14 Aralık 2011




JEANETTE WINTERSON

ORION

İşte koordinatlar: 5 saat 30 dakika açılım (gökkürenin koordinatları yerkürenin boylamlarına benzetilir) ve (gök ekvatorundan) sıfır derece yükselim. Herhangi bir astronot nerede olduğunuzu söyleyebilir.
            Ayazlı bir gecede dürbünün ardında diğer dünyaları duyumsamaktan farklıymış, değil mi? Öyle geceleri severim; mutfağın ışığı sönmüş, parlak gümüş tabanlı Wellington botlar. Üzerlerinde parlak gümüş kıyafetiyle gurur içinde dikilen bir astronotun resmi var. Aya kısa bir seyahat, dünyaya biraz rahatlık getirdi. Neil Armstrong’un üzerindekileri giyebilir ve asla üşümeyiz. Ayakları zemine sımsıkı basan yıldız gözlemcileri için iyi haber olmalı bu. Zamanla yerimizi değiştirdik. Orion da böyle yapacak.
Takımyıldızlarındaki her bir yıldız, aşağı yukarı her 200,000 yılda bir konum değiştirir. Yani, her zaman hareket ederler, fakat bizim av köpeklerimizin takip edemeyeceği kadar incelikle. Bir gün, dünya güneş sisteminden kendi isteğiyle ayrılmadıysa, kubbesi bizi yine şaşkına çevirecek yeni bir semaya uyanacağız. O yine yuvamız olacak, ama garanti görebileceğimiz bir yer değil. Size Orion’un öyküsünü anlatıp, ‘Bakın, işte orada, şuradaki de sadakatiyle ona parlaklık veren köpeği Sirius’ diyemezdim.
            Eskiden kim olduğumuzu söyleyen noktalı seyir defteri sabit bir metin değildir.
            Bir öküz derisine işeyen, keyfi yerinde üç tanrıdan olma Orion’un bildiği tek eylem zamanı, gelecek zamanda süreklilikti. Muazzam bir avcıydı. Oku her an uçuşta, avı daima az ötesindeydi. Ardında bıraktığı cesetler, çürümeye fırsat bulamadan geçmişinin bir parçası olurdu. Girit’e gittiğinde güneşlenmedi. Vahşi hayvanların kökünü adadan kazıdı. Değneği sallamakta ustaydı.
            Bir dolu hikâye vardır: Orion öyle uzundu ki, saçlarını ıslatmadan deniz yatağı boyunca yürüyebilirdi. Öyle güçlüydü ki, bir dağı yarabilirdi. Uslanacak bir adam değildi o. Ve tıpkı onun gibi, uslanacak bir kadın olmayan Artemis’i gördü sonra. İkisi de avcı, ikisi de tanrıydı. Tanışmaları semada kayıtlıdır, fakat bunu her gece değil, sadece yılın belirli geceleri görebilirsiniz. Diğer zamanlarda, Orion âdeti olduğu üzere ufuk çizgisine hükmetmek için elinden geleni yapar.
            Öykümüz, tarih ile yuva arasındaki eski çatışmayla ilgili. Ya da başka bir ifadeyle, evi maceradan ayırırmış gibi görünen ölçülemez, olanaksız alanla.
            Dinleyin bunu.
Yabanıl bir gecede, sağduyudan çok bezginlikle, Kral Zeus kızının ipleri eline almasına razı geldi. Kızı evlenmek; savaşan erkeği (tanrı veya değil) palas prensliğinden yaman bir kahramana dönüştüğü ritüel metamorfozdan geçerken, evinde oturmak istemiyordu. Çocuk istemiyordu. Avlanmak istiyordu. Avlanmak ona iyi geliyordu.
            Sabaha yükünü hazırladı ve ormandaki yeni yaşamı için yola koyuldu. Kısa süre sonra ünü yayıldı ve başka kadınlar da ona katıldı, fakat Artemis yanında kimseyi istemiyordu. Yalnız olmak istiyordu. Yalnızlığında çok tuhaf bir şey keşfetti. Erkeklerin dünyayı arşınlama, kendilerini bekleyip bekleyen karılarına ihtişamla dönme özgürlüğüne gıpta etmişti. Tarih yapanlar ile yuva yapanları, yaşamı olanaklı hale getiren büyük ayrımı biliyordu. Bunu reddetmeksizin, öteki tarafa ait olan özgürlükleri tatmayı istemişti sadece. Peki ya yedi cihanı bir kahraman gibi dolaşsaydı? Farklı şeyler mi, yoksa farklı kılıklarda aynı şeyleri mi bulurdu?
            Tek bir yerde tüm dünyanın kapsanabileceğini, çünkü bu yerin kendisi olduğunu öğrendi. Buna hiç hazırlıklı değildi.
            Simyacıların bir sözü vardır: ‘Tertium non datur.’ Üçüncü yol yoktur. Yani, bir elementten diğerine, atık maddeden birinci sınıf altına olan dönüşüm bir gizemdir, formül değil. Zıtların geriliminden biçimlenecek ve aralarında sağaltıcı bir değişime yol verecek olan şeyi kimse öngöremez. Kılını kıpırdatmadan zindanından çıkıp özgür ve engin bir ovaya giden zihin için de aynısı geçerlidir. Sürece yeni bir şey müdahale etmiştir. Bunun ne olduğunu ancak tahmin edebiliriz.
Bir gece, Artemis avının izini kaybetmiş, bulunduğu yerde bir ateş yakıp dinlenmeye çalışıyordu. Fakat gece müphem ve oyunculdu. Ateşteki yansımasına baktı; bir çocuk, bir kadın, bir avcı, bir Kraliçe. Çocuğu eline geçirdiğinde, kadını gözden yitirdi, yayını gerdiğinde Kraliçe kaçtı. Farklı benlikleri onu atlattıkça, dünyayı boydan boya geçip nefes alan tüm yaratıkları avlamış, neye yarardı? Ortalıkta kimse kalmayınca kendisiyle yüzleşmesi gerekecekti. Evi terk etmek… Hiçbir iz bırakmamıştı. Ev de onunla gelmişti, her parçası. Ve karanlıkta beklemişti. Savaşmaya değer tek savaşın, içinde kopan savaş olduğunu anladı; gerisi oyalanmalardan ibaretti. Bu küçük yerde, avlandığı alanda, kendisini yuvaya götürecekti. Yuva pısırıklara uygun bir yer değildi; sadece gözü karalar kendileriyle yaşayabilirdi.
            Sabah vakti yola koyuldu, gün be gün, her sabah yola koyuldu.
            Huzursuzluğunda dirlik buldu.
            Sonra, Orion geldi.
Artemis’in konaklama alanına adım atıp köpeklerini savurdu, kötü bir aktör gibi böğürerek; sağ gözü bantlı, sol kolu bir tahtaya tutturulmuş. Artemis bir mil ötede, su almaya gitmişti. Döndüğünde, paçavralar içindeki bu devasa adamı keçisini yerken gördü, çiğ çiğ. Büyük bir geğirtiyle yemeyi bitirdiğinde, ağzının etrafındaki yağlar hâlâ taptaze, deniz kenarına kısa bir yürüyüş yapmayı önerdi. Artemis bunu istemiyordu, fakat korkmuştu. Adamın şöhreti, kötü kokan nefes gibi dolanıyordu ardında.
            Girintili çıkıntılı kıyı, taş çukurları ve karanlık otlarıyla, adama maceralarını anımsattı; onları, su kabarıp kadının beline gelene dek, detaylarıyla sayıp döktü. Gitmediği yer, görmediği şey kalmamıştı. Bir yaban tavşanından daha hızlı, bir çift boğadan daha kuvvetliydi.
            ‘Kokuyorsun’ dedi Artemis, fakat adam onu duymadı.
            Sonunda yükselen sudan zar zor çıkmasına izin verdi kadının ve bir ateş yaktı. Hayır, konuşmasını istemiyordu, onu tanıyordu. Her yerde onu aramıştı. Kadın bir muammaydı, adam da şöhretli. Evliliğe bakın.
            Fakat Artemis konuştu. Sevdiği topraklardan ve onun gün be gün değişimlerinden bahsetti. Burası, gitmeye hazır olana dek kalmak istediği yerdi. Sadece yolculuk etmek yetmiyordu. Çarçabuk konuştu, sözcükleri peşi sıra birbirini takip ediyordu; bunları daha önce kimseye söylememişti. Konuşurken, söylediklerinin doğru olduğunu biliyordu ve bu ona korkusunu yenip ayaklanmak, hoşçakal demek için gereken gücü veriyordu. Arkasını döndü. Orion, Artemis’e tecavüz edip uykuya daldı.
            Artemis yıllarca o geceyi düşündü. Sadece birkaç dakika sürmüştü ve o sadece tenini çizen, kuma bulanmış tüylerini hissetmişti adamın. İşini bitirdiği anda horlamaya başlamıştı, onu üstünden itti. Horultuları dünyayı salladı. Sonradan, gelecekte, zaman capcanlı ve değişmeden kalacaktı. Onu başka türlü düşünmezdi, daha yumuşak veya sert olsun istemezdi. Sadece onu korur, avuçlarında döndürürdü. İntikamı çabuk, basit ve yüz kızartıcıydı. Onu bir akreple öldürdü.
Bir gecede 200,000 yıl geçebilir, zaman sadece zihinlerimizde hareket eder. Dışarıda mevsimler düzenli izlerini bırakmayı, çok sevilen topraklar daima değişmeyi sürdürürken, içeride ışık yılları bizi bambaşka gökler altında devreden arazilere götürür.
            Artemis, ölü Orion’un yanı başında uzanmışken, geçmişinin tek bir eylemle değiştiğini görür. Gelecek hâlâ el değmemiş, hâlâ kurtarılmamıştır, fakat geçmiş kurtarılamaz. Olduğunu sandığı kişi değildir o. Her eylem, her karar onu buraya getirdi. An, onu beklemekteydi, tıpkı merdivenin son basamağının uyurgezeri bekleyişi gibi. Dalıp gitmişti ama şimdi uyanık. Gökyüzüne baktığında,  huzurlu ve heyecan verici olduğunu görüyor. Hiçbir zaman cilalanmaya ihtiyacı olmayan gümüş broşların tutturulduğu kara bir pelerin. Orada, ışıl ışıl kıvrımlara sarılı biri yaşıyor mutlaka. Sadece yolculuk etmenin asla yeterli olmadığını anlamış ve uzun zaman önce yuvayı uzay gemilerine tercih etmiş biri.
Kumsalda dalgalar, Artemis’in ayaklarının etrafında karanlık havuzlar oluşturdu. Ateşi canlı tuttu, kendisi ısınırken ve Orion yavaşça soğurken. Bedenin evcilik oynamayı bırakması için biraz zaman geçmesi gerekir.
            Onu çevreleyen kızıl halka, yaşamın bir anda bir biçime bürünüverdiğini, sonra bir başka biçime salıverildiğini anlamak için ihtiyaç duyduğu bütün ipuçlarını barındırıyordu. Anıtlar ve şehirler, onları inşa eden insanlar gibi yok olup gidecekti. Hiçbir dinlenme yeri, hiçbir saray ileride uzanan ışık yıllarından sağ çıkamazdı. Yeniden yazılmayacak bir tarih yoktu ve en eski günler şimdiden görülemeyecek kadar uzaktaydı. Tarih, bu geceden ne çıkarırdı?
            Bu gece berrak ve parlak, dalgaları tepelere atan soğuk bir rüzgâr var. Köpükler, kumsalda sümüklüböceklerin silik, üçgen izlerini bırakıyor. Tuz kokusu, burun deliklerinin içindeki havayı titreştiriyor; dudakları kuru. Aklı köpeklerinde. Kendilerini yuvada hissediyorlar, çünkü o yuvada hissediyor. Yıldızlar, ona hiçbir şeyden destek almadan havada asılı kalmayı gösteriyorlar. Sahip olduğu madalyalar, sertifikalar, topraklar yokken, onlar gibi yanabiliyor, zaman durup da sonsuzluk her şeyi yeniden değiştirene dek, zamanda yolculuk ediyor. Değişimin ona zarar vermediğini fark etti.
            Gün olmak üzere, yani yitip gitme eylemi yakında başlayacak. Uyanık kalmak, gecenin yitişini, yıldızların yitişini ve ilk mavi -barut renginin belirişini izlemek istiyor. Güneşin suyu yırtmasını görmek istiyor. Fakat her şeyi görebilecek kadar uyanık kalamaz; bazı şeyler yanından geçip gitmeli. Görmediği şey, yemek için dışarı çıkan kertenkeleler veya Orion’un tek gecede donuklaşan gözleri. Küçük bir kuş Orion’un omzuna konmuş, nam salmış saçlarından bir tel çalmaya çalışıyor.
Artemis, ateşi ezip söndürmek için güneşin tepeye yükselmesini bekledi. Orion’un bedenini kapamak için taş ve kaya topladı. Kıyıyı döven gümbürtülü rüzgârı kesen yüksek bir tümsek yaptı. Fırtınalı bir gündü, kara bulutlar ve ufukta pırıldayan kesif portakal. İşini bitirdiğinde yağmurdan sırılsıklamdı. Elleri kanıyor, saç telleri ağzına girip duruyordu.  Açtı, fakat artık öfkeli değildi.
            Dünkü sarışın kum, şimdi ıslak ve kahverengiydi. Gözünün alabildiğince gri sular, kenarları beyaz; kuşlar üstünde çark ediyorlar. Yalnızlık gözyaşları, yalnızdı o, bir arkadaşı değil, ihlal edilmemiş bir zamanı özlüyordu. Deniz hipnotize ediciydi. Ne rüzgâr ne de ayaz onu oturup beklediği yerden çekip alamazdı. Beklemiyordu; anımsıyordu. Onu buraya getiren şeyi bulmaya çabalıyordu. Üçüncü yol yoktur. Bildiği tek şey, sağduyunun sınırlarına ulaşmış, karşı tarafa geçmiş olduğuydu. Artık güvendeydi. Tehlikeyi göze almadan güvenlik olmaz ve tehlikeye attığınız şey, değer verdiğiniz şeyi açığa çıkarır.
            Ayaklandı ve hava kararırken orayı terk etti. Giderken ardına bakmadı, ayaklarının kumda kendilerini biçimlendirdiğinin bilincindeydi. Sonunda, buruna vardığında, ormanın dik yamacı kestiği yere güç bela tırmandıktan sonra, Orion’un artık zar zor seçtiği tümseğini ve kendi ayak izlerini görmek üzere bakışlarını ileriye dikti. Sonra gece çöktü ve yıldızlar dışında ona geceyi anımsatan hiçbir şey göremedi.
Peki ya Orion? Ölü ama unutulmadı. Bir süre, güçsüz yaratıkları dövdüğü ve bol bol ağladığı Hades’te kalmak zorundaydı. Sonra tanrılar ona merhamet ettiler ve onu yanlarına alıp, herkesin görebileceği şekilde göklere koydular. Şafak vakti yükseldiğinde, yaz gelmek üzeredir. Akşam vakti yükseldiğinde, kışa ve fırtınalara dikkat edin. Onu gece yarısı görürseniz, üzümleri toplama vakti gelmiştir. Köpekleri yanındadır; Büyük Köpek, Küçük Köpek ve Sirius, galaksimizdeki en parlak yıldız. Bakmak içinizden gelirse, ayaklarının altında minik bir yıldız grubu görebilirsiniz: Lepus, tavşan; en sevdiği yemek.
            Orion her zaman yuvasında değildir. Göz alıcı olmakla birlikte, bazen Kasım’da, gökte uçan bir savaşçı pilot gibi bir hayli silikleşir. Kasım, Akrep’in ayıdır.

Çeviren: ILGIN YILDIZ

cin ayşe 6, ekim 2011

Chiharu Shiota / the state of being

9 Aralık 2011

SUSAN BENNETT SMITH
Matemin yeni biçimi :
Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway ve Deniz Feneri romanlarında matemin feminist  temsilleri

Sigmund Freud histeri konulu çalışmasında, çağdaşı ve meslektaşları George Savage ve Silas Weir Mitchell olgu incelemelerinde, yas tutan kadını mental açıdan dengesiz kabul ederler. Elde hiçbir analiz ya da açık kanıt olmaksızın matem ile delilik arasında bir neden sonuç ilişkisi olduğuna hükmederler. Kadınlar geleneksel olarak bir numaralı yas tutucular olduğundan tedavi amaçlı dinlenme kürü ve konuşma terapisi reçete edilen başlıca hastalar da onlardır. Dr. Savage’ın hastalarından biri ve birçok biyografik yapıta konu olan Virginia Woolf’un yaşamı, delilikle büyük üzüntü arasındaki bu basit korelasyonun etkilerini ortaya koyar. Woolf örneğinde bu konunun kristalleştiği belirli bir an vardır: Annesi ölen on üç yaşındaki Virginia Stephan’ı tedavi etmesi için eve aile doktoru çağrılmıştır. İşte bu, Victoria dönemi matem ritüelinde bir kırılmayı -toplumsal matem pratiklerinden tıbbi ve psikolojik tedavilere geçişi- işaret eder. Woolf’un kendi yazdıkları da (kurgusal olsun, özyaşamöyküsel olsun) matem pratiklerindeki bu geçişe işaret eden post-Freudyen özellikli yapıtlardır. Mrs. Dalloway’de Woolf matemin, feminenleştirme ve ilaçla tedavisinin sonuçlarını gösterir ama farklı bir alternatif de sunmaz. Deniz Feneri’nde ise bir adım daha ileri giderek matemle ilgili alternatif bir model ortaya koyar. 
Çok iyi bilindiği üzere, annesinin ölümü Virginia’nın ilk sinir krizinin tetikleyicisidir. Yirmi iki yaşına geldiğinde babasının ölmesi ise yazarın çok ciddi bir kriz yaşamasına neden oldu ve intihar girişiminde bulundu. Günümüzde yeme ve uyku bozuklukları, sanrılar, öfke ve depresyonun, matemin patolojik olmayan sonuçları olduğu gösterilmiştir. Üzüntünün intihara yol açması patolojiktir elbet ama Virginia ve babası Leslie Stephen’ın,  [Virginia’nın annesi] Julia'nın ölümüne tepkilerini karşılaştırdığımızda, matemi yaratan nedir sorusuna cevap vermek güçtür. [V. Woolf’un yeğeni] Quentin Bell’e  göre ikisi de bu ölümü bir anlamda kendilerinde yaşamıştır ancak Leslie’ninki Victoria dönemi anlayışına göre anlaşılır bir tepkiyken kızınınki öyle değildir. (….)

Mrs. Dalloway’de Virginia Woolf, Septimus’u üzüntüsünü ifade etme araçlarından yoksun bırakacak şekilde hasta olarak tanımlamanın ve feminenleştirmenin ağır sonuçlarını ele alır. Romanın Modern Library baskısına yazdığı önsözde yazar, Septimus karakterinin "[Clarissa'nın] bir tür ruh ikizi olmasını amaçladığını" söyler. Ruh ikizi temasının bir yorumu da Septimus ve Clarissa’yı dinlenme kürüne tabi tutulacak potansiyel hastalar (matemdeki kişiler) olarak değerlendirmektir. Ancak, Clarissa’nın matemi makul bir matem iken, Septimus'ın matemi patolojiktir. Yani Freud terimleriyle söylenecek olursa, Septimus melankoliye yakalanmıştır. I. Dünya Savaşı’nda aşırı, adeta stoik bir metanet geliştirmiş ve yasını kendinden vazgeçme noktasına dek götürmüştür. Erkekler özellikle de askerler ağlamazlar. Bu durumda Septimus’a verilen ‘hava değişimi’, durumuna çare olmamış, o da kurtuluşu intiharda bulmuştur.
Septimus sanrılar görmektedir; nitekim gri takım elbiseli Peter Walsh’u ölü arkadaşı Evans’ın hayaleti sanmıştır.
“Griler giymiş biri geliyordu. Evans! Çamur yoktu yüzünde, yara da yoktu; hiç değişmemişti. Bütün dünyaya bildirmeliyim diye haykırdı Septimus, (griler giymiş ölü yaklaşırken) elini kaldırdı; yüzyıllardır çölde elleri alnında, yanaklarında derin çizgilerle öylece duran, insanların yazgıları için tek başına yas tutan bir yontu gibiydi; bu yontu şimdi çölün ucunda gittikçe genişleyen ve kendi demirden gövdesine vuran bir ışık görüyordu, arkasında bir yığın bitkin insanla bu yaslı dev bir an yüzünde…  (Mrs Dalloway, s.67)
İşte bu kritik anda matem kesintiye uğrar: Septimus adeta II. Ramses gibi hayal edilir; gurur dolu değilse de umutsuz da değildir. Bu yarı askeri figürün garipliği Septimus'un akli dengesizliğine işaret ettiği gibi, öte yandan batı kültüründe yas tutan erkek modeli olmadığını gösterir. Septimus (ya da başka biri) savaşta yere serilmiş tümenlerce askerin hepsi için yas tutabilir mi? Böyle bir üzüntü omuzda taşınamayacak kadar devasa bir yüktür.

Clarissa'nın Septimus’a bu beklenmedik empatisi kısmen kendisine de dinlenme kürü önerilmesiyle ilgilidir. Sir William Bradshaw'un tedavisinin hastalarının ruhsal bütünlüğünü tehdit ettiğini sezmektedir. Clarissa’ya dinlenmesi fizyolojik nedenlerle önerilmiştir ama bunun duygusal yönleri de vardır. Üzüntü içindedir. Peter ise Clarissa’nın "buz gibi soğuk";  "annelik içgüdüsünden yoksun" ve "kibirli" olduğunu düşünür. Clarissa da kendindeki bu eksikliğin farkındadır. (….) Anlatıcı Clarissa'nın dinlenme ve sessizlik ihtiyacını tedavi değil ölümle ilişkili görür. "Hayatın yüreğinde bir boşluk vardı; işte tavan arası odası….Daha da daha da daralacaktı yatağı….Richard üstelemişti, hastalığından sonra mutlaka kesintisiz uyuması gerekiyordu çünkü." (agy. s.34). Tavan arasındaki yatak odası evin öteki bölümlerinden olabildiğince yalıtılmıştır. Bundan sonrası ölüme hazırlık, yatağı ise mezar olarak algılanır. Clarissa'nın hafif dinlenme kürüyle ilgili bu deneyimlerinin, Victoria dönemi yas tutumlarıyla (siyah giyme ve inzivaya çekilme) belirlenen imitasyon ölümle duygusal benzerlikleri açıkça ortadadır.
Septimus için ise böyle hafif bir dinlenme kürü söz konusu değildir. Onun alt sınıf statüsü daha zorlu tedavileri dikte eder. Dahası, durumu Clarissa’dan çok daha kötüdür. O, Freud’un tanımladığı anlamda bir melankoli hastasıdır. Matemdeki birinden melankoliği ayıran ikincisinin kendine güveninin yitmesidir ve bu Septimus’da çok belirgindir. O kendini bir cani sayar. (…) Freud narsistik bozukluklardan biri olarak melankolinin kalıcı yani tedaviye uygun olmadığını düşünse de konuşarak tedavi Septimus gibi biri için yararlı olabilirdi.
Fakat Peter ve Sally’nin Clarissa'nın yaşamına tekrar girmeleri Septimus’un Evans’ın hayalini görmesiyle aynı şey değildir; çünkü onlar öteki dünyadan değil Hindistan’dan ve Manchester’dan gelmektedir. Mrs. Dalloway romanında J. Hillis Miller’ın tanımıyla “ölünün ayağa kalkması”  Clarissa'nın durumunda söz konusu değildir. Clarissa'nın kız kardeşi Sylvia’nın çocukken ölmüş olması Clarissa’nın matem tutan ve matemi hiç bitmeyecek biri olduğunu gösterir ama bu konu romanda sadece bir yerde geçer. Clarissa'nın transandantal teorisi ölüyü geri getirmez; Mrs. Dalloway bir hayalet öyküsü değildir. Evans'ın parkta ortaya çıkışı bile sadece bir yanılgıdır: Gri elbiseli adam Peter Walsh’tur. Peter ve Evans’ın tek kişilikte birleştirilmesi Peter’ı bir anlamda hayalete yaklaştırırken Evans’ı hayalet olmaktan uzaklaştırır ki bu da kolayca anlaşılabilir bir şeydir. Eski dostlarının geri dönmesi Clarissa'nın geçmişe bağlılık duygusunu güçlendirir ama Septimus için böyle bir güçlendirme söz konusu değildir. Dolayısıyla, Clarissa’nın sağlıklı yasıyla Septimus'un akıl hastalığı düzeyindeki yası bir tutulamaz. Septimus’ın ölümüyle duygusal bir bağlantı kurmayı başarsa da ölüm Clarissa’nın ilişkiler ağı içinde çok ağır bir yüktür.
Septimus'un Evans’la ilişkisi matem sürecini ağırlaştırmaktadır. Arkadaşına karşı duyguları çelişkili olduğundan onun durumu Freud’un melankoli tanımına uymaktadır. Septimus'un Evans’a karşı gizli eşcinsel duyguları onun ölümüyle yüzleşmesini güçleştirmektedir. Septimus'un intiharı üzerine Dr. Holmes'un “Korkak!” diye bağırması bu kanıyı güçlendirmektedir. Amerikalı feminist eleştirmen Elaine Showalter, “Askeri doktorlar ve psikiyatrlar savaştan kaynaklanan bir çöküntü yaşamış hastalarını korkak diye görevden aldıklarında bunda çoğunlukla bir eşcinsellik iması vardır." der. Septimus'un savaş nevrozunun cinsellikle ilgili bileşeni Freud’un savaş nevrozlarının tüm öteki nevrozlar gibi cinsel bir etiyolojisi olduğu savını haklı çıkarır gibidir. Bununla birlikte Septimus’un durumunda da Freud’un histeri konulu olgu çalışmalarında olduğu gibi cinsellik matemin arkasında, ikinci plandadır.

Woolf da, sinirbilim uzmanları ve psikanalistler gibi geleneksel matem ritüelini yazdıklarında model olarak alır. [Deniz Feneri romanındaki] yaz evi ortamı gündelik hayattan uzaklaşmayı sağlar; bu ev akraba ve arkadaşların ziyaret yeridir. Woolf'un Victoria dönemi yas ritüeline karşı çıkışı nedeniyle üstü kapalı geçilse de herkes orada birbirine yakınlık gösterir ve destek olur. Woolf matem kadınlar içindir demediği gibi matemdeki erkekleri kadınsılaşmış gibi göstermeyerek de, gelenekten ayrılır. Bay Ramsay Lily Briscoe’yu teselli etme görevini yüklenmiş gibi görünmeye çalışır ama Lily buna izin vermez. Ayrıca bu romanda matem, patolojik boyutta değildir. Cam ve James babalarının yalnız kendini düşünen üzüntüsüne karşı çıkarlar ama bunun akıl sağlığı ile ilgili değil, kuşaklar arası bir fark olduğu bellidir. Doktor ya da terapist çağırmaya gerek duyulmaz.
Woolf matem temasını Deniz Feneri’nde enine boyuna işler. "Pencere" [başlıklı ilk bölümde] birini teselli etmeyle bir matem faaliyeti yapma arasındaki cinsiyetçi zıtlığı ortaya koyar;  bu konuyu daha sonraki bölümlerde matem olgusuna yeni bir anlayışla yaklaşarak çözer. Bir yaz evinde olmalarına karşın, Bay Ramsay, Charles Tansley ve William Bankes işleriyle birlikte gelmişlerdir. Lily de öyle. Kadınların yaptığı işler toplumsal açıdan değersiz sayılsa da, o “bir işi olduğunu” düşündüğünü belli etmektedir. Son bölümde Bay Ramsay biraz yakınlık elde etmek uğruna onun işini bölmeye kalkıştığında Lily resim yaparak oyalandığını, oyun edilemeyecek tek şeyi oyun ettiğini ve bunun da hep Bayan Ramsay'nin hatası olduğunu söyleyerek taviz verecektir. “O öldü.” Onun hatasıdır çünkü Lily’nin işine saygı duymamıştır. ("Onun yaptığı resmi insan pek ciddiye alamazdı.") Ayrıca bütün kadınlardan bir yakınlık bekleyen kocasını kollamıştır.

Lily yas tutma görevini Bayan McNab’den devralır; pek zeki olmayan bu yorgun hizmetçinin aksine Lily uyanıktır. “Tüm bunların anlamı ne olabilir diye Lily Briscoe kendi kendine sordu. Bir yandan onu yalnız bıraktıklarına göre, acaba kendim mutfağa gidip bir fincan kahve daha alsam mı yoksa burada oturup beklesem mi diye bir türlü karar veremeyerek düşünüyordu. … Çünkü aslı aranırsa yeniden buraya gelişinden ne duyuyordu? Bayan Ramsay’nin ölümünden bunca yıl sonra buraya geldiğinde ne hissetmişti aslında? Hiç, hiçbir şey- şunları duyuyorum diyebilecek hiçbir şey, hiçbir şey.” (Deniz Feneri s.175) Masaya oturunca Lily on yıl önce resim yaparken yaşadığı aydınlanmayı anımsar. Evet o yarım kalan resmi şimdi tamamlayacaktır.  Bay Ramsay’nin duygusal taleplerinden kaçma arzusu belleğini harekete geçirmiştir: “Bir yerlere kaçmalıdır. Yalnız kalabileceği bir yerlere.” Resim yapmak Bay Ramsay’nin göstereceği yakınlığa karşı bir sığınak olacaktır ama yine de ikisinin birbirine gerekli olduğu anlaşılmaktadır.
(….) Ramsay ailesi o sırada bir matem görevini yerine getirmektedir: Deniz fenerine gidişleri, birinci bölümde sözü edilip de yapılamayan bir yolculuktur. Bu yolculukta Bayan Ramsay'nin güzelliğini ve onun toplumsal çalışmalarını anımsarlar. James teknenin dümenindedir ve annesini (tam da Lily’nin anımsadığı sahneyi) anımsamaktadır. Ancak James’in bu anımsayışta asıl odaklandığı, babasının, anne oğulun paylaştığı anı bölüp araya girmesidir. James'in babasına öfkesi ancak Bay Ramsay’nin onun tekneyi kullanışını övmesiyle yatışır. Gezinin lideri Bay Ramsay bir felsefeci olarak kendi yolculuğunu anımsar: onun entelektüel yolculuğu, yazdığı kitapta Q harfinden R harfine bir türlü ilerleyemeyişiyle  "kutup bölgesinin buzul ıssızlığında umarsız bir yolculuk” olmuştur. Bay Ramsay gücü ve cesaretiyle " lider, rehber ve danışman”dır. Gemicilerin ölümünü olağan ve sıradan bir olay olarak gördüğünde üzüntüsü azalır: "Evet, fırtınalarda insanlar boğuluyor ama bu işte ne bir hile ne bir tuzak vardır; sonra denizin dibi de (sandviç kâğıdındaki kırıntıları denize dökerek) önünde sonunda sudan başka nedir ki diye düşünmüştü.” (Deniz Feneri s.245) Lily'nin yaptığı resim gibi James ve Bay Ramsay’nin ölümü kabullenmelerini de yaptıkları bu gezi mümkün kılmıştır.

Deniz Feneri’nde olay tek bir sembolik günde geçer: öğleden sonra başlar ve on yıllık bir süreyi ve birçok ölümü anlatan uzun, karanlık bir geceden sonra ertesi gün öğlende biter. Gecenin ardından sabahla birlikte matem süreci gelir. Romanın günün en aydınlık zamanında bitmesi Lily ve Bay Ramsay'nin projelerinin tamamlanışını destekleyici niteliktedir. Woolf burada, bu iki projenin aynı zamanda bitmesiyle temelde aynı amaçlı olduğunu ima eden bir etki amaçlamıştır. Böylece matem süreci tamamlanmıştır.
Deniz Feneri feminize edilmemiş, tıbbi tedaviden geçirilmemiş bir matem modeli ortaya koyar. Böylelikle, Mrs. Dalloway’de matemin ele alınış biçiminden daha gelişmiş bir düşünce biçimi sunar. Woolf, Mrs. Dalloway’de tıp kurumunu baskıcı ve duyarsız olmakla suçluyor ancak matemin bir hastalık olduğu teşhisine katılıyordu. Septimus hastaydı ve onun hastalığı Evans’ın ölümü için hiçbir şey hissedememesinden kaynaklanıyordu. Ayrıca Mrs. Dalloway’de yazar matemin feminen bir özellik taşıdığı geleneksel düşüncesini de kabul etmekteydi. Septimus’un feminenleşmiş oluşu hastalığının göstergesiydi. Deniz Feneri’nde ise Woolf geleneksel anlayıştan, doktorlardan ve terapistlerden farklı bir yaklaşımdadır: Matem süreci yapılan bir eylemle açımlanır.
NOTLAR:
Mrs. Dalloway, Virginia Woolf, Çev: Tomris Uyar, İletişim Yayınları, 1982
Deniz Feneri, Virginia Woolf, Çev: Naciye Akseki Öncül, İletişim Yayınları, 2006


Çeviren: ŞEFİKA G. KAMCEZ (köşeli parantezler çevirmene aittir)


cin ayşe 6, ekim 2011, yas dosyasından

18 Kasım 2011


NERDE BULURSUNUZ? 
iSTANBUL / KADIKÖY PENGUEN, KADIKÖY MEPHİSTO
İSTANBUL/ BEYOĞLU MEPHİSTO, BEYOĞLU PANDORA
ESKİŞEHİR/ ADIMLAR KİTABEVİ
ANKARA/ DİPNOT KİTABEVİ
İZMİR/ YAKIN KİTABEVİ

16 Ekim 2011

DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN! CİN AYŞE 6 ÇIKTI!!!





DİDEM MADAK. Annemle ilgili şeyler
AYŞEGÜL TÖZEREN. Diş geçirmek ya da iç bilemek
EMEL İRTEM. Gırmızı  payton
GÜLKAN. akşam 7ler
HERA BÜYÜKTAŞÇIYAN. Worthy Hearts ///  değerli Kalpler
JANSET KARAVİN. 'Kalender Yok(m)uşu'
JEANETTE WINTERSON. Orion
ÖZGE ÇELİKASLAN. Kadınların videosu-II:
Selda Asal’ın imajlarında ‘umudu onarmak’
MELIKE KOÇAK. yok(uş)
     elmanın suyunda yaşayan kırmızı gözlü mavi balık
SİNEM VARDAR. Puhfsssss…  için için yanan turunçların derin uykusudur. Hah ha.

DOSYA: YAS

ÖNSÖZ OLARAK: JUDITH BUTLER
ANİTA SEZGENER. Bir ölü diriltme seaNsıdır:
ANNA AKHMATOVA. Mart’a Ağıt  
CAROLE STONE.  
Kadın Şiirinde Politik Bir İfade Olarak Ağıt: Akhmatova, Levertov, Forche

ECE ÜRKMEZ. İçindekiler                                
ELİF KÖKSAL. Ruhumuz kat kat katdır
FATIMA QUEIRUZ. LIFE DEATH
HASPA. Öldürtmeyen Yas
HÜLYA SUR. Yas sessizdir
ILGIN YÖRÜKOĞLU. Gök-su: çünkü cocuklardan bahsetmeden nasıl yas tutulur ki?
KARAKALEM. İlk terkettiğimiz yer
KÄTHE KOLLWITZ: Ölü anne
LYN HEJINIAN. Ağıt
NESLİHAN MENGÜÇ. KUŞLLRRRRIIKKZZYYDDDİİİİ...
                                           Masalsız
RAZİYE KUBAT…Babam tavşan olmuş, ben kedi
SALİHAN YAZGAÇ / Mezarsız ölüler
SULPICIA: Karasevdalı metres ve aşık
SUSAN BENNETT SMITH.  Matemin yeni biçimi : Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway ve Deniz Feneri romanlarında matemin feminist  temsilleri
SUZAN  SARI .  bir  ölüye  ofis  partisi
SÜREYYA AYLİN ANTMEN. Yılkı atı
ZENNURE DURUKAL / Yasaklı yas
Z. BETÜL YAZICI
“Şeytani melankolik” frida kahlo’nun  “abrazoamoroso”sunda  melankolik kara delik nerede?

NERDE BULUNUR? 
iSTANBUL / KADIKÖY PENGUEN, KADIKÖY MEPHİSTO
İSTANBUL/ BEYOĞLU MEPHİSTO, BEYOĞLU PANDORA
ESKİŞEHİR/ ADIMLAR KİTABEVİ
ANKARA/ DİPNOT KİTABEVİ
İZMİR/ YAKIN KİTABEVİ

24 Temmuz 2011

CİN AYŞE SAYI 6
DOSYA KONUSU: YASTAYIZ YASTASINIZ YASTALAR
EKİM 2011'DE BULUŞMAK ÜZERE...

23 Temmuz 2011

CİN AYŞE 5 / DELİLİK, SANAT VE ART BRUT KADINLARI dosyasına kısa bir girizgâh

Psikiyatri mesleğinin gelişmesiyle birlikte, Foucault’nun klasik çağının zirvesi, dinsel taşkınlığın yerini cadıların deli insanlar oldukları inancının yaygınlaşmasına bıraktığına tanık oldu. Bu kayma kendiliğinden olmadı, cadılığa inanma tam bırakılmasa da yeni bir rasyonellik içinde biçim değiştirdi. Bu dönüşümde, cadı ya da dinsiz olan deli ilan ediliyor ve rasyonellikten yoksun olduğu için tedaviyle tekrar akıl sağlığına kavuşturulacağına inanılıyordu.
17. yy’dan evvel kadınlar toplumsal olarak kabul görmeyen ya da garip görünen her davranışı için ya fişleniyor ya da cadı olarak cezalandırılıyordu, 17.yyın ilk yarısında, Avrupa’da kadınlar en alt sosyal statüde bulunuyor ve kiliseye karşı işlenen tüm suçlar için zan altında kalıyorlardı. Women’s Madness: Misogyny or Mental Illness? adlı kitabında Jane Ussher, ortaçağ cadısının, kadın düşmanlığının yaygınlaşmasında ve kadının şeytanileştirilmesi düşüncesinde nasıl da bir manifesto niteliği taşıdığını söyler ve kadınların gördükleri işkencelerden bahseder. Ussher, Kiliseden Aydınlanma çağına geçişin de kadınların durumunu tam olarak değiştirmediğini, sadece kadın düşmanlığının (misogyny) biçim değiştirdiğini de ekler. Ta ki Freud’un 19 yy.da cadının şeytani olmadığı ancak onun sadece farklı bir inançta ya da toplumsal normların dışında kalan kadınlar olduklarını söyleyene kadar devam eder bu görüş.
18.yy’ın sonuna doğru deliliğin yeni algısı akıl hastalarına “deli” statüsü getirdi. Geçici bir süreliğine akıllarını yitirdikleri söylenen ama normal kabul edilen bu insanlar, suçlular ve kimsesizlerle beraber hapsedilmiyor; özel olarak onlar için yapılan akıl hastanelerine(bakımevi)kapatılıyorlardı artık. Delilik tedavisinde uzmanlaşan hekimlere ise “akıl hastalıkları uzmanı” deniliyordu.
Fransa’da 18 yy’ın sonundan 1920’lerin ortasına kadar, akıl hastalarının sanat yapıtları üzerine yazılanlar, bu uzmanların yazdıkları ve yayınladıklarıyla sınırlıydı. Bu ilk yazılarda, üretilene semptomatolojik bir bakış açısından bakılıyor, hastaların sanat yapıtları incelenip deliliğin parametreleri oluşturuluyordu.
Pinel, delilerin sanatı üzerine yazan ilk akıl hastalıkları uzmanı. 1801’de yayımladığı Medical Treatise on Mental Disorder or Mania kitabında çizen ve resim yapan iki hastadan bahsediyor.
19. yy’ın sonlarına kadar akıl hastalarının üretimleri resmi sanat alanından dışlandı.
Ama 20.yy’ın başına gelindiğinde rüzgârlar değişti, özellikle alienist Marcel Réja’nın yazdıklarıyla birlikte. 1901 yılında Revue Universelle dergisinde yayımlanan “L’art malade: dessins de fous”başlıklı makalesi ve bir ara sembolistlerin dergisi olan Mercure de France dergisindeki “L’Art chez le fous” başlıklı makaleleriyle akıl hastalarının sanatını tanıtmış olsa da, asıl bu statü pskiyatrist Morganthaler ve Hans Prinzhorn’un yapıtları sayesinde tamamıyla değişti, onlar şizofrenik sanatçının görünmesini sağladılar. 1921’de Bern’de yer alan Waldau psikiyatri hastanesinde doktor iken (sonra müdür olacak) orada bir hasta olan Adolf Wölfli ile ilgili bir monografi yazdı ve onun daha çok sanatsal tarzına odaklanarak onu bir hasta olarak değil bir sanatçı olarak inceledi. 1922’de ise Henry Prinzhorn Heidelberg Üniversitesi Psikiyatri hastanesinin koleksiyonundan derlediği bir kitap yayımladı. Bu gerçek bir sanat kitabı olarak sunuldu ve bu konudaki tüm algıyı değiştirdi. Çalışmaların çok renkli olması da ilgi çekmesi ve yaygınlaşmasında büyük rol oynadı.
19.yy’ın başında delilerin sanatına olan ilgiyi uyandıran iki önemli faktör var, bunlardan biri Romantizm akımı ki, deliliği gizli alemlere girmeyi sağlayan ulu bir durum olarak niteliyorlardı, ikinci olarak da akıl hastanelerinin ortaya çıkması (bu sayede hastaların üretmesi için mekân olmuş oluyordu) Romantikler nesnelliğe ve bireyselliğe özellikle vurgu yaptıklarından dolayı deliyi gerçekliğin yeni düzlemlerine seyahata çıkan bir kahraman olarak selamlıyorlardı. Delilikle dahiliğin eşitliğini ilk Platon ortaya atmış olsa da, ancak 19.yy’a gelindiğinde kültürel söylemin önemli bir öğesi haline geldi. Akıl hastanelerinin gelişimi ve psikiyatri mesleğinin yükselişi, Michel Foucault'nun Deliliğin Tarihi’yle (Madness and Civilization) birlikte başlayan çok yoğun bir tartışmanın konusu oldu.
Sembolistler, ekspresyonistler ve sürrealistler akıl hastalığını yüceltiyor ve onu kendi görsel araştırmalarında sıçrama tahtası olarak kabul ediyorlardı. Alman dışavurumcular akıl hastalığından ‘gerçek güç’, ‘sahicilik’ şeklinde bahsediyorlar ve çocuk resimlerine hayranlıkları gibi buna da hayranlıklarını belirtiyorlardı. Sürrealistler için de durum böyleydi. Max Ernst Köln’de düzenlediği Dada sergisinde kendi işlerinin yanı sıra diğer avangart işlere, çocuk resimlerine, Afrika heykellerine ve delilerin çalışmalarına yer vermişti. Andre Breton, Jean Dubuffet İsviçre ve Fransa’daki psikiyatri kliniklerinde araştırma yapmaya başlamadan 15 yıl önce yani 1930’da bu konuda araştırmaya başlamıştı bile.
ART BRUT tanımı
Jean Dubuffet’nin 1945 tarihli özgün kavramı Art Brut, önem verdiği için topladığı işler için kullandığı bir kavram, daha sonra bu kavram Lozan’daki Collection de l’Art Brut tarafından benimseniyor. Art Brut ‘ham sanat’ anlamına geliyor. Ham çünkü ‘pişmemiş, çiğ’ ya da kültür tarafından ‘bozulmamış’; ham çünkü direk ve çekingen olmayan bir yaratı formunda.
İşlerin biricik ve özgün olmasının yanı sıra, yaratıcılarının kabul görmüş toplum ve kültürün dışında var olduğu göze çarpar. Art Brut yaratıcılarının en hasları kendilerini sanatçı olarak görmez, sanat yaptıklarının farkında bile olmazlar.
21. yy’ın ikinci yarısına girerken, Art Brut alanını ve alaylı sanatı üç konu meşgul etmeye devam ediyor. Bunlardan ilki, Art Brut ile Jean Dubuffet’nin Kültürel sanat diye nitelendirdiği akademik sanat dünyası arasındaki kurumsal zıtlaşma. İkincisi ise farklı olsa da yapışık ikizler gibi denebilecek iki akademik olmayan sanat formunu –Avrupalı Art Brut konseptiyle kendi kendini eğitmiş, vernaküler sanatın Amerikan formülasyonu.
Bizi meşgul etmeye devam eden başka bir konu da: Varolan ve varolagelmiş sanat ortamında olsun, kültürün köşesinde bucağında kalmış unutulmuş üretim alanlarında olsun yeniden kadının durumuna ışık tutmak.
Derleyerek çeviren: Anita Sezgener

CLAIRE JONES Kadınlar ve Delilik







19.yy’da deliliğin dişilikle ilişkisi kadınların tarihini araştıran tarihçilerin çok ilgisini çekmiştir. Bu ilişkilendirme ta ortaçağa uzanıyor olsa da, mesela Norwich’li Julian gibi kadın mistiklere göre asıl Viktoryen çağda delilik bir “kadın hastalığı” olarak anılmaya başlamıştır.
O dönemde özentili orta sınıfın yükselişiyle birlikte kadınlar üzerinde baskı kuran ve onların özgürlüğünü kısıtlayan bazı yeni görgü kuralları getirildi. Bu orta-sınıf ailelerin status, ev dışında çalışmayan asil bir eş düşüncesine dayanıyordu (Coventry Patmore’un zamanın ünlü şiirinde, kadından “evdeki melek” diye bahsediliyordu). Bu yaklaşımların kaynağı olan Viktoryen tıp bilimi kadınları gitgide biyolojik terimlerin içine sığdırmaya başlamıştı: kadınlar doğası gereği pasif, bağımlı, cinselliğe isteksiz, anne olmak için doğmuş olan kocalarının hizmetlileriydiler. Bu inanışlar kadınların ve kızlarının ifade özgürlüğünü, eğitim ve mal mülk edinme haklarını çok katı bir biçimde kısıtlıyordu. Bu kodların dışında davranan kadınlar ‘sapkın’, ‘yapay’ ve ‘kadınsı olmayan’ davranışlar sergiledikleri gerekçesiyle kendilerini deli olarak yaftalanmış buluyorlardı. Tarihçiler, Viktoryen çağı doktorlarının ve akıl hastalıkları uzmanlarının ve ilk psikiyatristlerin tıbbi dergilere yazdıkları yazılardan, hasta raporlarından, kitaplar ve diğer yayımlardan kadın deliliğine ait birçok kayıt bulmuşlardır. Kadın hastaların deneyimlerini bulmak çok daha zor ancak kadınların yazdığı ve kadın deliliğini işledikleri sayısız romanın sayfalarına bakmak doğru olabilir.
Charlotte Bronte (Jane Eyre, 1847), Mary Braddon (Lady Audley’s Secret, 1862) ve başka yazarlar da yarı-otobiyografik romanlarında kendi kişisel deneyimlerini yazdılar. Florence Nightingale’in Cassandra’sı (1860) and Charlotte Perkins Gilman’ın The Yellow Wallpaper’ı (1892) kadınların deliliğinin tanımlarını yaparken bir yandan da orta sınıftan kadınların yaşamaya zorlandığı kıstırılmış entelektüel ve sosyal yaşamlardan deliliği sorumlu tutarlar.
Benzeri şekilde, Victoria Glendinning’in, Cambridge, Newnham Koleji’nde öğrenciyken muhtemelen astımdan nefesi tıkanarak 22 yaşında ölen teyzesini anlattığı A Suppressed Cry’ı (1969, 2. Baskı 1975) da sayabiliriz.
Deliliğin Dişileştirilmesi
Viktoryen çağda deliliğin dişilikle ilişkilendirilmesi edebiyatın yanı sıra sanat ve resimde de göze çarpar. 1850’lerden itibaren karşılaştırmalı istatistikler aracılığıyla, daha çok kadının akıl hastanesine kapatıldığı ve deliliğin temsilcisi olarak kadınların daha çok yaftalandığı doğrulanmıştır.
18. y.y’ın sonlarına gelinesiye kadar delilik maskülen olarak sunulmaktaydı.Bu kaymanın en iyi örneği de Viktoryenlerce çok popüler olan Ofelya imajlarıydı.
Ofelyanın çocuksu ve yaldızlı sunumları- John Everett Millais’s 1852’de Royal Academy’de sergilenen ünlü tablosu gibi- cinselliği de çağrıştıran kararsız imajlardı. Ofelya o dönem belirli bir ‘tip’ deliliği tanımlamak için de kullanılmıştır.
Bu değişimin zamanlamasının böyle olmasını, Viktoryen toplumdaki değişim ve kadınlığın özünde cinsellik taşıması anlayışının artmış olması bağlamında değerlendirmek yerinde olur. Cinsellik kadının doğasının belirleyici özelliğiydi: bu yüzden de iffetli olma kodları, rehber kitaplar, buluğ çağıyla beraber cinsel ayrım, evlilik ve diğer patriyarkal toplumsal düzenlemeler kadının ‘zayıf’ karakteri ve eğilimini korumak ve yönetmek için gerekliydi. ‘Zayıf’ ve ‘bağımlı’ kadının öbür tarafında tabii ki, erkeksi, güçlü, ahlaken doğru, kadınını koruyan, disiplinli, ideal Viktoryen erkeği duruyordu.
Delilik, Kadınlar ve Viktoryen Çağda Roman
1860’ların sansasyonel kadın romanları zamanlarının en çok satış rekoru kıran edebi eserleriydi. Ortak konu ya karanlık bir sırrı olan saygıdeğer bir aile ya da dolapta saklanan tüyler ürpertici iskeletlerdi. Genellikle öykü eviçi alana odaklanıyordu ve özellikle kadınların sırları üzerine oturtuluyordu.
Mary Braddon’un ilk romanları kadınların gizledikleri geçmişleriyle ilgili hikâyelerdi ve çoğu kadın karakteri ya katil, ya iki kocalı ya da suçluydu. En önemli iki romanı, Lady Audley’s Secret and Aurora Floyd’da kadın karakterler iki kişiyle birden evliydi. Bu iki kadın kahraman, patriyarkal aile tarafından kısıtlanmazlarsa, kadınların nasıl tutkularının ve şehvet düşkünlüğünün kurbanı olup ‘vahşi hayvanlar’a dönüşecekleri korkusunu (orta sınıf içinde yaygınlaşmış) sömürerek somutlaştırıyordu.
Lady Audley’s Secret’ın konusu ise, kadınların üremelerindeki istikrarsızlığa bağlı olarak deliliğe eğilimli oldukları ve bunun da anneden kızına genlerle aktarılabileceği yönündeki çağdaş tıp teorisini birebir yansıtıyordu. Lady Audley’nin garip davranışları oğlunun doğumundan sonraya ve ateşinin yükseldiği bir loğusa nöbetine denk düşüyordu (doğum, kadınların akıl hastalığına en eğilimli oldukları zaman olarak kabul görüyordu)
Lady Audley’nin deliliğinin sorusu- O gerçekten deli mi yoksa sadece kötü biri mi- anlatının ana ekseni. Kitabın sonunda kadın ‘düzgün’ kadınsılığın sınırlarını aştığı için özel bir akıl hastanesine kapatılıyor ve sorun çözülüyor. Böylece, ‘evdeki melek’ ‘evdeki dehşet’e dönüşmüş oluyor.
Wilkie Collins’ın The Woman in White’ı (1859/1860 arası dizileştirilmiş) haksız yere özel bir akıl hastanesine kapatılmış iki kadını konu edinir. Bu özel akıl hastaneleri, devlete bağlı hastanelere alternatif olarak kurulmuştu.
Jane Eyre’da, Rochester’ın ilk eşi Bertha ‘Mad Woman in the Attic’’e model oluşturur. Cinselliğine düşkün, iffetsiz, asi olarak çizilir ve kabul görmüş kadınlık davranışlarına uymayı reddeder. Ve sonuç olarak da göz önünden kaldırılır ve deli diye damgalanıp kapatılır.
Viktoryen Çağda Psikiyatri
Zamanın tıbbi yazını, doktorların, kadınların akıl hastalığına karşı savunmasız olduğu ve onu korumak için de cinselliğinin ve adetlerinin düzenlenmesi gerektiğine inandıklarını açıkça ortaya koyuyordu. Annelere kızlarının menstrüasyonunu geciktirmeye çalışmaları öğütleniyordu ve doktorlar kadınların bedenlerini denetim altında tutup zihinlerini düzenlemek istiyorlardı. Dr Isaac Baker Brown, Londra’daki özel kliniğinde kadınların deliliğini tedavi amaçlı ilk klitoridektomi (klitorisin çıkarılıp atılması) pratiğinin cerrahi öncülüğünü yaptı. Hastalarından biri sadece 10 yaşındaydı ve 1857’de yeni Medeni Kanun gelesiye daha birçokları orada tedavi edildi. Bir başka genç hasta, ‘ruh halinde değişiklikler yaşadığı’, ‘okumaya çok zaman ayırdığı’ ve erkeklere karşı çok girişken davrandığı gerekçesiyle ailesi tarafından kliniğe getirilmişti.
Elaine Showalter klitoridektomiyi, kadınların cinselliğini sadece üremeye indirgeyen bir ideolojinin cerrahi yaptırımı olarak görür, çünkü bu ideoloji, o dönem deliliğin semptomu olarak kabul edilen kadınların cinsel arzusunu tasfiye etmiştir.
Kaynaklar:
Lisa Appignanesi, Mad, Bad and Sad: A history of the mind doctors from 1800 to the present (Virago 2008) Sandra Gilbert and Susan Gubar, The Madwoman in the Attic: The woman writer and the nineteenth-century literary imagination (Yale University Press, 1979) Elaine Showalter, The Female Malady: Women, madness and English culture 1830-1980 (Virago, 1985).
Çeviren: Anita Sezgener
cin ayşe sayı 5