15 Nisan 2013



Carolee Schneemann: Interior Scroll .1975 

                                                                                                            

CAROLEE SCHNEEMANN İLE SÖYLEŞİ    Anne Colvin

Carolee Schneemann resmin, filmin ve performansın sınırlarını zorlayarak her zaman zamanın ötesinde oldu. Beden üzerine çığır açan işleri, feminist sanat için bir yol açtı ve Paul McCarthy'den Tracey Emin'e kadar farklı sanatçı kuşaklarına ilham oldu. Carolee Schneemann tanımlara ve kategorizasyona hep meydan okumuş ve “İşim Yaşadığım Yerdir” düsturuyla yaşamıştır.   Carolee Schneemann Carolee Schneemann'dır. 
Geçen cuma akşamı, eklektik bir grup San Fransicso'nın göbeğindeki Eli Ridgway Gallery'nin giriş katında,  Millennium Film Journal No. 54: Focus on Carolee Schneemannn (Odak: Carolee Schneemann) sayısının çıkışını kutlamak için bir araya geldi. Küratör ve yazar Kenneth White'ın ziyaretçi editörlüğünde yeni bir tasarımla gerçekleşen bu sayı, tek bir sanatçıya ayrılmış ilk sayı olma özelliği taşıyor.
Filmleri izlerken ve (hep olduğu gibi heybetli ve aktif ) 70'lik Carolee'nin konuşmasını dinlerken ortamda neredeyse gözle görülür bir heyecan dalgası vardı. Samimi ve günlük-vari bir iş olan "Kitch's Last Meal"'den (1973-76) gösterilen bölüm taze, güncel ve komik görünüyordu.  (Carolee, Kitch'in Gertrude Stein'in doğum gününde, 6 Şubat, 1976'da öldüğünü de bize söyledi.),  İki daha yeni iş, çift kanallı video  "Devour" (2003-2004), ve çok kanallı bir DVD projeksiyonun dökümantasyonu olan “Precarious" (2009),  bize onu son zamanlardaki araştırmaları ve kaygılarıyla ilgili  izlenim sundu. (bknz. söyleşi)

Biz 60'lara yollanırken zaman durdu ve sonra yakın geçmişe ve sonra da tekrar şimdiki zamana atladı; San Fransicso'nun enerjisi, New York ve Londra sanat sahnesi kalabalık galeri mekanında yankılandı. Yerel şairler, sanatçılar, galericilerin yanında öğrenciler, akademisyenler ve ta Norveç'ten bile gelen ziyaretçiler hazır bulundu. Carolee'nin, tarihi önem taşıyan bir feminist ikonunun aramızdaki varlığıyla ateşlendik. O gün daha erken saatlerde, Carolee'yi otelinde,  eğitmenlik ve panel konuşmalarıyla dolu zor programından aldığı bir molada yakaladım.

Anne Colvin: Yeniden San Francisco'da olmak nasıl bir his?

Carolee Schneemannn:  Aslında hiçbir şeyi tanıyamıyor olmam garip. Burada ders vermiştim ve yaşamıştım. O kadar çok seyahat ediyorum ki her şey başka bir şeyin içine giriyor, bir sokak gözüme Portland gibi gözüküyor, diğeri Seattle'da gibi, başka bir tanesi Almanya gibi. İnancın askıya alınması gibi bir his. Burada eskiden bildiğim şeyleri bulamıyorum ama aslında iyi; güzel vakit geçiriyorum, yapmam gerekenleri yapıyorum.

AC: Ne zaman burada yaşamıştın?

CS: Sanırım 89'du.  San Francisco Sanat Enstitüsü'nde ders veriyordum, ve büyük depremin olduğu yıldı, penceremden dışarıyı seyredip bu insanlar ne kadar garip diye düşünüyordum.  Körfezin kenarında büyük ateşler yakıyorlar gibi görünüyordu uzaktan. Sonra  Kavramsal Sanat Müzesi'nde Bob Riley için sergiler açarken de burada yaşamıştım. O zamanlar harikaydı, ve evet farklı zamanlardı.

AC:  Websitene bakıyordum, gerçekten oldukça kapsamlı bu arada, ve performans açısından pek fazla bir şey yapmamışsın San Francisco'da gibi görünüyor, ki çok şaşırtıcı buldum bunu.

CS: San Franscisco'da bir sürü sergi yaptım.  Müze sergilerini  her zaman performansa tercih etmişimdir.

AC: Gerçekten mi, ilk dönemlerinde bile mi?

CS: Ah, tabi. Ben hiçbir zaman kendimi bir performansçı olarak görmedim, ben bir ressamım. Her zaman, performansın heyecanı, dramasının ya da tuhaflığının, benim gerçek eserlerimi ezmesi dengesizliğine çare üretmeye çalışıyorum.

AC: Anlıyorum. Şehre Millennium Film Journal'ın "Focus on Carolee Schneemann" etkinliği için geldin. Gerçekten kapaktan çok etkilendim, senin okuduğun ve kedinin kameraya doğru dik dik baktığı harika bir resim, o kedi Kitch değil mi?

CS:  Evet, ve kedim o fotoğrafçıdan hep nefret etti.

AC: O şeytani bakışını atıyor ona.

CS: Evet aynen, şeytani bakış -bir santim daha yaklaş da pençelerimin tadına bak- bakışı. Kedim onun bizim alanımızda olmasından hoşlanmazdı, çok komikti.

AC: Çok güzel bir fotoğraf.

CS:  Öyle, teşekkürler. Millennium'un editörleri seçti.

AC: Senin Millennium Film ile bir tarihin var sanırım.

CS: Ah, evet. ilk başladıklarından beri New York'ta uzun bir tarih, çok cesurlardı. Deneysel bağımsızlık için başlıca dayanaklardı, ve şimdi ayakta kalabilecekler mi ondan bile emin değiliz. Bayağı borçları var, tavan çöküyor, banyonun yeniden yapılması lazım. 

AC: Maalesef, kar amacı gütmeyen şeyler için çetin bugünler.  Bu akşam "Kitch's Last Meal"'den (1973-76) bir parça göstereceğini biliyorum, başka ne göstereceksin?

CA: 15 dakikalık bir bölüm göstereceğim, oriinali 5 saat. Ayrıca son dönem işlerimden "Devour" (2003-2004) var, dünyanın bir sürü dertli  bölgesinden birçok felaket görüntüsü topladığım bir video. Bir çatışma manzarası yapmak istedim, şiddet ve eviçindeki normalliklerin çelişkisi, o yüzden yoğun bir şekilde üzerinde çalıştım çünkü tahmin edebileceğin gibi sıkıştırıp açacağım çok imaj vardı. Ondan sonra,  aynalı bir sistemde hareket eden çok kanallı bir projeksiyon olan  en son enstalasyonum "Precarious" (2009)'un dökümentasyonunu göstereceğim.  Şöyle söyleyeyim bu tutsakken dans etmek üzerine bir iş, o yüzden hayvanlar ve kuş tutsaklar var, zincirde bir ayı ve birkaç tane de kendi
görüntüm.

AC: Hayvanlara, özellikle kedilere işlerinde sıkça rastlanıyor gibi.

CS: Kediler her zaman uyumu, domestik düzeni ve istikrarı simgeler.

AC: Güzel, bunu sevdim. Biliyorsun ben de Londra Film yapımcıları kooperatifden evrilip gelişmiş LUX için bir iş yapıyorum,  o yüzden biraz Londra dönemine gidelim mi, 60'ların sonu muydu 70'lerin başı mıydı sen oradayken?

CS: Evet, şey aslında gidip geliyordum. Belsize Park ve Belsize Park Bahçelerinin köşesinde harika, çok güzel bir dairem vardı,  önünde ortancalar vardı.  Kedim Kitch'i Londra'ya kaçak götürmüştüm, ve ev sahibini evi bana kiralamaya ve bu kedinin çok özel olduğuna ikna ettim. Orada bayağı uzun kaldım.

AC: Ayrıca sanırım Anthony McCall'le de kaldın?

CS: Evet, onun Güney Londra'daki evine taşındım.

AC: Onunla hiç işbirliği yaptınız mı?

CS:  71, 72, 73 yıllarında yaptığım her şeyde onunla ortak çalıştık. Birlikte bir film yaptık, MI5 ile CIA için çalışan bir temsilci tarafından çalındı.  Film The Kitchen'daki eski bir performansla birlikte kayboldu, çünkü Anthony gazeteci bir arkadaşıyla birlikte IRA'nın en çok aranan üç adamını filme çekiyordu. Her şeyi baskıya götürecek olan yapımcı yardımcısı bütün ham malzemeyi  alıp ortadan kayboldu.  Ayrıca benim çektiğim Anthony'nin bir sürü performans etkinliğinden fotoğraf var ve Anthony de Interior Scroll'u (1975) çekti. Performatif eylemler yaptık birlikte.

AC: Ayrıca Londra Film yapımcılar kooperatifiyle de ilgin oldu başından beri ve yönetmen Benjamin Cook,  bana o zamanlar zengin bir erkek arkadaşını onlara 16mm baskı makinesi almaya ikna ettiğinden bahsetti.

CS: Erkek arkadaş değildi, bir arkadaştı, bir sürü sanatçının arkadaşı olan biri. Benim asla zengin bir erkek arkadaşım olmadı.

AC:  Bu bayağı önemli bir bağış, o baskı makinesi. Yani sen de kooperatifi bir kaynak olarak kullandın, işlerini gösterdiler mi?

CS: Yani, oldukça yoğun, parasız ve kendini adamış bir topluluğun parçasısınız ve herkes her konuda birbirine yardım ediyor. "Plumb Line"'ı (1968-71) bitirmek için para bulamadığım ve artık bıktığım için bir parti verip bütün malzemeyi ateşe verip  mahvedecekken bana yardımcı oldular.  Nasıl görüneceğine bakmak için materyali beton bir duvara yansıtma fikrini ortaya attılar, o günlerde eski bir çiftlik vardı Camden'da. Ben de eğer bunu yapacaksak, neden bir çarşaf germiyoruz duvara dedim, yansıtalım ve çarşafı ateşe verelim. Böylece malzemeyi bu şekilde tekrar çektik, ve ‘Plumbline’ın yapısı öyle ortaya çıktı, izlediğinizde bir yandan yanan.

AC:  Malcolm Le Grice and Peter Gidal'ı  tanıdın mı, benim kocamın da St. Martins Sanat Koleji'nden  hocalarıdır kendileri, ama bu dönemden biraz daha sonra olabilir?

CS: Evet, Malcolm harikaydı, yakın arkadaşım.

AC: O dönemlerde, Londra'dan Edinburg'a giden bir trende,  benim dikkatimi çeken bir performans sergiledin, "Ices Trip" (1973).   Ben de Edinburg'dan olduğum için,  Londra'da yaşarken o trene çok binerdim, o yüzden bunun nasıl olduğunu hayal etmeye çalışıyordum.

CS: O performans, sanatçılar için tonla özel etkinlik düzenleyen Harvey Matusow tarafından organize edilmişti.  O yıllarda besteci Annea Lockwood ile partnerdi. O da bir tren etkinliğiydi, ve bütün detayları "More Than Meat Joy" adlı kitapta bulabilirsin. Sanatçılar mavi renkli bir yemek pişirdiler, ve biz de onu dağıtıp sattık, Çok eğlenceliydi.

AC: Harika! Yaptığın bazı ortak çalışmaların muhteşem olduğunu söylemeliyim, örneğin 1958'de Stan Brakhage filmlerinde çevre ve performanslarla ilgili çalıştın, geniş sinema perdesinde hiç performans sergiledin mi? 

CS: Hayır, ben hiç bir zaman başka birinin işiyle alakalı performans sergilemezdim. Onlar Brakhage filmleri ve orada sadece görünmüşlüğüm vardır, performans sayılmaz, olağan hayatımızın bazı açılardan belgeseli gibiydi daha çok.
                                                          
AC: Anlıyorum. Bir de Allan Kaprow'un Push and Pull"'u vardı (1965), Avant-garde Festivali’nin bir parçası.

CS: Seyircinin gidip, çevreyi yeniden tanımlamak için yumuşak malzemeler getirmesi istenilen Kaprow'un enstalasyonunu yönettim. Benim seyircim delirdi ve çöp kutuları, teneke kutular, barlardan ve restoranlardan çıkardıkları küçük tabelalar getirdiler, sonra da polis geldi. Ayrıca bazı aynaları ve duvarları da kırdılar.

AC: Oldukça canlı bir hafızan var. Sen anlatırken iş de canlanıyor sanki.

CS: Evet, öyle, doğru.

AC: Stan van der Beek  ile de bir ortak çalışmanız var, Claes Oldenburg'un "Washes"'ı, Vanderbeek tarafından  ‘Birth of a Flag’ (1965) olarak filme çekilmişti.

CS: O, şehir dışında yaptığımız harika bir işti, çok güzel bir katılımcı ve ortak sanatçı grubu vardı, Claes tarafından yönetildi ve Stan Vab Der Beek tarafından filme çekildi.

AC: Daha da eskiye gidelim, Marina Abramovic'ten önce Carolee Schneemannn vardı,  Carolee Schneemannn'dan önce kim vardı, Maya Deren mi?

CS: Maya Deren çok etkiledi beni, ve aynı zamanda, fakirleştirilme ve görmezden gelinme konusunda da ibretlik bir hikayeydi. Haiti'den harika bir araştırma ve işle döndü ama onu bastıracak parası yoktu.  O sırada, ortalarda takılan Stan Brakhage, bir kilise yardımcısı gibi, onu orijinal materyali bize göstermeye ikna etti. Her türlü yardıma ihtiyacı vardı, çaresiz durumdaydı, hak etmek, hak ettiğini alamamak, beslenmeyi, sigara verilmeyi ve onun ilhamının kaynağına ulaşmayı bekleyen benim ve Brakhage gibi çocukların etrafta olması filan. Ama harikaydı, gerçekten çok ilham verici biriydi.

AC: Öyle bir rol modelin olması çok iyi. Şimdi bile çok az kadın deneysel filmci var. 

CS:  O zamanlar çok genç ve çağdaş olan diğer kadınlar, partneri Dick Higgins ile  yoğun bir şekilde baskı ve obje çalışan Alison Knowles,  "Snows"'da (1967) benim için  bir performans sergileyen Chikku Kobutu, -Vajina resimlerinin ilklerinden bazılarını yaptı-  bir de Yoko vardı, bu kadar. Bütün önemli kadın ressamlar erkeklerin arkasına dizilmişlerdi.

AC: Sen değil ama, sen Carolee Schneemann'dın.

CS: Ben sadece ortalıkta takılan bir çocuktum.  Sanat dünyasında ne olup bittiğini anlamaya çalışan bir casustum. 70'lerin ortalarında feminizme ulaşana kadar herhangi bir kültürel bakışa vakıf değildim. Çok önemli eserler yaptım, bazıları taktir edildi, ama bu da, estetik önemin arkasındaki erkek yapısını düşününce sadece bir anomaliden ibaret.

AC: 90'lardan itibaren ilk işlerine karşı bir ilgi artışı olduğunu söyler miydin? Mesela "Up to and Including her Limits" için?  Onu düşündüğümde, Matthew Barney üzerinde büyük etkisi olmalı bu işin, bunu başkaları da dile getirdi mi hiç?

CS: Tarihçiler söyledi. "Meat Joy" (1964)  büyük bir etki yaratmıştı, her şey bir süre et oldu, ve tabi ki o da burada San Fransisco'da olan şair Michael Mclure tarafından yazılan bazı makalelerden ilham almıştı. Yani, ben işleri hala aktif bir saygı uyandıran gerçekten çok şanslı bir sanatçıyım.

AC:  Evet, sanki hiç bir yere gitmemişsin gibi. Sürekli işlerini iyileştiriyor ve yeni işler geliştiyorsun. Bu yüzden bu geceyi iple çekiyorum. 



Anne Colvin (http://annecolvin.com)  San Francisco'da yaşayan bir sanatçıdır. Son işlerinden bazıları arasında, San Fransciso Modern Sanatlar Müzesindeki "Long Play: Bruce Conner and The Singles Collection"; New York Sanat Kitapları Fuarında White Colums tarafından snulan bir proje; Berkeley Sanat Müzesinde'de konuk sanatçı programı, ve  editörlüğü Maurizio Cattelan ve Cecilia Alemani tarafından yapılan "No Soul For Sale"'e katkısı sayılabilir.


 Çeviren: Dilek Aydın

cin ayşe 9, fluxus dosyasından...

3 Nisan 2013




MELİKE KOÇAK
Bir Karın ve Dil Ağrısı Yazısıdır Bu, Pınar Selek'e Göz Kırpan


            Kelimelerimi aklımın süzgecine dökeyim, eleyeyim dökülenlerden bu yazıyı kurayım istiyordum ve şöyle bir şeyi döndürüp duruyordum: Cumhuriyet'ten bugüne "makbul kadın"ın resmini çizmek, onun kim olduğunu anlamaya, anlatmaya çalışmak; sonra bunların dışında kalan kadınların nasıl etiketlendiğine, çirkin ördek yavrusu, cinli, cadı, öteki ilan edildiğine; bunun araçlarına ve içeriklerine bakmak; edebiyatın bu cinli kadınlarıyla sohbete dalmak, ardından canımız Pınar'a selam göndermek.  Niyetim, buydu.
            Orada burada otura kalka karalarken, Paris, üç Kürt kadının öldürülen bedenini kalbimizin orta yerine çengelledi 10 Ocak'ta. Çok kanadık. Bizden daha çok kanayanlara yaşlarımızı kattık. Acılar ağacımızın en tepesine çıkıp dünyaya göz attık. Şaştık kaldık. Ağaçtan düştük. Sakine Cansız, Fidan Doğan, Leyla Söylemez korkak ve kanlı ve kendine cellatlığı rol biçenlerin kötücül hesapları ve hasta akıllarınca öldürülmüştü. Bu, hakikatti.
            Oysa biz, birer birer sayıp yedincisine geldiğimiz şu sene, saymaktan iyice yorgun düşsek de, kaldırımda yatan bir canımıza her ocak ayında yanar dururduk. Biraz suçlu, biraz ezik. Ağacımızın tepesine çıkıp, karışacak toprak bulamadığından beton kaldırıma yayılmış kanda kaybolan gözlerimizi, tam karşımızdaki resimden bize bakan Hrant'ın gözlerinde bulmaya çalışırdık. Oğuz Atay'ın "Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin acaba?" sorusunu soran kaç kişi karşısında daha cevapsız kalacağımızı düşünür, geç kalmış cevaplarımızı keşkelere sarıp sarmalar gözümüzden akıtırdık. Hafiflemez daha da ağırlaşırdık. Her 19 Ocak, öfkeyle, nefretle, bilmemeyle kör akıllarca katledilen canımız Hrant'ımız için adalet ister dururduk.
            Ocak ayı dert ayı, der, geçmesini beklerdik. Lhasa de Sela dinlerdik. Geçmezdi. Geçmediği gibi acıları sökün sökün önümüze dökerdi. Yeni yıla sevinmek sizin neyinize, derdi! Biz Lhasa de Sela dinler, toprak kaplarda kahve içer, yazar çizer, dilimizden kahveye düşen kurtçukları parmağımızla temizler, yüzümüzü sabunlar, yastan yastıklara gömülür, kararsak da aklımızı kuş avuçlarımızda tutmaya çalışır; sokaklara, meydanlara isyanımızı, arayışımızı, inadımızı akıtırdık. Ta ki ağulara karışası devlet 34 canı Roboski'de paramparça edene kadar!
            O zaman işte, kuş kadar kalan avuçlarımız mıydı, aklımız mıydı; bilemedik. "Toprak gibi ikiye ayrıldığını gördüğüm(üz)de / yerin dibine geçmeyi diledi"k Birhan Keskin gibi. Olmadı. O şairdi, biz değildik. Acı ağacının köküne içimizdeki âh'ları kustuk. Didem Madak, onları kendi âh'ı bildi de topladı bize ev kurdu şiirden. Biz kalanları deliklerimize dizdik. Bir âh'ın şapkasına bindik, bulutlara kaçtık. Kaçtık sandık. Kimileri, off ne kadar kadınsı! dedi. Duymadık. Acı da yas da cinsiyetsiz, kimliksiz, dinsiz, dilsiz değil midir; demedik. Anlamazlardı; "erk-ek"lerdi!
            Hem bizim öyle bir acımız vardı ki on beş sene olmuştu dilimize kök salalı.
            Yaş aldık, boy attık, saçımıza ak düştü, alnımızda çizgiler, ellerimizde lekeler... İşlere girdik çıktık. İşlerden atıldık. Projeler başladı bitti başladı bitti. "Evlerin içi devir devir değişti / Evlerin dışı pencere, duvar." diyen Behçet Netacitigil'e sığındık. Evlere taşındık, evlerden kaçtık. Seviştik, sevişemedik.. Ayrıldık, birleştik.. Yalnızdık.. Âşık olduk, bazen olduk zannettik.. Davalara girdik çıktık.. İki, üç, beş olduk.. Eylemlerden eylem beğenemedik.. Sinemalar yıkıldı, tüneller açıldı, kitapçılar kapandı, her yer zincir zincir dükkân, herkes toplu toplu konut oldu.. Alışveriş merkezlerinde soluksuz kaldık.. El-ci-di ekranlardan medet umduk; daha net, daha büyük, parlak, açık gösterecekti! Öyküler yazdık, yırttık, attık.. Çok kızdık, çok ağladık, dil döktük, dilleri sevdik.. Tezleri bitirdik, tezlerden kovulduk.. Tezcanlıydık, sakinleştik, sakindik, ürkekleştik.. İşteşten edilgene döne döne yaşadık durduk. Çok savaş oldu.. Çok göç.. Çok kıyım.. Eskileri anar gibi yaptık; adını koyduk koyamadık. Ama hep bildik, bu topraklarda birileri çok cana kıymış ve hâlâ kıymakta. Bildik. Saklamadık. Söyledik.  Üç hali çok yaşadık: Su içtik, gaz kokladık; havamızı aldık. Mezarlar kazıldı, mezar olmayan topraklar kazıldı; çok kemik çıktı! Anneler çok ağladı. Çocukları kin bağladı! Çocukları sevemedik, onları hapise gönderdik, hapislerde koruyamadık, kıçlarında yaralar açıldı, kalpleri bizi affetmeyecekti. Bunu bildik. Çok evler basıldı. Çok yasaklar geldi. Kadınlar çok öldü, erkekler çok öldürdü.
            Bunlar bitmez. Burada duralım. (...)
            Velhasıl, eyledik eylemedik. Ama aklı bitli devlet o bitlerini yıkayamadı. Sarıya boyalı kasaba okullarının bahçelerindeki uzun çeşmeler kalmadı, kalsaydı... Okulların kadın ve erkek öğretmenleri -mutlaka kadın ve erkek- eczanelerden aldıkları bit ilaçlarını çocukların başına döker, soğuk suda yıkardı. Yıkasalardı... Bitler dökülür. Çocuklar yağlı ellerini yıkamamayı böylece öğrenirdi. Öğrenselerdi.. Bi daha belki bitlenmezlerdi. Aslında, belki değil; eminim! Böyle öğrendik hem. Kesinlikle öğretmenlerin yüzünden. Ya da belki çeşmesizlikten. Çocuklar yağlı ellerini kafalarına sürdükçe, saç diplerinde yer bulamayan bitler akıllara sızdı! Ağırlaştı ağırlaştı kafalar. Bit değiş tokuşu başladı; sonra gazete köşelerinde, manşetlerde, televizyonlarda. Tabii bir tutam kimlik, bir tutam dil, biraz din, cinsiyet... Önemliydi miktar! Ve teraziler bit tartmaktan adaleti tartamaz hale gelmiş olacak ki Pınar Selek'te hep takıldı o terazi.

            Ayarına bit kaçmış terazilerin inatçı, isyânkar kadını! Pınar Selek.
            Çok kitap yazdı. Türkiye toplumunun hangi araçları, nasıl kullanarak erkekleri erkek yaptığını erkeklerin dilinden anlattı. Sol muhalafete en can yakan meseleler üzerinden eleştiriler getirdi, "barışamadık" dedi.  Bize çok masallar fısıldadı bütün masal klişelerini ters yüz ettiği. Oyunların, hayallerin, masalların peşi sıra koşup durdu. Travestilere ve transseksüellere bu toplumda reva görülen şiddeti didikledi, aklımız kaçacak delik aradı kahrından. Bulamadı. Kaçarken hep Pınar'a yakalandı. İçinde çıktığı yolculuklarda, kimliklerde önyargılara kapan oldu kelimeleri. Çünkü o tuttu roman yazdı. İçimizdeki, şehrimizdeki şiddetin tam göbeğine bıraktı bedenimizi, aklımızı, kalbimizi. Çık, bakalım, dedi! Çık! İşte böyle hayat! Neyi anlatırsa anlatsın, kelimelere karalar bağlatmadı en kara meselelerde bile. Şu ülkenin kendisine biçtiği kapkaralığa rağmen.
            Sokaklardaydı. Atölyelerde. Şehirlerde. Kitaplarda. Aklın sisle, pusla, koyu, keskin nefretle, öfkeyle, düşmanlıkla örülü ilmiklerini kelimeleriyle açmaktı derdi. Sevmekti, umuttu, hayaldi, arzuydu, tutkuydu, isyandı, özgürlüktü.. Kocaman kalp, kocaman akıl, kocaman inat, göz, kulak, ağızdı... araçları... Zihinlerdeki, gözlerdeki, kulaklardaki düğümleri çözdürmekti dileği, çabası. Altına tozlar süpürülen örtüleri kaldırmak, bakın bu tozları süpürenler onlar, çünkü... demekti.
            Elbette yıkıcıydı. Kelimeleriyle yıkmak, herkesin ve toplumun kendisini şiddetten, nefretten, kinden, ezberlerden, kalıplardan, ahlâk dayatmalarından uzak yeniden inşa etmesinin yollarını aramak, bulmak, göstermekti derdi günü.  Fuzûlî, şair sözünün yalan olduğunu söylese de Cemal Süreya elbette haklıydı. Zira, "Yıkıcı bir aşk"tı onunkisi "tutku yükünü milletin ortasına yık"an, "ekmeği suyu günde üç öğün böl"en "bölücü bir aşk" ve elbette "hain," hepimizin evine "hırsız girer"ken "onunkine polis" girerdi. Hem "yasadışı bir aşk" hem "kökü dışarıda" hem de "en sıradan ezgilerden sevinçler devşir"en"soyguncu bir aşk"tı. Hele öylesine "işgalci bir aşk"tı ki "bu", "samanlık sevişenin diyor / başka bir şey demiyor"du.
             Biz, yıkımlarısevengiller olarak böylesi yıkımlardan yanayken, terazisi bitli akıllar ocak ayında dertlerden dert beğen sepetine elini daldırıp 29 Aralık, 19 Ocak dertlerine bu sene 10 Ocak'ı da ekledi. Dayanabildiğimizi, dertlerle beslendiğimizi düşünmüş, sınırlarımızı, eşiklerimizi merak etmiş olacak ki  25 Ocak'ta canımız Pınar'ımıza bizim ve onun hiç bilmediğimiz bir dilde pusula yazdı. Taş binanın önünde, yağmurlar bitleri temizlemeye yetişemedi, pusula elimizde kalakaldık. Pınar'la yan yana gel(e)meyecek bütün kıyıcı kelimeleri yan yana getirmekten usunmamış olmalılar ki kendilerine biçtikleri dikişleri söküleyazmış entarilerinin altına sakladıkları erklerini kaşıyıp, ucu yenmiş tırnaklarından irin damlayan parmaklarını hepimize bir daha bir daha salladılar. Oysa biz, hepimiz, o tırnaklardan akan irinleri kovalarla toplayıp üzerilerine boca etmiş, ortalığı tertemiz parlatmıştık.

            Gerçi Didem Madak söylememiş miydi; "Karnabahar kızartmıyordu asla / Başroldeki kadınlar". Pınar Selek de bu kurtlu coğrafyanın bitli terazisinin kurtlarını, bitlerini silkeleyip toprağı havalandıran başrol oyuncularından biri idi. Onların kurduğu beceriksiz ve beşinci sınıf senaryoların değil! Karnabahar kızartacak da değildi ya! Kurtları, bitleri ayıklayacak, toprağı havalandıracak, kelimeler devşirecek, yazacak, yıkacak, yazacaktı... Ağaçların rahatını kaçıracak, Melih Cevdet'e göz kırpacaktı.
            Sokağı yurt bilmiş çocuklar, travestiler, seks işçileri, öğrenciler, feministler, akademisyenler, gazeteciler,.. hiçbişeyler, herkesler.. ile binbir dilde ben aşkın da sevdanın da adaletin de insanın da allahını bilirim, diyecek ve kalbinin göz bebeğinden Didem Madak'ı kucaklayıp şöyle haykıracaktı: (...)


"Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız"

            Oyunlara, yazarlara, şehirlere, evlere, heykellere, şairlere, kadınlara, eylemlere, sokaklara... dair bıkmadan, usanmadan yazdığından olsa gerek; yazmak, sanki başka bir direnme biçimidir onun için. Yazmasa çıldıracak gibi olan Sait Faik'in denizinden içenlerdendir o da. Araştırmasa, sormasa, görmese, konuşmasa... Bir de galiba gülmese çıldıracaktır. Sözde can bulur, sözden can bulur gibidir.
            İçine Sevim Burak'ın iğneleri kaçmıştır da Pınar bu iğnelerle kendisini, evi, insanı, hayatı, toplumu, binbir meseleyi sürekli kazmıştır, kazmaktadır. "Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır? Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bu, bir kez bu zavallılıktan sıyrılmaya görsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazılır ya da kendi kendine kanıtlamak için. Çünkü insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalımı yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben dünyama egemen olabilmeyi edebiyatla öğrendim. " diyen Tezer Özlü haklıdır. İçine Sevim'in iğneleri, Didem'in sesi, Cemal'in yıkımı, Melih Cevdet'in ağacı, Birhan'ın cümleleri... ve daha niceleri... kendine  dünyanın karın ağrısı, toprağın çatlakları, tarihin yaraları, insanın can acısı, bedenin çizikleri kaçmış Pınar da -böyle herkes gibi -şiddetle, yalanla, iftirayla, hukuksuzlukla... kendisine egemen olmaya kalkışanlara on beş senedir tam da bu içine kaçmış binbir bilinir ve bilinmeyen'den aldığı güçle dayanır.
            Önümüze yığılan kat kat acı, kat kat derdin ortasında, Yolcunun Siyah Bavulu'ndaki gibi "ey allahım bir gidip bir geliyor aklım / şimdi nerdeydi şimdi nerdeydi" deriz; ama  Pınar dayandığı için biz de dayanırız. Dayanırken Lhasa de Sela dinler, ağlarız. Kahve içer ağlarız. Rakıda kaybolur ağlarız. Dilimiz kurtçuklardan, kafamız bitlerden arındıkça, yeşil elmaya tarçın döküp kıyısından kıyısından ısırdıkça, ezine peynirin gözeneklerine daldıkça... Bakar, tadar, dalar ağlarız. Ama kararmayız. Acılara güzellemeler yazmayız.
            Şehrin suyunun kıyısında, ayaklarımızı suya sarkıtıp parmak uçlarımızdan saç diplerimize serinleyip; inadımızın, isyanımızın şerbetini içip kaleme, sorulara, hayata, insana, adalete, hukuka takılan çelmeleri boşa çıkarmak için; Pınar'la birlikte ayaklarımızı suya sarkıtmak, küçük kara balıkların masallarını yazmak için ve Hrant için, Roboski için, Sakine, Fidan, Leyla için herbirimiz bildiğimiz dilde kendi yollarımızı kurup, başka yollarla kesiştirip mücadele ederiz.
            Bazen de akıl süzgecini duvara asıp kelimeleri karın ağrımızdan, ten yanığımızdan, dil yaramızdan döker döker, toparlarız.

cin ayşe 9, bahar 2013