25 Ekim 2015

Susan Howe ile söyleşi




SUSAN HOWE ile söyleşi : Açık bir arazi

Poets.org: Daha çok kocanızın yani felsefeci  Peter H. Hare’in ölümü üzerine olan, That This isimli kitabınızda, “Sanat bir muammadır, ustalaştırın formunu”, diye yazmıştınız. Bu kitabı yazarken biçimle keder arasındaki bağlantı için ne düşünüyordunuz? Ve aynı zamanda kişisel üzüntü ile yas arasındaki ilişki için ne düşündüğünüzü de çok merak ediyorum.

Susan Howe:  “The Noble Rider and the Sound of Words"de,  Wallace Stevens şöyle der: “Bir şairin kelimeleri kelimeler olmadan var olmayan şeylerden yapılmıştır.“ Ve de şöyle: “Şiir kelimelerdir ve her şeyin üzerinde kelimeler şiirin içindeki seslerdir.” “Artifice (Sanat yapıtı) güzel bir kelime. Üç hece de müzikli: ciddi, keskin ve narin. “Artifice”, Ariadne’nin bağlantı ve birleşim ipliklerini yaratıyor.
Bir cümlenin ya da dizenin ya da paragrafın çıkardığı sesle öyle ilgiliyim ki maddi hatalar yapacak olsam da çok farketmiyor. Sayfaya bakarken kafamdaki kelimelerin sesleriyle o kadar meşgulüm ki aralarındaki aural kimya, kapsayıcı bir güce dönüşüyor. Anlatmaya çalıştığım oküler ritmi yakalayanlardan biri Emerson. Emerson için nesir  şiirdir. Neredeyse her zaman onun dizeleri daha az aktif bir ses aralığında bestelenmiş gibidir. Onun için nesir nerede ise hayat da oradadır. Neden buna nesir diyorum ki? Bazen de Stevens tam bunun karşısında durarak en önemli şiirlerinden bazılarını felsefi denemelere çevirir. Henry James, son kitabında dili paragrafın kırıldığı bir yere taşımıştır. Bunu derken neyi kastettiğimi tam da bilmiyorum: Sanki nesir parçası sayfanın üzerinde bir dam açar ya da bir dul.
Oğlumun düğün gecesinde Peter gayet sağlıklı bir şekilde uyumaya gitti ve uykusunda öldü. Yani keder biçimsiz bir felaket ve şok ile birleşti. Sarsılmıştım ve bir daha yazamam diye düşünüyordum. Bazen bilgisayara gidip günlük tarzında küçük notlar aldığım oluyordu. Birkaç ay sonra bu düzensiz notların çıkışını alıp onları tutarlı bir anlatı haline getirmeyi düşünmeye başladım, C.S. Lewis’in A Grief Observed’ünü okumak bana çok yardımcı olmuştu.  En yakın yoldaşınızın kaybının bir kefareti olmalıydı. Kefaret dememin nedeni sağ kaldığım için suçluluk duymam. Lewis’in yaptığı gibi dine de sığınamazdım, inancın esas lirizmi benim için “tasarlanmış, kavranmış, yapıcı hünerle doğmuş” sanatın ve yapıntının gizemidir ve bu  kendi ayinini getirir. Keats‘in kasideleri  The Song of Songs kadar kutsaldır, Walt Whitman‘ın "Out of the Cradle Endlessly Rocking"i de öyle. Hart Crane‘in “The Broken Tower"ı, Stevens’ın “The River of Rivers in Connecticut"ı  ve hatta Finnegans Wake’in son sayfaları.
2007’de Jonathan Edwards ve Wallace Stevens üzerine yazdığım bir deneme üzerine çalışıyordum. Souls of the Labadie Tract’in son şiiri, “Fragment of the Wedding Dress of Sarah Pierrepont Edwards”ı Yale’deki Beinecke Kütüphanesi’nde  Jonathan Edwards’ın elyazması koleksiyonunu gördüğümdeki heyecanıma tercüman olmuştu bir şekilde. Jonathan’ın ölümü üzerine Edwards’ın kızı Esther’e yazdığı mektubun transkripsiyonu bilgisayarın üzerindeki duvarda asılı duruyordu. Bir önsezi gibiydi. Üzünç ile sanat yapıtı arasındaki ilişki, çalışmanın yaşam amacınız olması ve devam etmek için tek yol olmasıdır. Kütüpheneye döndüm ve başlığı “Efficacious Grace” olan üç taslağı da dikkatle inceledim.  İki tanesi Edwards’ın karısının ve kızlarının yelpaze yapmak için kullandıkları yarı dairesel ipekli kâğıt artıklarından yapılmışlardı. Küçük oval kitapları açıp baktığınızda -papazın örümceksi ellerini deşifre etmeden ama- kalem vuruşları iplik dikişlerini andırıyor ve metin hassas dokulu yüzeyde akarken mesaj içinde mesaj içeriyor. Sanki yüzey ve anlam tek işlemde canlanıyor, ustalık iş başında, sanat yapıtı iş başında.

Poets.org: Özellikle That This’te kullandığınız kolaj tekniğini göz önünde bulundurarak, bize yazma sürecinizden biraz bahseder misiniz?

Howe: Bir gün “Wetmore, Hannah Edwards, 1713-1773” başlıklı bir dosya buldum, içinde Jonathan’ın kızkardeşinin “kişisel yazıları”nın bir kopyası vardı, kızı Lucy Wetmore Whittelsey’deydi. Lucy’nin transkripsiyonu, (amcasının ya da annesinin elyazısından daha okunaklıydı) in medias res, 55.6. mezmurdaki bir pasajla açılıyor: “Oh that I had wings like a dove! [for then] would I fly away, and be at rest.” Bu taslakların -bir sesi tanımak için sınırlı kalsalar da, saman kağıda yazılmış bu ilk “Oh” sözcüğünün yarattığı akustik şok, yazarın  belirtmediği bir yaşta, annesinin anlatısının bir kopyası ama aynı zamanda eski bir itirazın kopyasıydı ve rahatlamak içindi- telepatik bir gücü vardı. Eve gelip, kütüphanede yaptırdığım transkripsiyonların çıkışını aldım ve sonra çok amaçlı kopya kağıdı, makas, “görünmez” seloteyp ve Canon PC170 fotokopi makinesi kullanarak, onun “kişisel yazılar”ından fragmanları diğer metinlerle karıştırarak kolajladım.

Poets.org: Şairler işlerinde tarihi kendi kişisel tarihleriyle örüyorlar. Sizin son kitabınızda da sıkça yaptığınız gibi. Siz şiir yazmaya başladığınızdan beri şair olmanın anlamı değişti mi sizce? Şöyle sorayım, günümüz kültüründe şairin yerini nasıl görüyorsunuz?

Howe: Seneler geçse de değişmeyen, sanatın bir meslek değil bir çağrı olduğunu düşünmem. Ben “şiir” yerine “sanat” diyorum çünkü benim esinlendiğim işler Black Mountain College’in ilk dönemi, New College, San Francisco ve St. Mark’s Poetry Project’in ruhunu taşıyan yerlerden geliyor, diğerlerine göre onlar 1960’larda ve 70’lerde disiplinlerarası işbirliklerine açıktı, risk alıyorlardı ve sınırları zorluyorlardı. Sonraları ben sayfayı açık bir arazi gibi düşündüm-onun üzerinde kelimeler, duymanın ve görmenin anlık füzyonuydu. Şu an azaldı, yıllar içinde daktilo ve Xerox makinalarından bilgisayar teknolojisine radikal bir geçiş olduğundan muhtemelen.
University of California Press’in yeni bastığı H.D. Kitabı’nın ertelenmiş baskısında, Robert Duncan bize şunları anlatır: “Şiir sanatının gizi, tempo tutmasında yatar… Tempo tutmak, melodik uyumun dizelerini keşfetmek ve tasarlamaktır.” Bunu 1961’de yazmıştı. 1949’de W.C. Williams ‘ın  Paterson’ının 3. Kitabında (yaşlandıkça daha da gözüpek ve rahatlatıcı bulduğum bir çalışma) haykırdığı gibi: “Güzelliğin rigoru bir arayıştır. Ama zihinde kilitli kaldığı sürece nasıl bulacaksınız güzelliği?” 2011’de duyup durduğum şiire ilgi olmadığı ve pazarının pek olmadığı. Bu beni korkutmuyor. Şiir, bitişlerin, artlamaların ve ayrıklığın algısında kurulduğu için otoriteye bir başkaldırı ve gelmemiş bir geleceğe yatırımdır.

Poets.org:  40 yıldır süregelen bir teknolojik geçişten bahsettiniz.  “Sayfa açık bir araziydi ama artık pek öyle değil” derken ne demek istediniz? İnternet, sosyal ağlar ve blog kültürü bugün birbirine geçti. Buraları yazarlar açısından risk alıp sınırlarını zorlayabilecekleri yerler olarak görüyor musunuz?

Howe: “Sayfa açık bir araziydi” derken aklımda Charles Olson’ın “Projective Verse” makalesi vardı. Olson burada der ki: “ [Bir yazar] ne zaman ki FIELD COMPOSITION’a teşebbüs eder
-kendini açığa koyar- bir şiirin el altından kendi için beyan ettiğinden başka hiçbir yolun  altına girmez.” Olson şu günlerde gözden düşmüştür ve bu çok kötü. The Cape Golliard Press’in 1968’te bastığı Maximus Poems IV, V, and VI’yla ilk karşılaşmamın heyecanını hatırlıyorum. Olson için hece ile dize yapar şiiri- ben bu ikisine kenar boşluğunu da eklerim.
Wallace Stevens, “Şiir bilgelerin sanatıdır”, der. Olson ve Ives (işlerini sevdiğim diğerlerinin arasında) bilge sanatçılardır. Kültürümüzde bu, risk almaktır. Maximus belgelerin, tarihlerin, yerel efsanelerin ve alıntıların, gücü ve barışı ifade etmek üzere ardışık bir şekilde düzenlenmesidir. Charles Ives, The Concord Sonata gibi işlerinde ses alıntılarıyla benzer bir görsel yoğunluk yaratır.
Emily Dickinson 1830’da doğdu, yani yazdığı yıllar daktilonun icat edildiği ve yaygınlaştığı yıllardı. Son fragmanlarında ve taslaklarındaki ısrarcı kurşun ve mürekkepli kalem vuruşlarına bakıyorum da; her kelimenin, hecenin, imla işaretinin, harflerin şekillerinin farklı oluşuna ve birbirlerini nasıl takip edip nasıl kesildiklerine. “Bir Sözcük Denizden geliyorsa su baskınıdır- Peter Denizaltı Dalışında büyük risk aldı”, diye yazmıştı bir keresinde. 
Bilinmeyen bir alıcıya gidecek bir mektuba katmadan önce cümleyi bir küçük kâğıda müsvette ederdi. Aklı (alışkanlığı) anlık spontan duygulanımın kuralsızlığına karşı organize etme sağduyusuna sahipti. Şiirde bunlar birbirine zıttır ama birbirine ihtiyaç duyar. Bir şair dilin kendi doğasının içine dalıp gider, sözcüklerin mesafesine ve yakınlığına. Belki de son taslak ve fragmanlarında tekrarlayan işaretler, çarpılar, vuruşlar, darbeler, yuvarlaklar, tireler ve boşluklar yeni bir şey için zemin hazırlayan arkaik bileşimsel kaynaklardır.
Ben bilgisayarın ve internetin olmadığı bir hayat düşünemiyorum. Daha genç sanatçılar sınırlarını denemek ve risk almak üzere oradalar. Elektronik teknolojilerin evrimi  yeni metinsel reprodüksiyon ve sunum biçimleri sunuyor. Bu yaklaşım ve önerme çeşitliliği metin editörlüğünün teorisi ve pratiği düşünüldüğünde bir gün Emily Dickinson ya da Charles Sanders Peirce gibi bazı yazarların ihtilaflı taslaklarının yararlı baskılarının yapılacağı konusunda bize umut verebilir. Bu sevindirici olurdu. Alıntı (orijinalini görmek kadar güzel bir şey olamaz): bu hayalle gerçek arasındaki ilişki. Hayatının büyük bir kısmında benim gibi daktilo kullanan biri için (büyük harf tuşu, silindir, yazı kutusu, yazıcı kafası, kapıda çarpan tuşlar). Hâlâ bir kitapta sesin bu kadar kısıtlı, yazı biçiminin bu kadar abartılı olmasına, ve kâğıttaki boşlukların sessizliğiyle ilişkisine şaşarım.

Poets.org: Şiirin araçsal özgüllüğü ve hazzın nerede devreye girdiğiyle ilgili son bir soru sormak istiyorum: Sizce anlam yaratma aracı olarak dil, müzik ve görsel sanatlardan çok farklı bir aklı ve duyumu mu gereksiniyor? Yani sizce şiir bir sanat formu olarak biricik mi?

Howe: Şairler için, üretken ve beklenmedik yollarla bazen internet virtüözlük karşıtıdır, virtüözlük geçmişin gerçekliği. Üzülerek, dünde doğdum ben, yani, bir önceki soruyu yanıtlarken sanırım dijital çağın sanat biçimleri arasında işbirliğinin yeni heyecan verici olanaklar sağlayabileceğini tam açıklayamadım. Birbirine hiç benzemeyen pratikler arasında yeni ilişkiler doğacak, biz hemencecik oradaki devamlılık yasasını kavrayamayacak olsak da. Ben sözcüklerin  vezin ve melodi yoluyla elektriksel olarak bağlandığını biliyorum, ve son zamanlarda besteci David Grubbs’la birlikte yaptığımız projelerden sonra müziğin sonik dijital manifestasyonun kapsamı genişledi ve değişti benim için.
Felsefeci Charles Sanders Peirce, etki ve his anlamında haz üzerine bir grup makalesini Chance, Love, and Logic başlığı altında topladı. Bence bu başlık şiiri kuşatıyor. Şiirler aynı anda hem kasıtlı, hem sezgisel. Uygulanma biçimi deneysel bir ruhla yapılmış, şansın yarattığı düzene açıklık. Kelimeler görsel olarak somut, somut olarak ise duyulabilirler. Bir şair ses, görüş, fikirler ve ritmin birleşik duygusuna teslim olur. Tek tek kelimeler ve cümle kümeleri direk olarak istemsiz  hafızayı etkiler. İstemsiz hafıza açık, söz öncesi ve yatıştırıcıdır. Jonathan Edwards’ın tanımıyla “etkilenme” aklın belli bir objeye tutkusudur ama gerçek varlığı olmadan. Kelime objeyi karşılar. Yani seçeceğiniz kelimeler kusursuz olmalıdır. Dünya dil ile şarj oluyor, ve ben bir şair olarak bu mantıkla hareket ediyorum. Tabii ki dil algıdan ayrılamaz. Tekil kuvvetlerin oraya buraya saçılmasının görünür efekti budur ve aynı zamanda açıklığın ve kapalılığın dengesi, anlık tezahürler, insan sesleri, cevaplanmamış sorular arasında yoğunlaştırılıp sıkıştırılmıştır.
Yıllar önce bir arkadaşım bana bilgisayarın solundaki duvara iliştirdiğim bir reprodüksiyon kartpostal vermişti, yazarken hep ona bakıyorum. J.M.W. Turner’ın “The Angel Standing in the Sun”dan bir detay. Emily Dickinson Ruskin’in Modern Painters’ını okuyup “Master Letters”larına oradan bir pasaj koymuştu. Turner’ın bu kocaman gökyüzü çizimlerinin Ruskin’in tanımıyla bir detaydan kararsız bir tezahüre geri düştüğünden eminim. Bu onu en son işlerindeki yazı-çizimleri için yüreklendirmiş olmalı. Bu renkli fotoğraf reprodüksiyonunda Angel of Revelation sağ elindeki  kılıcı sallıyor. Sonsuz ışıktan gözleri kamaşmış. Yolculuk ediyor olabilirdi belki… ”Out upon Circumference—Beyond the dip of Bell—.”
Sonuç olarak, şiirde neyin biricik olduğu sorusu beni  Peirce’ın “Love in a Universe of Chance”in dairesi üzerine düşüncelere geri götürdü ve Hart Crane’nin “Broken Tower”ındaki görsel aşk ortaklığına. Bu gökyüzü değil, yalnızca gökyüzünün sözcükleri.
Yüzeyde bir taklit: Çizili bir ikona ya da yazılı bir işaret.  Zamanı yakalamak için-ölçmek için. öyle ya da böyle. İsabet et ya da ıskala-aşkın gözüne hedeflenmiş bir ok.


Çeviren: Anita Sezgener

cin ayşe'nin güz 2015 14. sayısında yer almıştır.



Hiç yorum yok: