kullandıkları yarı dairesel ipekli kâğıt artıklarından yapılmışlardı. Küçük oval kitapları açıp baktığınızda -papazın örümceksi ellerini deşifre etmeden ama- kalem vuruşları iplik dikişlerini andırıyor ve metin hassas dokulu yüzeyde akarken mesaj içinde mesaj içeriyor. Sanki yüzey ve anlam tek işlemde canlanıyor, ustalık iş başında, sanat yapıtı iş başında.

Poets.org: Özellikle That This’te kullandığınız kolaj tekniğini göz önünde bulundurarak, bize yazma sürecinizden biraz bahseder misiniz?

Howe: Bir gün “Wetmore, Hannah Edwards, 1713-1773” başlıklı bir dosya buldum, içinde Jonathan’ın kızkardeşinin “kişisel yazıları”nın bir kopyası vardı, kızı Lucy Wetmore Whittelsey’deydi. Lucy’nin transkripsiyonu, (amcasının ya da annesinin elyazısından daha okunaklıydı) in medias res, 55.6. mezmurdaki bir pasajla açılıyor: “Oh that I had wings like a dove! [for then] would I fly away, and be at rest.” Bu taslakların -bir sesi tanımak için sınırlı kalsalar da, saman kağıda yazılmış bu ilk “Oh” sözcüğünün yarattığı akustik şok, yazarın  belirtmediği bir yaşta, annesinin anlatısının bir kopyası ama aynı zamanda eski bir itirazın kopyasıydı ve rahatlamak içindi- telepatik bir gücü vardı. Eve gelip, kütüphanede yaptırdığım transkripsiyonların çıkışını aldım ve sonra çok amaçlı kopya kağıdı, makas, “görünmez” seloteyp ve Canon PC170 fotokopi makinesi kullanarak, onun “kişisel yazılar”ından fragmanları diğer metinlerle karıştırarak kolajladım.

Poets.org: Şairler işlerinde tarihi kendi kişisel tarihleriyle örüyorlar. Sizin son kitabınızda da sıkça yaptığınız gibi. Siz şiir yazmaya başladığınızdan beri şair olmanın anlamı değişti mi sizce? Şöyle sorayım, günümüz kültüründe şairin yerini nasıl görüyorsunuz?

Howe: Seneler geçse de değişmeyen, sanatın bir meslek değil bir çağrı olduğunu düşünmem. Ben “şiir” yerine “sanat” diyorum çünkü benim esinlendiğim işler Black Mountain College’in ilk dönemi, New College, San Francisco ve St. Mark’s Poetry Project’in ruhunu taşıyan yerlerden geliyor, diğerlerine göre onlar 1960’larda ve 70’lerde disiplinlerarası işbirliklerine açıktı, risk alıyorlardı ve sınırları zorluyorlardı. Sonraları ben sayfayı açık bir arazi gibi düşündüm-onun üzerinde kelimeler, duymanın ve görmenin anlık füzyonuydu. Şu an azaldı, yıllar içinde daktilo ve Xerox makinalarından bilgisayar teknolojisine radikal bir geçiş olduğundan muhtemelen.
University of California Press’in yeni bastığı H.D. Kitabı’nın ertelenmiş baskısında, Robert Duncan bize şunları anlatır: “Şiir sanatının gizi, tempo tutmasında yatar… Tempo tutmak, melodik uyumun dizelerini keşfetmek ve tasarlamaktır.” Bunu 1961’de yazmıştı. 1949’de W.C. Williams ‘ın  Paterson’ının 3. Kitabında (yaşlandıkça daha da gözüpek ve rahatlatıcı bulduğum bir çalışma) haykırdığı gibi: “Güzelliğin rigoru bir arayıştır. Ama zihinde kilitli kaldığı sürece nasıl bulacaksınız güzelliği?” 2011’de duyup durduğum şiire ilgi olmadığı ve pazarının pek olmadığı. Bu beni korkutmuyor. Şiir, bitişlerin, artlamaların ve ayrıklığın algısında kurulduğu için otoriteye bir başkaldırı ve gelmemiş bir geleceğe yatırımdır.

Poets.org:  40 yıldır süregelen bir teknolojik geçişten bahsettiniz.  “Sayfa açık bir araziydi ama artık pek öyle değil” derken ne demek istediniz? İnternet, sosyal ağlar ve blog kültürü bugün birbirine geçti. Buraları yazarlar açısından risk alıp sınırlarını zorlayabilecekleri yerler olarak görüyor musunuz?

Howe: “Sayfa açık bir araziydi” derken aklımda Charles Olson’ın “Projective Verse” makalesi vardı. Olson burada der ki: “ [Bir yazar] ne zaman ki FIELD COMPOSITION’a teşebbüs eder
-kendini açığa koyar- bir şiirin el altından kendi için beyan ettiğinden başka hiçbir yolun  altına girmez.” Olson şu günlerde gözden düşmüştür ve bu çok kötü. The Cape Golliard Press’in 1968’te bastığı Maximus Poems IV, V, and VI’yla ilk karşılaşmamın heyecanını hatırlıyorum. Olson için hece ile dize yapar şiiri- ben bu ikisine kenar boşluğunu da eklerim.
Wallace Stevens, “Şiir bilgelerin sanatıdır”, der. Olson ve Ives (işlerini sevdiğim diğerlerinin arasında) bilge sanatçılardır. Kültürümüzde bu, risk almaktır. Maximus belgelerin, tarihlerin, yerel efsanelerin ve alıntıların, gücü ve barışı ifade etmek üzere ardışık bir şekilde düzenlenmesidir. Charles Ives, The Concord Sonata gibi işlerinde ses alıntılarıyla benzer bir görsel yoğunluk yaratır.
Emily Dickinson 1830’da doğdu, yani yazdığı yıllar daktilonun icat edildiği ve yaygınlaştığı yıllardı. Son fragmanlarında ve taslaklarındaki ısrarcı kurşun ve mürekkepli kalem vuruşlarına bakıyorum da; her kelimenin, hecenin, imla işaretinin, harflerin şekillerinin farklı oluşuna ve birbirlerini nasıl takip edip nasıl kesildiklerine. “Bir Sözcük Denizden geliyorsa su baskınıdır- Peter Denizaltı Dalışında büyük risk aldı”, diye yazmıştı bir keresinde. 
Bilinmeyen bir alıcıya gidecek bir mektuba katmadan önce cümleyi bir küçük kâğıda müsvette ederdi. Aklı (alışkanlığı) anlık spontan duygulanımın kuralsızlığına karşı organize etme sağduyusuna sahipti. Şiirde bunlar birbirine zıttır ama birbirine ihtiyaç duyar. Bir şair dilin kendi doğasının içine dalıp gider, sözcüklerin mesafesine ve yakınlığına. Belki de son taslak ve fragmanlarında tekrarlayan işaretler, çarpılar, vuruşlar, darbeler, yuvarlaklar, tireler ve boşluklar yeni bir şey için zemin hazırlayan arkaik bileşimsel kaynaklardır.
Ben bilgisayarın ve internetin olmadığı bir hayat düşünemiyorum. Daha genç sanatçılar sınırlarını denemek ve risk almak üzere oradalar. Elektronik teknolojilerin evrimi  yeni metinsel reprodüksiyon ve sunum biçimleri sunuyor. Bu yaklaşım ve önerme çeşitliliği metin editörlüğünün teorisi ve pratiği düşünüldüğünde bir gün Emily Dickinson ya da Charles Sanders Peirce gibi bazı yazarların ihtilaflı taslaklarının yararlı baskılarının yapılacağı konusunda bize umut verebilir. Bu sevindirici olurdu. Alıntı (orijinalini görmek kadar güzel bir şey olamaz): bu hayalle gerçek arasındaki ilişki. Hayatının büyük bir kısmında benim gibi daktilo kullanan biri için (büyük harf tuşu, silindir, yazı kutusu, yazıcı kafası, kapıda çarpan tuşlar). Hâlâ bir kitapta sesin bu kadar kısıtlı, yazı biçiminin bu kadar abartılı olmasına, ve kâğıttaki boşlukların sessizliğiyle ilişkisine şaşarım.

Poets.org: Şiirin araçsal özgüllüğü ve hazzın nerede devreye girdiğiyle ilgili son bir soru sormak istiyorum: Sizce anlam yaratma aracı olarak dil, müzik ve görsel sanatlardan çok farklı bir aklı ve duyumu mu gereksiniyor? Yani sizce şiir bir sanat formu olarak biricik mi?

Howe: Şairler için, üretken ve beklenmedik yollarla bazen internet virtüözlük karşıtıdır, virtüözlük geçmişin gerçekliği. Üzülerek, dünde doğdum ben, yani, bir önceki soruyu yanıtlarken sanırım dijital çağın sanat biçimleri arasında işbirliğinin yeni heyecan verici olanaklar sağlayabileceğini tam açıklayamadım. Birbirine hiç benzemeyen pratikler arasında yeni ilişkiler doğacak, biz hemencecik oradaki devamlılık yasasını kavrayamayacak olsak da. Ben sözcüklerin  vezin ve melodi yoluyla elektriksel olarak bağlandığını biliyorum, ve son zamanlarda besteci David Grubbs’la birlikte yaptığımız projelerden sonra müziğin sonik dijital manifestasyonun kapsamı genişledi ve değişti benim için.
Felsefeci Charles Sanders Peirce, etki ve his anlamında haz üzerine bir grup makalesini Chance, Love, and Logic başlığı altında topladı. Bence bu başlık şiiri kuşatıyor. Şiirler aynı anda hem kasıtlı, hem sezgisel. Uygulanma biçimi deneysel bir ruhla yapılmış, şansın yarattığı düzene açıklık. Kelimeler görsel olarak somut, somut olarak ise duyulabilirler. Bir şair ses, görüş, fikirler ve ritmin birleşik duygusuna teslim olur. Tek tek kelimeler ve cümle kümeleri direk olarak istemsiz  hafızayı etkiler. İstemsiz hafıza açık, söz öncesi ve yatıştırıcıdır. Jonathan Edwards’ın tanımıyla “etkilenme” aklın belli bir objeye tutkusudur ama gerçek varlığı olmadan. Kelime objeyi karşılar. Yani seçeceğiniz kelimeler kusursuz olmalıdır. Dünya dil ile şarj oluyor, ve ben bir şair olarak bu mantıkla hareket ediyorum. Tabii ki dil algıdan ayrılamaz. Tekil kuvvetlerin oraya buraya saçılmasının görünür efekti budur ve aynı zamanda açıklığın ve kapalılığın dengesi, anlık tezahürler, insan sesleri, cevaplanmamış sorular arasında yoğunlaştırılıp sıkıştırılmıştır.
Yıllar önce bir arkadaşım bana bilgisayarın solundaki duvara iliştirdiğim bir reprodüksiyon kartpostal vermişti, yazarken hep ona bakıyorum. J.M.W. Turner’ın “The Angel Standing in the Sun”dan bir detay. Emily Dickinson Ruskin’in Modern Painters’ını okuyup “Master Letters”larına oradan bir pasaj koymuştu. Turner’ın bu kocaman gökyüzü çizimlerinin Ruskin’in tanımıyla bir detaydan kararsız bir tezahüre geri düştüğünden eminim. Bu onu en son işlerindeki yazı-çizimleri için yüreklendirmiş olmalı. Bu renkli fotoğraf reprodüksiyonunda Angel of Revelation sağ elindeki  kılıcı sallıyor. Sonsuz ışıktan gözleri kamaşmış. Yolculuk ediyor olabilirdi belki… ”Out upon Circumference—Beyond the dip of Bell—.”
Sonuç olarak, şiirde neyin biricik olduğu sorusu beni  Peirce’ın “Love in a Universe of Chance”in dairesi üzerine düşüncelere geri götürdü ve Hart Crane’nin “Broken Tower”ındaki görsel aşk ortaklığına. Bu gökyüzü değil, yalnızca gökyüzünün sözcükleri.
Yüzeyde bir taklit: Çizili bir ikona ya da yazılı bir işaret.  Zamanı yakalamak için-ölçmek için. öyle ya da böyle. İsabet et ya da ıskala-aşkın gözüne hedeflenmiş bir ok.


Çeviren: Anita Sezgener

cin ayşe'nin güz 2015 14. sayısında yer almıştır.



2 Ekim 2015

CİN AYŞE 14 ÇIKTI!



 





Çeviriler, Anne Carson (çeviren: Seda Tunç) dışında cin editöre aittir.
84 sayfa, 10 lira

şu an için:
Kadıköy Mephisto,
Beyoğlu Robinson Crusoe 389  &  Pandora
… Dağıtıma devam edilecektir…


29 Ağustos 2015

LYN HEJINIAN’LA KISA BİR SOHBET



VICKI HUDSPITH

Vicki Hudspith: Geçen yazki mektubunda New York’un “günümüzdeki savaşı” gibi olduğunu yazmıştın. Hala öyle mi?

Lyn Hejinian: Daha iyi kesinlikle! (kahkaha) Birkaç ay hiçbir iş yapamadım. Dizelerle cümlelerin arasındaki farkla ilgili sorularla –ki bu bir işin şiir mi düzyazı şiir mi olduğunu belirliyor- boğuştum durdum. Bu esasında biçemsel bir problem ama yazının kendisinin tamamıyla en belli başlı sorusu. Bir diğer mesele de işe motive olabilme konusu. Kendim için demiyorum, ben zaten motiveyim de, kastettiğim işinki. Gerçekten, işlerimin çok çok azı “motivasyon”la ya da “rastlantı”yla -yani öyle rasgele bir şey üzerine- ortaya çıkmıştır. Sanıyorum bütün yazdıklarım sözlükten altyapılanmış başlangıç cümleleri ya da sözcükleriyle ortaya çıkmıştır. Yani aslında ben yıllardır belli bir dereceye kadar soyut da denebilecek “motivasyonsuz” yazı denen şey üzerine çalışıyorum. Dilde soyutlamayla çok ilgileniyorum, dili öyle bir noktaya itmek ki aracı ya da koşul olmaktan çok gerçeğin kendisi olabilsin. Bunun tek tehlikesi işin yalnızca dekoratif hale gelmesi yani dejenere olup sevimli bir şeye dönüşmesi, dilin müziğini yakalasa da yüzeysel kalması. Bu benim kaygım ve gerçek bir problem olarak durmakta. Diğer bir konu da gözlemlenmiş dünyadan ve kişisel deneyimden  faydalanarak yazma kaygısı. Bunun için ona uyan bir dil düşünmek. Böylece yine dizeler vb. Cümleler ve soyutlama v.b içerik temel meseleler haline geliyor.

V.H.: İçeriği işe katmayı mı deniyorsun?

L.H.: İçerik hep orada zaten. Direk sözlükle çalışmanın yani sözlükten esinlenmenin en ilginç yanlarından biri, sözcüklerin hep bir şey söyleme arzusu. Dil sürekli kendini şekillendirmek istiyor ve bu anlamda da kıpırdak. Ben bu şekillerin “içeriği” konusunda çok temkinliyim. Ben arkasında duramıyorsam bir dizenin ya da cümlenin işimin ortasında durmasına izin veremem.

V.H.: Dizeyle ilgili bu kaygıların diğer yazma projelerini nasıl etkiledi?

L.H.: Aklıma NUMBER PRESENT adlı yeni bir işim geliyor, çok fazla şey yazdıktan sonraki  “işim” olarak. Onu sayfanın üzerinde dizeler olarak hayal ettim. Bir ölçüde, okurların sözcükleri ve söz öbeklerini görmelerini istiyordum, onların çok yoğun, gergin ve olasılıklarla dolu olduklarını. Aynı zamanda NUMBER ölçübirimi ima ediyor diyebiliriz ve 12 dörtlük olarak düşünmüştüm, şiir "Fine morning"le açılıyor.  Yarım bir gün olarak, sabah 12 saattir. Renk skalasının 12 notası içinde müzikle de bir analoji kuruyor. Biçem üzerine düşünebilmek açısından faydalı. Malzemeyi dizeler halinde daktilo etmeye başladım, olası şekil çeşitliliğiyle tasarlayarak, 12 dizelik dörtlükler, 3 dizelik 4 dörtlük ve böyle sürüp gitti. Herbir form malzemeye farklı bir şey kattı. Müthiş bir egzersizdi. Sonunda dizenin bu malzemeye uymadığına karar verdim ve cümleleri paragraflar halinde tasarladım. Sonunda herbirinde 12 cümle olan 12 paragraflı düzyazı şiire yakın bir şey çıktı. Tüm o formlarla ve şekillerle mücadele ederken çok eğlenmiştim. Şimdi de hepsini denemek istiyorum. 
V.H.: Çok güzel bir tipo baskı kitap serisi bastınız. Baskıya başlamanız nasıl oldu?

L.H.: Ay, teşekkürler. Tuumba Press kitaplarını yayımlarken öğrenmiştim baskıyı. O zamanlar daha ofset baskıyla tipo baskı arasındaki farkı bilmiyordum. Kuzey Kaliforniya’da yaşıyorduk ve matbaada iki türlüsü de vardı, ama o tipo baskıyı tercih etti ve ilk Tuumba yayını öyle çıktı. Ben de baskıyı öğrenmek istiyordum ve işe başvurdum. O zaman bir kadının matbaada çalıştığı duyulmamış, ben de hademe olarak işe alındım. Ve böylece, edebi olarak, baskı makinesiyle takılır oldum. (kahkaha) İlk zamanlarda baskı makinesiyle uğraşırken çalışanlardan biri elime vurup “sen dokunma bakiim kızım” demişti. Sonunda dükkan sahibi geceleri bana tipo baskı öğretmeyi kabul etti. Ve Berkeley’ye taşındığımızda ben bir baskı makinesi satın aldım ve ev kadınlarının çamaşır makinelerini koydukları çamaşır odasına koydum onu.
İlk olarak Poetry Project Newsletter #70’da yayımlanmıştır. Aralık, 1970.

Çeviren: Anita Sezgener

 cin ayşe fanzin, sayı 13