24 Ekim 2013

Hissiyaten Hasarlı Bir Metin


GÜLÇİN AKSOY

Normallik üzerine düşünmek, onu kesinlikle şüpheli kılıyor. Bu şüpheyle  yola çıkınca,  bütün normların kabul ile alakalı olduğu, kabullenme meselesinin ise hakim anlayışın ürünü olduğu klişesine varmak zor değil. Sonuçta durumun politikası ile karşı karşıya kalıyoruz. İşimiz buna biraz çomak sokmak.

Yeni fikirlerin normalleşmesi, ortaya atılıp yaşandıktan, hatta yaşatıldıktan sonraki  sürecine bağlıdır. Alışmak ise normal olmayanın bile normalleştiği  bir dayatma olabilir. “Alışmak sevmekten daha zor geliyor.”
Sanatın kapsamı ve yaşanmışlığı içerisinde de durum pek farklı değil.
Sanat tarihi, özellikle ‘çizgisel eril aklın ürünü olan’ı, aslında bilindik bir hikâyedir.  Bu tarihte kadının yeri yoktur. Kadın, çoğunlukla  görsel olanın nesnesi durumuna indirgenir. Sanat tarihini, yıllardır erkek temsilin nesnesi olduğu örnekler üzerinden okumak kaçınılmazdır. Kadının sanat dünyasındaki dışlanmışlığının yanı sıra, kadın dışında inşa edilen bilgi, deneyim ve edinilmiş form bilgisinin yine kadın üzerinden inşa edilme sürecini okumuş oluruz. Erkek merkezli düşünce sistemlerinde her zaman ikiyüzlü bir ahlak düzeninin  nesnesi olur kadın. Önceden yerleştirilmiş eril ve steril bir algılama biçimine göre değerlendirme yapılır. Bu algı, beyaz heteroseksüel erkeğin statüsünü onaylayan, aklını yücelten ve iktidarını pekiştiren bir görünüm sunar. Tarihsel olarak seçilmiş, kuram içerisine yerleştirilmiş  sanatçı ya da eserler, bu algılama biçiminin sistemi içerisinde, sanat tarihinde bir öncekini değilleyen mihenk taşları olarak değerlendirilseler bile, kendinden önceki düşünce sistemini onaylayarak ilerlerler. Ataerkil tarih okuması içerisinde kadın daha çok seyirliktir ve hizmet sektörüne yerleştirilip ikinci planda bırakılmıştır.

Bu saptamalardan yola çıkarak, sanat tarihinde birçok kadın sanatçının olduğunu iddia etmek doğru olsa da sanatın tarihinin erkek merkezli aklı kutsayan bir yöntemle işlemesi nedeniyle, bugünden bakınca kadınlara ‘Ne işleri vardı orada?’ diyesim geliyor. Öte yandan böyle bir sorunun tepkisel ve düz bir okumaya işaret ettiğinin de farkında olmak gerek: Dönemsel ve yaşamsal konumların kadınların varoluş biçimlerinde çok önemli olduğu yadsınamaz olsa da eril akıl tarafından biçimlenmiş ve yönlendirilmiş bu dünyada, kadının önce bu öncüllerden pay alarak kendine yer açması gerekmiştir. Sonrasında ise bu önkabulleri topyekün yerinden oynatarak, başka bir algıya yer açmak zorunlu hale gelmiştir. Ki sanırım şimdilerde, izlediğimiz bütün eylem biçimleri yaşamın dayatılan bu önkabullerin yerinden oynatılması çabası ile alakalıdır.

Oyyt! Gelecek sadece gelecektir.

Tekrar sanat tarihi okumasına dönersek, temsilin kurallarının öğrenilmesi, kadının dış dünyayı temsil edebilir hale gelmesi artık nasıl da normaldir. Mesela, evde oturan ve resim kursuna giden bir kadınsanız, yaptığınız resimlerle hem kendiniz hem de ailenize statü kazandırırsınız. Fakat bu ne tür bir statüdür? Linda Nochlin’in sorduğu gibi: “Neden hiç büyük kadın sanatçı yoktur?”
Bu noktada daha da ileri gidip olmasına gerek yoktur diyeceğim. Zira onun yaşam deneyimi ve dili dünyayı daha farklı yaşamasındandır. Dolayısıyla ortada bir sanat varsa, bu, farklı bir yaşam algısı ve deneyimi üzerinden yeşerecek bir üretim neden olmasın?
Farklı bir değerler sisteminin inşasına mı gerek vardır? Ya da o muhteşem, yüce ben’ler ve özneler söz konusu olmadan ortaya çıkacak bir üretim mümkün müdür? Bana göre bu mümkünlük kadın deneyiminin öncellenmesi ile ortaya çıkacaktır ve şükür ki  büyük olma iddiası olmayacaktır.

Hiyerarşinin Normalliği

Yine tarihe dayanalım…Okuduğum bir çok metinde Batıda, ilk kadın sanatçıların ortaya çıkışında çoğunlukla ailelerinden destek gördükleri, kiminin babasının sanatçı olması, ya da kiminin kocasının sanatla ilgili olması yoluyla sanat dünyasına girdikleri yazmakta.  Bulunduğumuz  coğrafyanın sanat tarihine bakınca , ilk örnekler Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine rastlıyor. Hemen hemen hepsi elit ailelerin Batı eğitimi almış kızları, çocukları. O dönemde kalburüstü ailelerin kız çocuklarının sanat eğitimi almaları, Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzünü batıya döndürme göstergelerinden biriydi. Zengin aile kızları Batı eğitimi ile donanmak zorundaydılar, genellikle bir kaç dil konuşurlardı. İçerisinde büyüdükleri refah ortamı ve Osmanlının mirasından aldıkları güçle Avrupa’da kendine güvenle dolaşıyorlardı. Ve sanat tarihi kanonları içerisinde oldukça iyi eserler ortaya koydular. Erkekler kadar tanınmış olmasalar da onlar kadar başarılı oldular. Böylece geleneksel tarihsel çerçeveye yerleştiler diyeceğim fakat bu yerleşim erkeğin kapladığı yerin çok küçük bir bölümüdür.

Deneyim

Türk Sanat Tarihi içerisinde kadın sanatçıların en bilinenleri ve ilkleri arasında yer alan kimlik Mihri Müşfik’tir. O dönem kadın ressamlar hakkında çok fazla yazılı kaynak bulunmaz. Kaydeden erkeğin insafına kalınmıştır.

Mihri Müşfik’ten söz edişim, bugün yaşanan bir deneyimi aktarmak için aslında.
2006 yılında başlayıp 2013 Ağustos ayı itibariyle üretimini sonlandırdığımız Atılkunst adında bir sanatçı kolektifi yürütmekteydik. İki arkadaşım ve ben birlikte yedi yıl boyunca, kişisel üretimlerimizin yanında kolektif işler de ürettik. Atılkunst olarak, 2011 tarihinde , İstanbul Modern’de açılan ‘Hayal ve Hakikat’ sergisine davet edilmiştik. Sergi davetini aldığımızda, ilk etapta müze içerisinde çok da alışkın olmadığımız bir ortamda, ‘Ne yapabiliriz?’ sorusundan yola çıkıp sabit koleksiyonu gezdik. Birer sesli tur satın aldık. Daha önce birkaç kez gezdiğimiz koleksiyona bu niyetle tekrar bakınca, ilk fark ettiğimiz şey koleksiyonda yer almalarına rağmen, sesli tur içersinde yer almayan kadın sanatçılardı. Bunu müze yetkililerine ilettiğimizde farkında olmadıklarını, ve bunun kasıtlı olmadığını söylediler. Bilinçli olarak yapılmadığında dair hiç kuşku yoktu, sadece alışkanlıktan öyle olmuştu işte.  Bu tarihsel akıl yürütme içerisinde, normalleşmiş bir müze koleksiyonunda kadın sanatçılara dair bir sözün olmaması çok da alışıldık bir durumdu. Hatta erkek egemen düşünceyle biçimlenen ve resmi olanın gölgesinde yeşillenen Türk Sanat tarihi için düşkün baba motiflerinde büyüyen kız çocuklarının akla gelmemesi doğrusu bana bile normal geldi. Öte yandan farklılığın fark edilmesi sürecinden sonra normalleşmeme süreci başladı.
Müzelerde yer alan sesli tur metinleri daha çok sanatçıların yaşamlarındaki dramı, ya da insanlara ilginç gelebilecek olaylar dizisini anlatarak söze başlarlar. İzleyicinin ilgisini çekmenin yolu sanatçının ilginç yaşam öyküsü ile sağlanır çoğunlukla. Ve bunun için popüler bir dil kullanılır.  Peki kadın sanatçıların ilginç yaşam öyküleri yok mudur? 
Sanatçı ise olmak zorundadır! İlk kadın ressamlarımlarımızdan Mihri Müşfik, yaşam öyküsü itibarıyla da en bilinenlerindendir. İnas Sanayi Nefise’nin ilk müdüresidir. Kurumun bugünkü  Resim bölümü başkanlık odasında başkanlık yapmış kişilerin fotoğraflarının asılı olduğu duvarda halen fotoğrafı olan tek kadın O‘dur.  En azından bir kadın maçoerkil yapıda duvarda yerini almıştır.
Bu kurumların içerisinde nasıl yer alınır? Nasıl normalleşilir?
Duvardaki silsilede yerini alarak mı?

Sesli turu hazırladığımız sırada müzede Guerilla Girls’ün bir işine rastlamıştık.
‘Türk Kadın Sanatçıların Geleceği’ne kahve falı bakmaktaydılar.

Guerilla Girls 1985 yılında müze ve galerilerde yer alan kadın ile erkek sanatçılar arasındaki farklara değinen bir dizi iş yaparlar. Bir kadın sanatçının müzede nasıl yer alabileceği üzerine ironik işler yapan Guerilla Girls, 1985’de ‘Modern Sanatlar Müzesi Resim ve Heykelin yolculuğunda’ başlıklı bir sergide, orada yer alan kadın sanatçılar ile erkek sanatçılar arasındaki orantısızlığa dikkat çekerler:  13 kadın sanatçıya karşılık 169 erkek sanatçı… Diğer bir işlerinde ise, 87 kadın sanatçının eserinin ederinin bir adet Jasper Johns resmine karşılık gelmesi gibi saptamalarda bulunurlar. 

Biz ise işimizi yaparken bu tür bir sayısal ya da fiziksel veriyle yaklaşmamıştık. Müzenin sabit koleksiyonunda yer alan kadın sanatçılardan dokuz tanesini seçip, onlar üzerine metinler yazdık, seslendirdik ve müzenin sesli turunun arasına yerleştirdik. Kadın sanatçıların sesi olduk, olduk olmasına fakat verilerimizi bir anlamda yazılmamış bir tarihten edindik. Bilindik süreçlerden geçmemiş , üzerine çok da kafa yorulmamış bir tarih. Bu yüzden yaptığımız işe, ‘Modernleşmiş Sesli Hizmetler Yan Sanayi-i’ adını verdik. Sesli tur şöyle başlamaktaydı:

“Turdaki sesin sahipleri, turu gerçekleştiren Atılkunst’un kurgusu dahilinde, seslendirilen kadın ressamların resimleridir. Hayatlarından alınmış anekdotlar ve notlar, resimleri ve hayattaki duruşları aracılığıyla seslendirilir. Bu anlamda Atılkunst, “yalan söylemez, doğruyu söylediği de görülmemiştir. zaten tekrarlamak yalan söylemektir. “
Şimdi ve buradan yukarıdaki metne baktığımda, yeterince okunmamış bir tarihe bireysel bir dokunuştur diyesim var.







Niçin erkek zannedildik?

Hazır başlamışken devam edeyim. Atılkunst olarak isimlerimizi ortaya koymadan fakat aynı zamanda özellikle saklamadan bir üretim gerçekleştirdik ve uzun süre internet üzerinden dağıtım yaptık. Birçok kişi bizlerin erkek olduğumuzu düşünmüş.
Neden erkek zannedildik? Kadın sanatçılara atfedilen içe dönüklük, hassas fırça ve malzeme odaklı çalışma biçimi bizlerde yok muydu? Bu niteliklere itirazım olmamakla birlikte, dışa mı dönüktük ne?

Uzun süre sonra kadın olduğumuz fark edildiğinde üretimimiz nasıl oldu da normalleşip kadın kimliği ile erkeğe yakıştırılan üretim biçimi birleşti? Oysa üretimimizin hiçbir noktasında yüceltilen, kutsanan bir form yoktu, altı çizilen bir benlik de yoktu.

Yine katıldığım bir kadın sergisinde, etkinliğin başka bir bölümüne dahil olan bir  sanatçı, gazetecilere şöyle demeç vermekteydi: ‘Bakınız kadın sanatçılarımız ne kadar ilerlediler.’  Kadın sergisinde mikrofonlar yine popüler olan erkek sanatçıya uzatılmıştı. O da efendice sözünü söylemekte, erkinden erk dağıtmaktaydı etrafına. Ne mutlu bize ki, bir erkek sanatçı tarafından onaylanmıştık.

Yukarıda aktardığım gündelik deneyimden, eril aklın erkinden bolca erk gösterisi izlediğimiz  TC. tarihindeki toplumsal hasarımıza bağlanmak istiyorum. Bağlantı zorlama gibi görünse de, sonuçta ‘eril akıl’ la biçimlenen kültür ve değerler sisteminin sorgusu her iki deneyimin de ortak noktası.

1980’lerden bugüne gelen normalleşme sürecine bakarsak, 1980 ‘Darbe’sinden sonra uzuuun bir sessizliğin ve tekilliğin ardından, geçmiş algısının analizi üzerine genel bir eğilim ve çok kimliklilik ortaya çıkmıştı.  Bu dönemin ürünü olan bir kimlik olarak ben, yerel ölçekte darbe izleriyle birlikte, muktedir söze bağlanan bir işime geleceğim…



Yukarıdaki enstelasyon 2003 yılında, ‘Aileye Mahsustur’ sergisi için üretildi. O dönemde farklı bir grup sanatçı arkadaşımla birlikte, ‘Yerli Malı’, ‘Yurttan Sesler’ ve ‘Aileye Mahsustur’ adlarında bir dizi sergi gerçekleştirmiştik.
‘Darbe’ adını verdiğim bu enstelasyonda bakışlar ‘yatak odasına’ yönlendirilmişti. Hem de iki kez. İzleyici enstelasyonu yalnızca kapıdan durup görebilmekteydi. Bakış tek yönlü olarak sınırlandırılmıştı. Mekan, içerisindeki yatak, örtüsü, yastıklar, vs, hemen her şey gerçekte olduğu gibi değil, üç boyut yanılsamasında konumlanmıştı. Zemin açılı, yatak açılı, yakındaki yastık büyük, uzaktaki küçük olarak inşa edilmişti. Kırmızı ve siyah düzenlemedeki yatak örtüsü, birbirine bantlanmış DARBE yazılarından oluşmaktaydı. İnsanın üç boyut algılamasının kurallarına dair olan perspektif yanılsaması, üç boyutlu olarak yeniden inşa edilmişti. Tek bir noktadan baktığınız düzenlemede, yatak odası çok daha heybetli, katı ve ürkütücü görünmekteydi. Perspektif algısının buradaki temsili, dünyanın geneline dair sanat tarihi içerisinde mihenk taşı sayılan eril deneyime ve onun yaşamı nasıl biçimlendirdiğine referans vermek için kullanılmıştı, ki altı çizilmek istenen fikir de buydu.  Yani belirlenmiş deneyime ve onun sonuçlarına dair çok katı, iç daraltan düzenli bir alana yönlendirilen bakış.
Sergiyi izleyenlerden biri, bir süre kapıdan baktıktan sonra “12 yıllık evliliğimin bir özeti”, demişti.  Amacım yalnızca kadın ve onun eziyetli yaşamına dikkat çekmek değildi, aynı zamanda eril akıl ile belirlenmiş, kadın  ve erkek yaşamlarının biçimlendiriliş şekillerine işaret etmek istemiştim.
Seçtiğim göstergeler, ‘darbe kelimesi’ ve ‘ perspektif algısının inşası’ gibi sert göstergeler, eril aklın seri zararlarını, kuram inşasının arka planını daha da açımlamak içindi. Her neyse, o dönemde yani normalleşme zamanlarında her türlü normal sayılan-mesela darbe anayasasının yüzde doksan bir çoğunlukla kabulünün normal sayılması, sonra buna alışılması, perspektif algısının doğaya , doğanın değişmezi gibi yapıştırılması, bu algının kurallarının temsilin kuralları olarak kabul edilmesi- gibi ne varsa koyuvermiştim entelasyona.

Bu coğrafyaya yerleşen maçoerkillik ve sanat eğitimindeki maçoerkil düzenek gösterinin bir parçasıydı.

Değerlendirme süreçlerinin eril söyleme hak görüldüğü bir yaşama biçiminden sonra  sanat yapmak, kendi hayatınla yüzleşmek, kendi hayatını denetim altına almayı sağlayan bir araç olmalı, başkasının hayatını değil. Bu durumda kabul görmüş sanat kuramlarını yeniden inşa etmek, kendinden olmayan bir deneyimin yeniden yaşanması başka hayatların yaşanması anlamına gelmez mi? Şimdinin niyeti, kültürü şekillendirme gücünü ellerinde bulunduranların bakış açılarının dışında, anlamın kendince ve yeniden üretilmesi ve kadın deneyiminin paylaşılması olsa iyi olmaz mı? Ortak deneyimden söz ediyorsak, kadın deneyiminin sözüne kulak vermek gerekir.

Doğal görünmek mümkün müdür?


 CİN AYŞE 10, GÜZ 2013


23 Ekim 2013

sonra hayvan olacağım


ELİF SOFYA

Densizliğindeki dilsiz öfke ile
Bölüyorum kendimi kemiklerime
Çoktan beri eksiliyor dişlerine çarpan sesler
Konuşmadan kokluyorsun geceyi
İnce bir kız kırılıyor ortasından uzakta
Parçalayıp dağıtıyor havaya gözlerini

Bana iyi bak ben
Sonra hayvan olacağım
Sonra çağlar dökeceğim tarihine dünyanın
Bana bak ben
İç yüzündeki yüzsüzlüğün derisini soyacağım iyice
Yıkılacak kalbindeki odaların duvarı

Dibine dek gidiyor bu heyecan
Bana iyi geliyor
Sana gelmiyor, senden gidiyor
Çünkü sen mor menekşeli saçma rehavetlisin

Yine de seni kendime
Bir gövde seçer gibi seçtim
Ağaçlara kabuk olmak için kalkalım yerimizden
Yerimiz hiç olmadığı kadar olmasın bizden.


 cin ayşe 10, güz 2013





15 Ekim 2013

‘Aleviler Gezi’ye geliyormuş’


ZEYNEP TALAY
‘Aleviler Gezi’ye geliyormuş’

Güner Ümit’in yıllar önce yayınlanan yarışmasında söylediği ‘Yoksa siz Kızılbaş mısınız?’ lafı bayağı bir olay olmuştu, hatırlıyorum. O zamanlar lise ikideydim. Ülkücü öğrencilerle dolu bir lisedeydim. Dostoyevski okuyorum diye “Babasını çağırıp kızına milliyetçi duygular aşılaması gerektiğini söylemeliyiz,” diyen hocaların olduğu bir lisede. Biz yakın beş, altı arkadaş Suç ve Ceza’yı aynı zamanda keşfetmiş, soluksuz bir şekilde okuyor, ders aralarında, hatta derslerde de Raskolnikov konuşuyorduk. Sınıfın ülkücü grubu “Şu Rus yazarları okuyanlar katli vaciptir,” diyordu. Güner Ümit’in o ünlü ‘pot’unun ertesi günü kendi aralarında ‘ya evet, ışıkları söndürüp babalı kızlı takılıyorlar işte’ diyorlardı. İşin ilginç yanı ‘devrimci’ arkadaşlar da – ki bunlar ve ülkücüler haftada en az bir kere şiddetli bir şekilde kavga ederlerdi – ‘ya öyleymiş hakkaten’ diyorlardı. Biz beş, altı arkadaş, ülkücülere tamamen karşı ama kendilerini ‘devrimci’ gören arkadaşlara mesafeli bizler, “Ne diyorsunuz ya, sizin kafanız alıyor mu böyle bir şeyi?” diye iki gruba da karşı çıktık. En son bizden biri kalkıp, “Ben Aleviyim. Ne benim ailemde ne de akrabalarımda böyle bir şey yok!’ diye bağırmaya başladı. Derken yine bizim gruptan başka bir arkadaşım ‘Ben de Aleviyim, yok böyle bir şey!” dedi, sonra bir üçüncü de aynı şeyi tekrarladı. Hem ‘devrimciler’ hem de ülkücüler sus pus oldu (işin ilginç yanı bu iki grup o günden sonra canciğer oldu). Ben de sus pus oldum. Çok yakın olduğunu zannettiğim bu üç arkadaşımın Alevi olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Ancak bu olaydan sonra rahat rahat konuşur oldular, benim tavrımı gördükten sonra.

Çok üzüldüm. Benden bile gizlemelerine çok üzüldüm, hoş birbirlerinden de gizliyorlarmış.

Bir sene sonra…

Lise sondayım. Okuldan geldim. Formalarımı çıkardım. Annemlerin yatak odasına gidip yatağa uzandım. Duvardaki bir resme gözüm takıldı. Yeni asılmış. Yakışıklı, sakallı bir adam. ‘Anne bu kim?’ dedim. Hz. Ali’ymiş. “Neden burada?”, “Ben astım”, dedi. “Neden?” “Çok yakışıklı!” Annem ekledi: ‘Bu aralar Göztepe’deki Cemevi’ne gidiyoruz. Yemek yiyoruz, müzik dinliyoruz. Oradan verdiler.’

Şaşırdım. Annem inançlı biridir ama ne namaz kıldığını ne de oruç tuttuğunu gördüm. Kırk yılın başında Eyüp Camii’ne gidip dua okurlar. Meğersem son gittiklerinde adamın teki annemin bluzuna, dar kotuna ve makyajına laf etmiş (başı örtülüymüş annemin). Lafını hiç sakınmayan annem de başlamış adama bağırmaya. Babam araya girip annemi uzaklaştırmış. Annem: ‘Bunun üzerine baban Cemevi’ne gidelim, dedi. Daha saygılılar, modernler.’

Güner Ümit ‘vakası’ olduğunda, ben sınıfta olanları anlattığımda babam ağzını açmamıştı. En sonunda da “Karışma böyle şeylere!” demişti. “Cemevi’ne gidiyormuşsunuz baba,” dediğimde sessiz kaldı. “Neden gidiyorsunuz?” diye sorduğumda “Annen istiyor,” dedi. Bir süre sonra Hz.Ali resmi yok oldu. ‘Baban kaldırdı,’ dedi annem. “Neden baba?” dedim, “Gerek yok!” dedi. “Cemevi’ne gidiyor musunuz hala?” dedim, “Yok,” dedi. Anneme sordum, gidiyorlarmış. Her hafta. Bazen babam yalnız gidiyormuş. “Baba, gidiyormuşsun işte!” dedim, “Nerden çıktı?” dedi. “Hayır, beni de götür diyecektim de!”,  “Olur, çok merak ediyorsan bir gideriz. İlginç İnsanlar!” Gittik. Babam herkesle ahbap. Ben kütüphaneden kitaplar aldım. Dönüşte babam hiç konuşmadı.

Bir sene sonra, üniversite ilk yıl…

Adana’dan kuzenim geldi. Herhalde en son beş yaşındayken görmüşümdür. Adana’dakiler pek gelmezdi, biz de senelerdir gitmiyorduk. Odamdayız. Kuzenim Alevilikle ilgili kitaplarımı gördü. Konu açıldı. Ben “Onlar, Aleviler, felsefeleri” diyorum; kuzenim “Biz, bizler, felsefemiz” diyor. İki tarafta da şaşkınlık…Kuzenim salona koştu: “Amca,” dedi, “biz Alevi değilmişiz!” Babam gazete okuyordu, annem ve ağabeyim televizyona bakıyordu. Babam gazeteyi indirdi, hepimiz ona bakıyoruz. “Sonra konuşuruz,” dedi. Kalktı, yatak odasına gitti. Ertesi gün Adana’dan telefonlar yağdı.

Sonra konuşmadık. Babam hiç konuşmadı. Senelerce. Ne yaptıysam boş: “Biz, bizler, Aleviler,” dedim, olmadı. Karşısında Alevi-Bektaşi edebıyatıyla ilgili kitaplar okudum, olmadı. Pir Sultan Abdal’la ilgili bir tiyatro oyununa götürdüm, gene olmadı. Babam on beş sene konuşmadı.

Haziran, 2013, Gezi’deyiz…

Gezi Cumhuriyeti’ndeyim. Gazdan, Erdoğan’dan, kutuplaşmalardan arınmış bölgede. Saat 15.00 ile 18.00 arası isteyen platforma çıkıp istediği konuda konuşuyor. Genelde konuşmalar ‘Biz, Türkler, Sünniler, Museviler, Ermeniler, Kürtler, Aleviler, Rumlar, inananlar, inanmayanlar….biz kardeşiz,’ şeklinde başlıyor. Akşamları eve gidip bizimkilere o gün neler olduğunu anlatıyorum. Annem zaten defalarca gelip gördü. Babam mesafeli: ‘Biz 60’larda, 70’lerde gördük bu olayları, işin şekli değişmeden bitirin kızım.’ ‘Bu farklı baba, 68, 2013 değil!’ Babamın bu yorumunu daha sonra başka 68 kuşağı amcalardan, teyzelerden duyacaktım. Gazdan kaçıp Nişantaşı’ndaki parkta soluklandığımız 11 Haziran günü yan masada oturan; kafalarımızda kasklarımız, boynumuzda maskemiz Sıraselviler’den Taksim’e gitmeye niyetlenirken Cihangir’deki amcalardan ve teyzelerden…Farklı bir yorum arkadaşım Ayşe’nin babasından geldi: “Çıkın. Direnin. Unutmayın bizim anne babalarımız yanımızda değildi, onlar sokağa çıkmadı!”

Babam başından beri mesafeli durdu. ‘Halkların kardeşliği’ falan kar etmedi. ‘Bu farklı, slogan aynı ama içerik farklı’ dedim, kar etmedi. Ta ki o güne kadar…

Parktayım. Gezim Çocuk Atölyesi’nin önündeyim. Babam aradı: “Kızım, parkta mısın?” “Evet.” “Aleviler geliyormuş, ben de geliyorum!” Babam geldi. Kısa bir süre sonra da parkın Divan Oteli tarafındaki girişinden ellerinde İstanbul’un farklı semtlerindeki Cemevlerinin isimlerinin yazılı olduğu pankartlarla protestocular girdi. Alkışlar, ıslıklar! Babamla grubun peşine takıldık. Parkın içinde yürüdük, sloganlarına...sloganlarımıza eşlik ettik, alkışlar eşliğinde. Sonrasında babama parkı gezdirdim: Kütüphane, sinemacılar, Gezi TV, radyo, mutfaklar…Gezi Kahve’de çay içtik.

Ertesi gün babam, “Gel, sana kahve ısmarlayayım, baba-kız oturup bir konuşalım,” dedi. Babam sonunda konuştu, on beş sene sonra:

Küçüktüm. On yaşlarında ya vardım ya yok. Ağabeyim o ara serbest parselasyon ve satış işleri yapıyor. Bir gün bana “Koş,” dedi, “bunu karakoldaki komisere götür.” Elime koca bir paket tutuşturdu. İçinde bir tomar kâğıt ve kırtasiye araç-gereçleri varmış. Çok ağırdı. Ama şikayet etmedim. Düşünsene bana büyük bir görev verilmiş, komiseri göreceğim. Son sürat karakola gittim. Binanın dışındaki merdivenleri bir solukta çıktım. O ara paket basamağa düştü, eğilip aldım. Kapıdaki polis durdurdu, “Nereye?” dedi. “Komisere paket getirdim, ağabeyimden” deyip ağabeyimin adını söyledim. Bunları söylerken kocaman olmuştum…Polis ağabeyimin adını tekrarladı, ben daha da büyüdüm: ‘Komiserin kendisine vereceğim,’ dedim. Paketi alıp, “sen kim oluyorsun lan, pis fellah, Alevi!” diye beni öyle bir itti ki o bir solukta çıktığım merdivenleri yuvarlanarak yine bir solukta indim. Yüzüm gözüm toz içinde ağlayarak ağabeyimin yazıhanesine geri döndüm. Durumu anlattım. “Fellah ne, Alevi ne?” dedim, ağabeyim söylemedi.
                        On iki yaşındayım. 23 Nisan müsamereleri yaklaşıyor. Öğretmenimiz bizleri boylarımıza göre kızlı-erkekli eşleştirdi, dans etmeyi öğrenecekmişiz. Sınıfın güzel kızlarından birine kavalye oldum. Kız dans ederken huzursuzdu, çok isteksizdi, beceremiyorum diye düşündüm. Ertesi gün provalar sırasında kızın annesi okula geldi, bizim öğretmenle köşede konuştu ve gitti. Öğretmen yanıma geldi: “Çok kalabalık oldu, her öğrencinin dans etmesine gerek yok. En iyisi sen izleyiciler arasında ol.” Evde ağladım. Anneme bir şey demedim ama bunun o anlamını bilmediğim  ‘Alevi, Fellah’ kelimeleriyle alakası olduğunu biliyordum.
                        Sonra büyüdük, liseye geldik. “Araplar pis, Aleviler pis” diyenlerle kavga ettik. Hocalar da dahil. Dayak yedik, sınıftan atıldık. Bir keresinde topal Ali sözlüde hocanın “sormayacağım” dediği yerlerden sormaya başlaması üzerine isyan etti, hoca da öyle bir tokat attı ki Ali yere yığıldı, altına işedi. Ben hocayı tokatladım. Daha neler neler. Ben bunları unutmak istedim. İstanbul’a gelirken ne Alevi ne de Arap olarak geldim. Sizler de aynı şeyleri yaşayın istemedim. Unuttum.

Babam o günden sonra parka defalarca geldi. 30 Haziran LGBTT onur yürüyüşüne de geldi. Soranlara “Burdayım aşkım”, dedi. 


19.07.2013


 Bu yazı, Cin Ayşe'nin 10. sayısında yer almıştır.