11 Kasım 2008

DOXA Sayı:7 Kasım 2008 Mekan, Tasarım, Eleştiri Dergisi


Doxa 7

Sarkis için

SARKİS Asrın Defilesi
ANİTA SEZGENER Paradjanov’un Kederi
ANİTA SEZGENER “Mümkünse, iki canlı olmak”
WALTER BENJAMIN Blumeshof 12
ALEKSANDR SKRİYABİN Mekân ve Zaman Üzerine Notlar
ANDREY TARKOVSKİ Bölge
PONTUS HULTEN Vermeer ile Spinoza
SARKİS Avize
UWE FLECKNER Sismografın Kütüphanesi
GEORGES DIDI-HUBERMAN Ölümün Sütü
ELIE DURING Aksan Edinmek
MEHMET NEMUTLU Pierrot ile Monolog
KAZİMİR MALEVİÇ Aleksandr Benois’ya Mektup
LOUIS I. KAHN En Kritik An
AYKUT KÖKSAL Sessizlik ve Işık

Kapaktaki Eser Sarkis
Asrın Defilesi, Darmstadt, 2002

Kasım 2008
132 sayfa
ISSN 1306-3006
15 YTL

Norgunk Yayıncılık

Bilgi için: 0212 351 48 38 / doxa@norgunk.com

cin ayşe'nin notu: Doxa'nın bu son sayısını Pandora Kitabevi (Beyoğlu)'nden edinebilirsiniz.
Lesley Dill, Dada Poem Wedding Dress [Dada Şiirli Gelinlik], 1994

HALİDE EDİP DEMİR


Akşamsafaları

önce dudağımın kenarından aldığım
nedendir bilemedim rengini
gördüğüm aynı bakışım başka
gözlerin . . . dolduavuçlarımaodakka
bakışsızdım ki ! öyle sızılıydın ki . . . uyuduk birdenbire.

uykumuzgülüşümüzolduuykumuzdauyandıkyenibahara
bir kedi yavruladı anneortalıkta uykuparamparça göğsümdarmadumanavuçlarında

ayrıkotlarındı temizlediğin gırtlağınakadar
OğulOğul
gelincik ve çiğdemleri incitmeden
elinde çapa
belenen toprak mıydı?
OğulOğul
yutkunduğun ikihasretkucakbirçiftsoluk
tutulan dilekler...
... ki bildim rengini hasretin yutkunduğun alevmiydi!

Yan yürüdüğün merdivenden çıktık toprakbahçeye
bahçebasamak mıydı öpüşlere
öpüşleri düşler miydi kediler kediler orta yerde!
Var mıydı saçaklı düşleri ?
kırılgan sesleri, solgun kalpleriyle biz miydik öykündükleri?

gönülçelen menekşeydik ki . . . eskiden beri
çocukluğumun çay bahçeleri renginde şarkılar dinledik
yarı solgun yarısıcak kokladık ilk yazı
bir ezgiyle yığılıp kalmaya razı
elimiz dilimiz gönlümüzle . . .
esrik gülüşler çekingen türkülere gebe
yakaladığım itiraflarım; kendimin küfesiyim nâçizane...o ki gün ışıldar hayat hayat
bir küfe dolusu keder... peh! neredeler?

niye dimağımı çatlatan çığlıklarla dolu bu soluk?
öyle ağır öyle kavruk
bildin mi ?
...yek solukluyuz !
inadına


küfeler dolusu türküdür,
tane karanfildir...yârin ağzında!

yârin ağzında karanfil kokulu savruk bir s o l u k t u r ; yârin ağzından yutulur !


kırıkdökükruhundusuladıtoprağı

topraksızladı
fışkırdı
...yorgunluk
gün batımları . . .

ve
açtıakşamsafaları başlattı herşeyi
her şeyi
seni
beni . . .
başlattık
ki sevdim
yenidenveyenidenveyeniden dudaklarındaki bitmeyen akşam safalarını . . .

onyediocakikibinsekiz/kadıköy

(cin ayşe'nin 2. sayısından)

10 Kasım 2008

pusu bilici



pusu bilici, Cin Ayşe editörü Anita Sezgener'in ilk şiir kitabı (Mayıs 2008, Norgunk Yayıncılık)




ANİTA SEZGENER ile kısa bir söyleşi

cin ayşe fanzinin editörü anita sezgener’in ilk şiir kitabı
“pusu bilici” norgunk yayınlarınca yayımlandı.
kendisiyle ilk şiir kitabı üzerine bile isteye kısa tutulmuş
bir söyleşi gerçekleştirdik.
pusu bilici’nin müziği, tonal olan (örn. ses kampına sürülmüşler için) ile ton dışı (örn. iyi ki) arasında bir tür salınış gibi. normal koşullarda tehlikeli olabilecek bu yaklaşım çok organik bir şekilde kitabın zemini kılınmış.

Geçiş izni almış olmasına rağmen ara sularda yol alan bir gemi gibi. Ya da sürüldüğünüz bir yerdir, biridir. Elini kolunu sallayıp gelinmez ki. Mutlaka birilerinden gelmişsinizdir, o birilerine de hep dönüp dönüp gideceksinizdir:
anlık göz kırpmalar boyunca kendini açan şairlere, dili büktükçe kıskıvraklaştıran yazarlara, tekrar tekrar odalara, sokaklara, sancılara, kuşlara, kendi çevresinde ruh taklası atanlara. Çünkü bu bir deney alanı, bu yüzden de sabitlenilmez, ancak salınılabilir bir sarkacın kulağında, bölgeler arasında dolaşılır.

belleğin kuyusunda dalga boyu büyümüş ve yavaşlamış akan şiirler, şimdiye dönerken birden hız değiştiriveriyorlar. pusu bilici, şimdiyi ve geçmişi, toplumsal olanı da (soğuk ısırması, ses kapına sürülmüşler için) içine alan kanallarla dolaşıyor.
Milim milim deniyorum rüzgarı önüme katmayı. Kişisel ve özel olanın toplumsal olanla içiçe olduğunu düşünüyorum. Evlerin içini ve kamusalı bitiştiren mandal şiirler yazmak…
Nasılsa her birimizin külleri yok mu sürekli tüten?

son olarak, bir de şiirinin kuşları var ki tek başına bir yazı konusu olabilir gibi geliyor bana.

Ben bile, yazarken içeriye bu kadar kuş(un) doluştuğunu farketmemişim. Şimdi düşününce, kendilerine yol yapmışlar diyorum. Bakarsınız bizim kuşlar havalanır da değer dizlerine birilerinin, sesler açılır pesten.

söyleşiyi gerçekleştiren:
uygar asan
Not: Bu kısa söyleşi, Uygar Asan'ın çıkardığı ve ne yazık ki 9 sayı sonra yayın hayatına son veren MALONE 'nun 5. sayısından alınmıştır. Tekrar http://www.malonefanzin.blogspot.com/ adresinde hayata dönmeyi bekliyor, Malone ölmüyor yani...

LILITH NOIR

Hani bana dada…


Kadında da da da. Koşan vahşi atın, indirilen bir kırbaç darbesiyle yere düşmesinin gerilimiyle açıyoruz. Yerden kalkıp sizlere ateş püskürecek değil o. Artık umursamaz bir tırıs gitmedir kadındada. Ne vazgeçilmiş bir oluş ne yazılmış olana sadık püriten bir meryemana yorumudur.

Kadının kendini güneşte kavurarak ürün veren çorak tarla, şefkat dallarını yeryüzüne sarkıtmış zeytin ağacı, verdiklerinize karşılık terbiyesini istediğiniz uysal köpek olmadığını bilir kadın-dada.

Hamuru oynanmaktan çürütülmüş meyve bahçesi içindeki ölü vajina heykeli. Kendilerine toplumun heykeltraşları diyen özcü ucubelerin elinden çıkan ve bir türlü şekil veremedikleri o cinsiyet. Dada kutsal yaratılışı alaya alabilir, tükürülmüş olana gülebilir. Gülüyoruz. Fahişeler ve annelerin, hizmetkârlar ve patronların, ötekileştirdikçe nefes almanızı engelleyen eksik kaburga kemikleriniz olduğunu görmeyi istemedikçe sizler.

Kadındadadada. Ah çok özentiyiz, hani banacı serçe parmak kadar hasetiz, dadayı kendine biçen kadınlar.

Çırpınış ya da çelişkileri sürüklemiyor dadanın kucağına onu. Ki yalvarmak hiç değil. O çoktan hiçleşmiş olan, kendini çekingence istemek ediminden kurtarmış, bayağı anlamları ve mantıklı düşünceyi barsaklarında fırınlayıp yeryüzüne metan gazı olarak salan dadanın kendisidir.

Saplantılı bir hastalığın adı; ipek, bistüri ve botulinum toksiniyle bumbulaşık olan güzellik. Şapşal fondöten tanrıçasının plastik teninden akıtılan istencin salyalarını arıtmak içindir bütün bu bağırışmalar. Göze alınmış söylenecekler listesi oluşturmadan, sözcükleri okların ucuna bağlayıp gönderiyoruz hedefine. Sözcüklerimiz, mayasılı tutmuş otoriteye reçete edilen küçük kadın fitilleri değil. İyi gelmiyor.

Ve, hayır. Bir güne sıkıştırılmış, o her göçebe özgürlüğün içine tepiştirildiği devrimin diliyle konuşmuyoruz. Karmaşık değil. Dadacı yokediciliğin ardından tek kalacak olan şimdinin nefesi, alıp verdiğimiz.

Etrafındaki ateşi üfleyerek söndürmeye çalışanların ikiyüzlülüğünü görerek, kendini ütopyalarıyla zehirlemenin yolunu gösteriyor kadın-dada. İhtiyacı olan buydu: Serzeniş ve delilik..

2008


(cin ayşe'nin 2. sayısından)
ÖZGÜL AKINCI
Biliyorum, yapmazsın


Leyla Erbil'in "Ölü" ve
Oğuz Atay'ın "Unutulan" öykülerinden
hareketle...

Bir kafe. Erkek ve kadın bir masada oturuyor. Erkeğin çürümüş bedeninden yer yer örümcekler çıkıyor. Kadın bakımlı. Kadın konuşmaya başlar.

Hadi iç tatlı dillim. Güleç yüzlüm. Hadi aşkım. Surat yapma bana işte.. Ne yapayım. İstemiyorum. Dayanamıyorum hayatım. Nerden bileyim kimlerle olacaksın, nereye gideceksin.. Hayır, hayır canım onu kastetmedim... Tabi ki belli kimle nereye gittiğin. Ay evet tamam biliyorum, Rusya’ya iş gezisine gidiyosunuz Aytaç Bey ve Hasan Beyle. Biliyorum aşkım. Aaa Hasan Bey evlendi mi, hani şu nişanlı olandı o di mi? Evlendi mi! Neden bizi çağırmadı düğününe ki.. Haaa.. E nasıl karısı? Güzel? Hımmm.. Eh tanışırız heralde bigün. Yemeğe çağır bize bi akşam. E n’olucak canım. O başkaydı, o zaman çağırmam tabi, şimdi karısı var, merak ettim nasıl bi şey. Belki iyi de anlaşırız, çağır, çağır.. Amaaaan tamam n’apiyim aklım oraya gitti, şaşırdım evlendiğine o zamparanın. Bak zamparanın teki zaten. Ben biliyorum senin kimle gittiğini, nereye gittiğini hayatım ama mesela Hasan Bey’in kimle karşılaşacağı, canının nereye gitmek isteyeceği belli mi? Değil işte. Hoop onun bi tanıdığı çıkar Rusya’da. Hadi bakalım bi bara. Son gittiğimizde sen değil miydin aklım barlarda kaldı diyen? Ay nasıl utandım milletin önünde rus kızlarının güzelliğinden bahsetmenden bi bilsen. Hayır güzeller. Mis gibiler, ayol nasıl bu kadar hoş olabiliyolar aklım almıyo doğrusu. Neyse, ben de iyi kıvırdım, hiç bozuntuya vermeden nasıl da yapıştırdım “aa ben gönderir miyim seni hiç oraya yalnız” diye cevabı.. Amaan neyse herkes güldü de geçiştirdik. Göndermem aşkım, gönderemem. İş gezisi olabilir.. Başkası gitsin. İşten mi atılırsın? E birlikte gideriz o zaman. Ben karşılarım kendi masraflarımı. Zaten daha gezeceğim yerler var orda. Aaa Hasan’ın karısı da gelir belki, söylesene ona da. Aman tamam, ben olmadan hiçbir yere gidemezsin dedim. Bu kadar. Gidersen döndüğünde beni bulamazsın. Ha sen buna razıysan tamam. Hemen git.

Biraz sessizlik.

Kim arayan aşkım? Haaa evet evet. Hadi ya. Vay be. E iyi kotardı çocuk sonunda işi. Bana bak bişey sorucam, geçen gece onlarla nereye gitmiştiniz siz? Hah, Sia bara. Ya ben Esin’den duydum ki orası kadın doluymuş. Doğru mu hayatım? Doğruysa söyle, kızmıycam. Yani ne yapayım. Sen kolay kolay tav olmazsın öyle kadınlara. Rus kızları farklı tabi. Söyle aşkım doğru mu? Hımmm. Nasıl kadınlar var peki? Anladım aşkım. Tamam tamam, başka soru sormadım. Tabi canım biliyorum ne kadar özleyerek gelmiştin o akşam yanıma. Ayy canım benim. Bitanecik sevgilim. Esin de bi alem. Ama ben
dedim ona, ben kocamı öyle her yere göndermem dedim. Bensiz adımını atamaz dedim. Sonuçta etkileniyo gidince, ama ben ipleri tutuyorum dedim. Şaşırdı, ağzı böyle açık kaldı. “Aaaa” dedi “yaşa be” dedi. “Ben de somurtup oturuyorum, hakikatten yalnız bırakmamak lazım” dedi. Neyse canım işte böyle, sıkmayayım seni kadınlar arasında böyle sohbetler olur bilirsin. Hani önceleri sorardın bana neler kaynatıyosunuz anlatsana kız, derdin. Ay nasıl da merak ederdin. Şimdi artık biliyosun tabi di mi.. (güler) Her şeyi bilen yakışıklı erkeğim benim. Güçlü kollarını da özledim, bunu da bil yani.. (utangaç ve aynı zamanda işveli) Ya ben seni çok seviyorum. Biliyo musun seni her şeyden korumak istiyorum. Sonra kendin üzülme diye aslında daha çok. Biliyorum bazen canın çekiyor, biliyorum, biliyorum. Tamam sevgilim, olabilir böyle şeyler, sen sağlıklı bir erkeksin ne de olsa, bu benim için de iyi bişey zaten. (kahkaha) Yani istemen çoook doğal aşkım. Ama biliyosun işte gelip geçici hevesler bunlar. Ben mahvolurum, yaşayamam, kesinlikle kaldıramam bitanem. Sen de cok üzülürsün biliyosun. Hiç sözünü bile etmek istemiyorum ama geçen sefer ne kadar kötü olduğumuzu hatırlamıyo musun aşkım? Nasıl özürler dilemiştin benden. Ayaklarıma kapanmıştın. Ah canım benim. Seni öyle görünce nasıl da ağlamıştım ben de. İnanamıştım kendime. Gözümden yaşlar boşanıvermişti. Demek öyle oluyormuş. Vay bee... (güzel bir anısını hatırlıyor gibi dalar gider..Sonra toparlanır) Ne kadar kötüydü. Bi daha öyle bişey yaşamak istemezsin sen de di mi. Ayyy en kötüsü de Aysen’lerin duymasıydı kavgamızı.. Sonra ertesi gün beni az sıkıştırmamıştı. “Noldu, noldu, aldattı mı yoksa kız seni?” Şıllık. Sanki bilmiyoruz onun ikinci kocasıyla evli olduğunu. Bak hala bozuktur aramız. Aman ne konuşucam ben onunla. Hakkında söylenenleri bi bilsen.. Neler neler. Neyse, sen boşver.

Biraz sessizlik

Kimmiş arayan aşkım? Neden kapattın telefonu? Hı? Hımmm.. (telefona uzanır, alır, erkeğe dönerek) Bi saniye bakabilir miyim telefonuna? Bakıcam dedim!!! (son arayana bakar) Gizem. (sessiz kalır, yutkunur) Kim? Haa öyle mi.. (yutkunur) Tamam hayatım. (zorla güler) Ama anlıyosun beni di mi. Yoruluyorum tabi ben de ama napiyim, aklım hep sende canım. Yapmazsın, biliyorum. Biliyorum, biliyorum, biliyorum. Tamam, sussssssss... Yapmazsın.

Yok gidemezsin tatlım. Bak o konuda cok netim. Yapmazsın dedim evet ama boş bırakmaya gelmez bitanem, can bu, ister. Ben gözümü ayırmayayım da üstünden.. Sen de üzülme, ben de. (güler) Evet, evet.. (gülmeye devam eder) Gerekirse yapışıcam üstüne, uyku uyumiycam.. (giderek daha çok güler) Sen nerdesin, ben orda. Hatta, hatta elinden tutup seni tuvalete bile ben götürücem. (kahkaha atar) Ay... Güldürdün beni.. Bak kocacım.. Sana anlattım işte. İstemiyorum dedim. Hayır, havalimanına gidip bilet falan almıyoruz. Alıyosak da ikimize de alıyoruz. Evet, biliyorum, burda bu yüzden buluştuk ama ben de senle konuşacaklarım olduğunu söylemiştim di mi. Bırakamam seni, anla. Olmaz. Bırakırsam sen de üzüleceksin sonunda biliyosun. Napiyim güzel gözlüm. Cok aşığım sana. Beni tuttuğun gibi başkalarını da tutmana dayanamam. Ölürüm. Hem sen olsan... (birden susar) Ölürüm aşkım, ölürüm. Geçen rüyamda kahroldum zaten. Kabusa dönüştü gittikçe.

Sen vardın önce yanımda, çırılçıplaksın. Hatta sana “bu güzel tenin sadece benim” diyorum. Okşuyorum, okşuyorum, öpüyorum. Sonra birden kayboluyosun. Ama nasıl? Ben hala birini öpmeye devam ediyorum ama bi bakıyorum öptüğüm bir kadın bedeni. Kafamı kaldırıyorum kadın bana bakıp kahkahalar atıyor. Sadece o da değil, 3 kadın birden gülüyorlar bana. Onlara seni soruyorum, daha cok gülüyorlar. Kadınlardan bi tanesi o anlattığın sarışındı bu arada. Onu öldürmek istiyorum. Evet, evet.. Üstüne yürüyorum, diğerleri tutuyolar beni, yatağa yatırıp.. Ayy inanmayacaksın ama.. (durur, devam etmekte zorlanır) Hey allahım ya... Ama rüya işte.. (erkeğe bakar) Aman canım, şey yapıyolar işte. Yani şey.. (sesi kısılır, ama utangaç degil) Oral yapmaya başlıyo bi tanesi, diğeri de üstümde. (hafiften gülümser) Üçüncü de mememe krem sürmüş, okşuyor. (birden fena olur, gülmesini tutamaz) Bir an unutuyorum seni, ara sıra tekrar soruyorum, ben sordukça onlar daha da şiddetle devam ediyorlar. Nefesim kesiliyor. Unutuyorum. Kendimden geçiyorum. Sonra bir kez daha sormaya çalışıyorum seni. Kadın oralı bırakıp ağzıma yapışıyor. Kayboluyorum sevgilim. (kendini kaybederek anlatır, sesi de yükselir) Kayboluyorum o tadda. Merak ettiğimi farkediyorum. Meğer böyleymiş işte diyorum kendi kendime. Sanki kadının –sarışın olanın- ağzında eriyorum. Tükürüğü oluyorum onun. Sadece bir tükürük. Onun bi parçası. Ve aşkım ona sıkıca sarılıveriyorum. Diğer iki kadın kenara çekiliyorlar, ben sarışına sıkıca sarılıyorum, hatta ona “canım” diyorum sanırım. Bir şeyler dediğim kesin. Ama sonra iki kadının arasında sen beliriyosun. Yine gülmeye başlıyorlar. Seni görünce çığlık atıyorum. Ve uyanıyorum sevgilim.


Durur, bir süre sessizlik.

(garip bi sakinlikle) Sana yeni bi şeyler aldım bugün. Hani beğendiğin uzun kollu gömlek vardı ya. Aldım onu. Bi de çok tatlı bi eşofman aldım. Bu Pazar Belgrad ormanlarına yürüyüşe çıktığımızda giyersin. (Sanki transa geçmiş gibi devam eder, ne konuştuğunun farkında değilmiş gibi) Bir de kuaföre uğradım, yeni saç modeli düşünmüş benim için. Baktık biraz birlikte. Yarınki davet için randevu aldım hem. Sonra senin ofisine uğrayacaktım aslında. Ama şimdi park yeri sorunu olacak yine diye gelmedim. Aysel’le bi kahve daha içip kalktım. Buraya geldim doğru, eve uğramadım.

Sessizlik.

Efendim tatlım? Ne bileyim.. Bi daldım işte öyle.. Sigara? Ben yakayım bi tane.. Yok yok bişeyim yok aşkım.. Sen yanımdayken neyim olabilir ki. Geçer birazdan. Biraz başım ağrıdı, yorgunluktan galiba. Hadi eve gidelim. Hadi canım eve gidelim. Yeni kıyafetlerini orda göstereyim sana. Güzel gözlüm hadi. Eve gidelim.

(cin ayşe'nin 2 sayısından)
Sutapa Biswas, Storm [Fırtına], 2006

ÖZÜM HATİPOĞLU

Bakış

Tansiyon düşüşü, kan basıncının yüksek kayalıklardan -kesinlikle sivri olmalı- kendini bırakışı. Bedenim beyninin elektrik akımına kapıldı. Yatak dikdörtgendir, geometrik görüntüsü üzerine varsayımsızdır, beynimin biyolojik yapılanması, betimlemeler gereksiz, içimde çağrışımları. Günler: Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi ve Pazar. Üzerine yatılan yatak baba, örtünülen yorgan anne. Aylardır yataktan çıkılmadı. Kesin konuşmalı: Her türlü sevgi gereksizdir.
Harfler eriyor. Kurşunun akışı sözü karalamaya çeviriyor, sözü siyahlaştıran akışkanlıkları, çağrışımları kurguya dönüştürme zorunluluğu ve onu olduğu gibi görebiliyorum. İçimde resmi var ama karşımda oturuyor, aynı açının izlenmesi ve okunması farklı, biliyorum, yine de tek bir tanık için. Haberi yok, nedeni benim. Karşı evden izlemek başkadır.
19:15, gözden kayboluyor, sehpanın üzerinde bir rakı kadehi, sayfa deliriyor, söz deliriyor, yok oluyor, kafamda biri ayakkabılarını bağlıyor, sokak kapısının açılma sesini duyma ve şimdiki zaman arasında her şey olabilir, işte özgürlüğüm ve ben açacağım o kapıyı sana. Zihnimdeki görüntüye su döküyorum, boyalar ağzıma akıyor, rengârenk dilimi görmek için camdan yansıyan görüntümü kullanacakken, dudaklarımı araladığım anda parkeye bir resim düşüyor. Adamı izlemeyi bırakıyorum ve dizlerimin üstünde resmin önüne çöküyorum, ayağım yerde duran şarap kadehine çarpıyor, resim kayganlaştı, biri ayakkabılarını çıkarıyor, ev kime ait göremiyorum. Nefes alıp verilmeli, en güzel oyun, bir sen bir ben, şimdi sıra bende. Sokak lambasının ışığı sızıyor içeri, dar bir nehirle düşüncelerimi yardı, karşılaşılan tüm yarıklara basmalı, işte istediğim düşüş. Sandalyenin kenarına tutunarak kalkıyorum, sigarasını içiyor, kadeh tekrar dolmuş, gömleğimin cebinden çakmak ve sigaramı çıkarıyorum. İlk önce onunla sevişiyorum, zihnimin ve içimin kıvrımlarına onu yerleştiriyorum. Düşüncelerimin arasında gidip gelmelerden sonra gözüm kadehine takılıyor, içi meniyle dolmuş, sigaramı yakıyorum ve dumanı bütünüyle içime çekiyorum çünkü boşaltılan her şey geri dönüyor. Dün gece rüyamda, elimde bir kasa yeşil elmayla kapısını çalıyordum, uykulu gözlerle, saçı başı karışık açıyordu kapıyı ve getirdiğim elmalardan birini alıp, bana hiç bakmadan ısırıyordu, ormanda tek katlı bir barakada yaşıyordu, odanın ortasında kalın bir ağaç gövdesi vardı, evine hiç gitmemiştim, kapıdan içeri adım attığım anda ağaç yok oldu, yüzüne baktım, gülümsedi, elindeki elmayı dışarı fırlattı. Başımı ormana doğru çevirdiğimde, barakanın içinde düşündüğüm ağacın kapının önünde olduğunu gördüm.
Eylemlerimle isteklerim arasında doğrusal bir bağlantı olsaydı bu evden taşınırdım, onu hiç izlemezdim. Reddedişin gözlemleyen tarafından hayran olunası güzelliği, karmaşıklığın gösterişini tek seçeneğe indirgemesindedir, bu en sadeleşmiş biçimde, yapılabilecek tek eylem beklemektir ve geriye kalan her eylem olanaksızlaştırıldığından, bekleyen, yüzünde çıkışı olmayan büyüleyici bir olgunluğu taşır. Sigaramı sokağa fırlatıyorum ve bakışım adamdan karşı bankta oturmuş örgü ören kadına kayıyor. 60 yaşlarında, elleri küçük ve buruşuk, arada bir gözlerini ördüğü kırmızı atkıya benzeyen nesneden kaldırıp yoldan geçenleri inceliyor, düşünceli görünüyor, huzurlu değil, sıkıntı düşüncelerini bir şey üzerine saplamış, takıldığı veya çevresinde dolandığı yorumlarından gittikçe daha hızlı örerek kurtulmaya çalışıyor gibi.
O değil anlatılan, sıkıntının taşırdığı imgelemim. Kadının, beynimin kıvrımlarını yün olarak kullandığını sanıyorum, o yünden örülmüş kırmızı atkıyla gözlerimi bağlayacağım. Dünyanın rengi birilerine bağımlı olmadan seçilebilirdi, bütün kararsızlıklar bir anda organik çöpler mezarlığına, doğaya fırlatıldı, her şey geri geliyor, bağlılık seviyesi dizlerimde, doğayla olan her cinsellik içimdeki suyu yükseltiyor, kıpırdamıyorum, su beyne geldiğinde tüm karar verebilmeler olanaksızlaşacak. Bencil aydınlık sona ermekte, gün kararıyor, geceyle bir kez daha ritmik uyum sözleşmesi imzalandı, bastırılmış olanların içine sızılanacak. Karşı banktaki kadının vatkaları kelebek kanatlarına dönüşüyor, uçuyor. Ben de yok olmasını istemiştim. En iyisi bir gece yürüyüşü. Paltoyu üstüme geçirirken tren yolunun yanındaki patikada yürümeyi düşünüyorum.
Geceleri içi sağır eden gürültülere gereksinim duyulmalıdır, –adını kullanmamalı- adamın eksiği bu. Oraya gitmeye karar verdiğim andan yolun karşımda belirdiği ana kadar zihnimdeki patika betimlemesi gerçekti, olduğu gibi veya ilk göründüğü andaki gibi de denebilir. İstasyon, ki bu çukurda kalan tren yolunu ve yolun iki yanındaki bekleme boşluklarını kapsıyor, arkasındaki apartmanlardan dar ama uzun sayılabilecek bir patikayla ayrılıyor. İki ağacın arasından sıyrılarak toprak yolun tam ortasına düşüyorum. Tek ses yok. Olmalıydı. Kafatasımın ortasından, düşünceyi ve dili delerek, kadınlığımdan da geçerek omurga düzlüğünde bir tren yayı uzanıyor, 3. ayak olarak sağ ve sol arasında yerini alıyor. Arabaların geçmediği, taşlı, ilkel bir yol burası, yürüme yolu, iki yanı ağaçlarla kaplı, doğanın karşısına bir tek sokak lambaları dikilmiş, onlardan sızan flüoresan ışıkla adımlarım aydınlanıyor. Hiç tren geçmiyor. Ortadaki ayağımın taşlara sürtünmesinden çıkan sesi düşünebiliyorum. Şimdi içimden konuşuyorum: Ray penisim, aşağıya doğru sertleşmiş, yere temas ediyor ve yer kabuğundan aldığını, yerçekimine karşı koyarak, ray boyunca gökyüzüne fırlatıyor. Yerin sesleri saçlarımın arasından çıkarak tren yolunun sessizliğine vuruyor, kulaklarım köpeklerinki gibi dikilmiş kafatasımdan gelen her uyarıyı yiyor. Şimşekler çakmaya başladı, gökyüzü ses açlığını kapatmaya çalışıyor, artık düşünceye gerek yok. Yağmur çiseliyor, ıslanmak istemiyorum, bir ağaç altına giriyorum, toprak nemli ama aldırmadan, sırtımı ağacın gövdesine dayayarak oturuyorum, paltoma sıkıca sarılıyorum ve ellerimi göğsümün üzerinde birleştirerek kendime sarılıyorum. Türünü bilmediğim –çınar olduğunu varsayıyorum- ağacın yapraklarından bir damla yağmur suyu başımı dallara bakmak için yukarıya doğru kaldırdığım anda gözümün içine giriyor, gözüm kapanıyor. İzleyen olsaydım gülerdim. Ben bölünüyor. Gülme nedeni değişiyor. İzleyici artı izlenen, toplamına gülümsüyor, damla unutuldu, doğurduğu düşünceler büyütülüyor. Bu gerekliydi. Deneyimlemek önemli değil, nedeni: Ben yok. Tren yoluna hiç gidilmedi. Pencere kapatılmak istenmiyor, saatlerdir açık, adam henüz oturuyor, yağmur kâğıtları ıslatıyor, palto üşündüğü için giyildi.
(cin ayşe'nin 2. sayısında yer almıştır)