23 Nisan 2017

BRENDA HILLMAN. Yeşil Bitkiler ve Bir Bambu Flüt


Meşeler fırtına zemini harâp eder
Edilecek ikaz kalmadı geride
Zehirlenmiş fare baykuşu da zehirlemekte
Devletin çizgili havası tıkanmış
Açık saçık keskin yıldızdan maddeler ile
Dolarların uçlarını kesiyorlar
Şimdi yontulmuş yıldızlar her yerde
Papatya taçlı ölüm uçakları gibi görünmekte
Küçük sevimli isimleriyle bombardıman uçakları
Suyun yüzüne saplanır kılıçbalığı
Olmaz ki denizin entrikası

Eski düşünürler havayı
Bir pus olarak düşünürlerdi
Bir ortam olarak değil.
Her bombayla bir parça
Daralıp büzülmüş
Tanrımız geçip gidiyor
Başka bir varoluştan ezcümle
Zarif seyyar kaburgasıyla
Şu onikinci dedikleri hani
Kervanların örülmüş kemerleri
Çöl dehşetini kafesler
Takip eder baykuşun gözleri
onları hududun bu tarafında

Bir gece bir düşte
Senin müstakbel araban gömülmüş
Bugün onlar sürüyorlar o gömülmüş arabayı
Üç bölümlük bir parçayı çalar gibi
Elektrik artık elektrik olmak istemiyor
Ya da karanlık olmak istiyor
Beyin odalardan bir atmosfer
Geleceği olmayan bir hâl
Bir şeye başkanlık ettiğimiz yer
Lanetin hevesinden-gelinin izinden sis
İkiye katlanıyor kefen gibi

Eğer bulunamıyorsa flüt
Nefesi senin içinde
Cinsiyetin ya da tohumun
@ işaretini yaparak
Neyi düşünüyordu ki
el bombalarına söğüt çiçeği öyle benziyor ki
Belki bir zerre canlanıp
Her seslenişin içinde dönerek
Feleğin çemberine yörüngesinden çarpıp
dörtnala koşacak bir bukleye
uykusunden uyandıracak Süleyman’ı
Nemli çalan bir saat ile.

Çeviren: Gülkan Noir

cin ayşe 15'ten..



Canan Yıldırım. Sürüler Halinde Çok


bugün günlerden en çok
kabuk çoğaldı, her şeyim tamam
sürüler halinde protez gözlerimizle
sürüler halinde kanama çiçeği
ayıklanabilir şeylerden
tartılabilir şeylerden
çıkarıp çıkarıp resmedilen yüzüme
geç gelen ağrıları nereye lütfedelim?


bize bir sonuç bağışlanır
iltica eden koyu anlı mercekte
kışa hazır bellekte, konu içinde bir in ’de
düzenli olarak hazırlıyoruz
iyi bilirdik çehresine tekamül
prensip üzerine laf olarak laf yalnızlığı
-burada birbirimize teselliye sarılıyoruz-
koşullanan saksıdan bir diğerine
tohum büyümek geçersiz
köklenmek geçersiz, fotosentez geçersiz
olmak sentetiği
görev bilinci
itinalı gerçek
bu mevsime sonbahar olmak
ellerini dökmek toprağa
sürüler halinde yasak

18 Nisan 2017

Kamucan Yalçın. Düğüm Takası

KAMUCAN YALÇIN
Düğüm Takası

Babalog
Mi.
A tiiiny ( biri ilk çay) taytayni (biri ilk kahveli) requiem.
Æ bücür pucur ingilizce.
Elime kalem. Verdiler boyadım.
Renk yok. (Muş orada şimdilik.)
"Piyano  çalıyor musun?" diye sordular.
Me? Not today.

A aman canım çıktı nedir çıkıversin işte...
Hem günümüzde...
Bak sen. Yas.
Müstakbel Yas.
Cüret. Teşebbüs. ÜrkekküstaH.
Müstakbel Yaz.

Yazdım.
Kan verdim. Aldım. Cazır cuzur taviz verdim.
Korktum sonra.

Korkumdan sebep,
Oldukça harbici bir diminuendo taklidi yaptım.
Utancın faturasını titreye titreye göze aldım.

Rüyamda adam döveyim dedim.
Adamlar belirdi "Biz hallederiz." dediler.
“İyi bir şey mi bu?” diye soracağım adama yarın. Yarın oldu bir an. Sordum. Acaba ne diyecek?
Rüyamda birini azaptan kurtarayım dedim.
Hani bir meydan varsa, en azından onu okumadan kafamı kaldırırsam, yastığım kurusun.

Adamlar geldi, “Biz okuruz-ayağını olsun yerden kaldırma, ayağının kaşına yerçekiminden halel gelmesin" dediler. 
"Biz çözeriz bize yokmuş vebali." dediler.
O şarkıyı çal ettiler. Ah o tuzluklarla en azından denediler.
 


(Faz diagramı; tanımlı şeyler listesinde uzunca bir zamandır, en rahat koltuklardan birinde gevreye gevreye oturur.
Haz diagramından bahsedeyim diyorum
İkiayaklı-tek aralılara;
Caz diyagramı demek zorunda kalıyorum
Taş ve domatesten önce bana
Bir Kulak versinler diye.
Bunun için korkuya sinemaya gitmeyi teklif ettim. Ekeceğim.
Bir pazartesi günü Tırs-ı âlileri film kapısında bekleyedursun,
Ben tanıdığım bütün yapraklara nemli alınlarıyla, hazdan bahsedeceğim.

Ki taş ve domateslerin de kendi aralarında sınıfsal lakırdıları var. Ayak sahipleri bu tip mavraları her dem şevkle satın alırlar.
Maazallah mendilimi kelime oyunu sanıp üzerine pahalı domates atarlar.
Demeye kalmadan korku onu ektiğimi anlamış. Aradı "Konum at, Geliyorum" dedi.
Korku çevrimiçi.
“Çok da fîfî.”
Hayır Güleceğim, gülemiyorum.
Bazı şarkılar çok hızlı söz kesiyor.)

Görülebilir ışığın dışına çıkmak
Sıcaklık ve serbest enerji
(Münferit çığlığa teşebbüs etmiş
Hür domateslerin tahta kasadan
Diagramına bunu oturtabileceğimi... derken)
Telefon çalıyor.
Herkesten önce kesiyorum kendi sözümü  deyiveriyorum;

"Ağlarsamsukoyvermekyok."


Rüyamda bir yere soru işareti koyayım dedim.
Kızlar geldi "...koy koy koy koy  koooy..." dedi.
Bu neşeli.mi?
Kızlar "istersen ayırma, hatta araya nokta koy. O noktayı yersiniz çöl kokteylinde aç kalanda" dediler.

Dedim "Folklorik misiniz?"
Dediler; " Mîrrelevant." "Cadıyız."

folkuzbizyenidendoğarızdüğünlerden

Yukarıdaki Cennetin aşağıda bizim mahalleye denk gelen kısmı, kentsel dönüşüm şeysine kurban edilmiş.
Kafamıza güller, istifa etmiş melek kanatları yağıp duruyor. Eskimiş peri osurukları. 

(Yine güleceğim, gülemiyorum. Bazı yapma güller pek inandırıcı mezheplerden yapılma oluyor.)
Aralarından şık taklidi yaparak geçiyorum. Kanadı tutturamamış çöp tenekesi de şıh taklidi yapıyor. Kafiye ikimizin de umrunda değil. Ve fakat oluşan kilimi atabileceğimiz alternatif bir çöp tenekemiz  

de yok.)

(Rüyamda bir ıslık çalsam karşıkitravmakütürder nâmlı şarkıyı söyleyeyim derken kızlar geldi,
“Sen söyle biz dinleriz” dediler.)
Kusistersensilmeyizderkentharfi.
Ol Defter derkenar.
Derkent.

15 Nisan 2017

ALICE KAUFMAN. Sanattan ataerkilliği sökmek



ALICE KAUFMAN
Sanattan ataerkilliği sökmek

Sanat alanında kadının nesneleştirilmesi toplumdaki nesneleştirilmenin ilk yansıması ve sonrasında da devamlılığıdır. Modern ve postmodern feminist kadın sanatçılar   bu nesneleştirmeye karşı çıkmak için işlerini kullanmışlar; kadını işin aktif öznesi yapıp yeni bir döngü yaratarak nesneleştirme döngüsüne son vermeye çalışmışlardır. Feminist Sürrealistlerin resimleri resim vasıtasıyla yaratılmaya çalışılan ama henüz tam olarak var olmayan feminist bir toplumu yansıtır. Nesne olarak Kadın’ı özne olarak Kadın olarak tekrar tanımlamaya girişen Sürrealist kadınlar belli yöntemlerin bileşimini ya da bunlardan herhangi birini kullandılar: Kadınları erkeksi olarak portrelemek, kadın bedenini bozmak ya da kadınları ironik bir biçimde hiperfeminen olarak göstermek.

Ayrıca androjenleştirme de çok rastlanan bir yöntemdir ama özgürleştirme olanakları kısıtlayıcı olabilir çünkü kadının basitçe erkeğin öznel gücünü ödünç alması söz konusudur orada. Kadın erkeksileştirilip, onu nesneleştirilmesine neden olan feminitesi ortadan kaldırılır. Tam tersinde de, erkek kadınsılaştırılıp erkeksiliği alındığında dolaysız da olsa öznellik kadınlara bağışlanmış olur. Bu ikisi de aynı anda gerçekleşmiş olur. Yayoi Kusama'nın heykelleri bu tekniğe başlıca bir örnek oluşturur; “ataerkil otoritenin sembolü olan fallusu aşina olduğumuz ev içi nesnelerden oluşan ortamlara, çevrelere ilave eder.” (Chadwick, 19).
Ütü masaları ve bebek arabalarından çıkan yarı-gevşek bırakılarak doldurulmuş kumaş tüpler, maskülen olanın otoritesini feminen eşyalara geçirirerek feminen olanı onaylar ve aynı zamanda da maskülen olanı, pasiflik ve itaat ima eden bu eşyalarla sarılmış olan karikatürümsü genitalia ile bozmayı dener. Bu yorumlardan hangisinin daha uygun olduğu tartışma konusu olabilir ama bence Kusama feminen olanı yüceltmekten çok maskülen olanı alçaltmaktadır.
Frida Kahlo'nun Self Portrait with Cropped Hair da iyi bir örnektir. Sanatçı bir travesti gibi giyinmiştir, saçları kısadır, yere uzun siyah saç kırpıntıları ve örgü parçaları saçılmıştır ve o da elinde bir makasla sandalyede oturmuş olarak resmedilmiştir. Kahlo’nun cinsiyetini gösteren tek şey çıkarmadığı küpeleridir. Burada maskülen güç dramatik olarak ve hiç kusursuz bir şekilde çalınmış; hem küpeler hem figürün yüzü, dolayısıyla ki bu yüze de Kahlo’nun diğer öz portrelerinden çok aşinayız, onun hâlâ bir kadın olduğunu çok açık ortaya koymaktadır. Tam erkeğe benzeyen bir kadın ve böylece bir erkeğin öznelliğini taşıyor. Kahlo’nun birçok resminde yüzü hep olduğundan daha erkeksi resmedilmiştir, resimdeki figür bakılmamak ve dolayısıyla nesneleştirilmemek ister ve hareketsiz, maskevari, erkeksi hatları ve kısıtlanmamış bakışıyla yapar bunu.  
Louise Bourgeois'nın ilk işleri androjen olanı yansıtır ve çok etkilidir. Bourgeois’nın heykelleri bir özneden diğerine maskülen gücü değiş tokuş etmekten daha öteye gider; onun soyut işleri çift cinsiyetliliği terk eder ve tek tip bir cinsel organ yerine onun işlerinde bir figür üzerinde birçok cinsel organ bulunur. Torso heykeli oldukça literal bir ilüstrasyondur, “penis, skrotal ve labial şekillerle kaplıdır.” (Chadwick, 19). Genital organlar zaten kendileri şok edici olduğundan, -özellikle birleşmelerinde-, kadının genital organları erkeğinkinden daha fazla bir nesnellik taşımaz. Heykelin başlığı Öz-portre’dir ve heykelin gövdesi o kadar soyuttur ki bunun Bourgeois'nın fiziksel formunun literal bir yorumu olmasının imkanı yoktur. Bougeois'nın gerçek kendisi sadece cinsiyet açısından değil aynı zamanda açıkça bedeni açısından da sınırsızdır. 
Bu yolla, Bourgeois kadınların nesneleştirilmelerine karşı çıkarken ikinci tekniği kullanmış olur, yani kadın bedenini sökmeyi. Fiziksel bedeni soyutlaştırıp bedeni kendilikten ayırır ve kadının verili beden parçalarını tanınmaz hale getirir. Cindy Sherman'nın Untitled #261’ı birbirine bağlı olmayan ve bütünlüklü bir insan bedeni formu oluşturmayan mankenler ve protez parçalarından oluşur ama özne gözle görünür plastik, silikon memeler ve vajina dolasıyla teknik olarak kadındır. Dolayısıyla izleyici bu etiketlemeyi sorgulayabilmektedir; ve bu, parçalardan oluşan asamblajın toplumsal cinsiyet/cinsiyet gibi bir toplumsal paradigma üzerinden araştırılmasına ve bu şekilde izlenmesine olanak sağlar. Bu şeklin toplumsal olarak cinsiyetlendirilmesinin mümkün olmadığı açıktır, canlı bile değildir. En fazla bu forma bir cinsiyet verilebilir ve bu cinsiyetlendirme cinsiyetin insanlıkla ilgisinin olmadığı kanıtına kadar vardırılabilir. Aynı sonuçlar Untitled #256 için de geçerlidir, burada Sherman aynı paralelde, kopmuş bir erkek formunu fotoğraflar ve diğerine çok benzer bir ‘erkek’ parça yaratır. 
Annette Messager bedeni parçalayarak çalışan bir diğer sanatçıdır. Sürrealist erkek sanatçıların ilk dönemlerinde uğraştıkları obje/artifakt ve dekor eşyası olan o bedenlerin şiddetli ve neredeyse abartılı feminen bir versiyonu olan Messager'in Piece montee’si için Chadwick, "Messager'in bedensiz kafasından parçalanmış beden parçalarının şelalesi dökülür.”der. (Chadwick 21) Bu görüntünün şok ediciliği, kadınlığın ve kadının kişiliğinin nasıl da onun nesneleştirilmesine yol açan bir biçimde bedenine bağlı olduğunu daha da iyi gözlemleyebilmemizi sağlar.
Messager'in 1974’teki La femme et... başlıklı fotoğrafında, bir gövde, üzerine siyah markörle pelvis iskeleti çizilerek kadın gövdesine dönüştürülmüştür. Gövdenin başı ve kasık, fotoğrafın köşelerinin dışında kalmıştır. Bir kez daha, kadın olarak bildiğimiz beden parçasının derisinin altındaki iskelete ait biçimin teşhir edilmesiyle, bir maske ya da “gerçekte”ki formunun ne olduğu gösterilmiş olur. Sherman'ın beden soyutlamalarının aksine, bu canlı, yaşayan bir kadının fotoğrafıdır açıkça. İzleyici baktığında bunun bir kadının resmi olduğunu düşünemez, geleneksel olarak nesneleşmiş meme oradadır ama bedenin dışında bir bağlamı yoktur, izleyici bunun bir kadın olduğuna inanarak kendini kandıramaz. Bu bir kadının bedeninin bir bölümünün fotoğrafıdır, daha fazlası değildir. Nesneleştirilmiş beden ve saygı gösterilmesi gereken insanlık yapıcı bir biçimde birbirinden ayrılmıştır.
Cindy Sherman'ın ilk işleri, ve özellikle ünlü Untitled Film Stills serisi, kadının nesneleştirilmesine karşı çıkan benzer ama daha incelikli bir yöntem kullanmıştır. Bu fotoğraf serisinde Sherman filmlerden topladığı, süper-feminen kadın karikatürleri yaratır, parçalanmış beden formlarındaki gibi, hasarlı objeler olarak bu kadınsı formlar tüm erklerini yitirirler. Bu serilerin kurulumu ve ortaya çıkarılması son derece yapaydır ve her bir resimde Amerikan kültürünün içselleştirilmiş klişelerinden esinlenilmiştir. Fotograflanan kadınlar ki onların arasında Sherman’ın kendisi de bulunuyor, hiçbir şey ama yalnızca obje olabilecek kadar sahtedirler. Onları deneyimlemenin tek yolu, onlara klişe ve objeleştirici erkek gözüyle bakmaktır. Bunu yaparak Sherman izleyicinin dikkatini klişelerin kendisine çeker ve seksi bir yavru kediyi, gürbüz ve iyi kadın kütüphaneciyi, canlı kanlı hizmetçiyi olduğu gibi kurgular. Hollywood ve ana akım medya öncelikle erkek tüketiciler için ve yine erkekler tarafından formüle edilmiş bu tarz kadın ideallerini işlerinde kullanır ve böylelikle bu sıradanlıkta Sherman karakterlerin kendi sahteliklerini kullanarak bu durumla alay eder. Bu tek boyutlu belirlemelere uygun davranacak bir kişiyi bile bulamazsanız: Sherman’ın oyunsu yeniden yaratımları, bize bunları ancak fena halde kısıtlı ve gerçekdışı olduklarını fark ettiğimizde  kullanabileceğimizi gösterir.
Daha önce de belirttiğim gibi, kadının geleneksel olarak güçten yoksun gösterilişine kadınları cinsiyetsizleştirme ve erkekleştirme geçerli ve kalıcı bir çözüm gibi durmuyor. Kadınsılığı artırmak da kısıtlı kalıyor. Kadınsılığa odaklanan bu dikkati kadın bedeninin bağlantısızlığına yönlendirmek fiziksel olanla fiziksel olmayan kimliği ayırt etmeye yarayabilir. Ve ironik olarak klişeler kullanmak aydınlamaya yol açabilir. Ama öyle görünüyor ki, toplumun geneli feminist bir ideale ulaşmadıkça, kadın sanatçıların çoğu da erkek ve kadın arasındaki güç dinamikleri problemini tanımlamaktan öteye geçemeyecekler. Sanatçıların şimdiye kadar farkındalık yaratmaları ve sorunu kafalarında taşımaları dışında bu soruna önerecek bir çözümleri olamamıştır. Bunun için bu farkındalığın ve düşüncenin topluma yayılması gerekir.

Kaynak:
Chadwick, Whitney. An Infinite Play of Empty Mirrors: Women, Surrealism, and Self -Representation.
Helland, Janice. Culture, Politics, and Identity in the Paintings of Frida Kahlo. Women's Art Journal 11, Fall 1990/Winter 1991. 


Çeviren: Anita Sezgener

CİN AYŞE 11, feminist kolaj










14 Nisan 2017

BARBARA KEVLES. Anne Sexton ile söyleşi

BARBARA KEVLES / Anne Sexton ile söyleşi, The Art of Poetry No. 15


                                                                                           B. K.

Şiir yazmaya başladığınızda neredeyse otuz yaşındaydınız. Neden?

ANNE SEXTON
Yirmi sekizime gelene dek sos yapmak ve bebek bezi değiştirmek dışında bir şey yapabileceğini sanmadığım gömülü bir benliğim vardı. Yaratıcı derinliklerim olup olmadığını bilmiyordum. Amerikan Rüyasının, burjuvazinin, orta sınıf rüyasının kurbanıydım. İstediğim tek şey küçük bir yaşam parçasıydı, evlenmek ve çocuk sahibi olmak. Karabasanların, tezahürlerin, iblislerin, onları alt etmeye yetecek kadar sevgi olursa yitip gideceğini düşünüyordum. Konvansiyonel bir yaşam sürmek için elimden geleni yapıyordum, çünkü bu şekilde yetiştirilmiştim ve kocam benden bunu istiyordu. Ancak insan karabasanları dışarıda bırakmak üzere minik beyaz çitler öremez. Kabuk, ben aşağı yukarı yirmi sekizime geldiğimde çatladı. Psikotik bir atak geçirdim ve kendimi öldürmeye kalktım.

B. K.
Ve yazmaya o ataktan sonra mı başladınız?

SEXTON
Bu o kadar kolay olmadı. Başta doktoruma şöyle dedim, “Hiç iyi değilim, hiçbir şey yapamıyorum; budala gibiyim.” Bana Boston’ın eğitim kanalını izleyerek kendimi eğitmemi önerdi. Zihnimin gayet iyi durumda olduğunu söyledi. Aslına bakarsanız, beni Rorschach testinden geçirdikten sonra kullanmadığım bir yaratıcı yeteneğim olduğunu söyledi. İtiraz ettim, fakat önerisini uyguladım. Bir gece, I. A. Richards’ın eğitim kanalında bir sone okuduğunu ve sonenin biçeminden bahsedişini duydum.  Kendi kendime, “Bunu ben de yapabilirim, belki; deneyebilirim,” dedim. Böylece, oturdum ve bir sone yazdım. Ertesi gün bir tane daha yazdım ve bu böyle sürüp gitti.  Doktorum, beni daha fazla yazmaya teşvik ediyordu. “Kendini öldürme,” dedi bana. “Şiirlerin bir gün birine bir şey ifade edebilir.” Bir amacım olmuştu; küçük bir hedef, yaşamımda yapabileceğim bir şey, ne kadar çürümüş hissetsem de.

B. K.
Daha önce beş dizelik şiirler yazmamış mıydınız?

SEXTON
Biraz eğlenceli dörtlükler yazmıştım –doğum günleri, yıl dönümleri için; bazen de hafta sonları için teşekkür notları. Uzun zaman önce, lisede ciddi şeyler yazmıştım; ancak önemli şairlerin hiçbiriyle tanışmamıştım, daha önemsizleriyle bile.  O okulda hiç kimse şiir öğretmiyordu. Sara Teasdale dışında hiçbir şey okumamıştım. Başka şairleri de okuyabilirdim fakat okuldan mezun olurken, annem bana Sara Teasdale’den çaldığımı söylemişti. Onun sözcüklerindeki bir şey… Üç aydır, her gün bir şiir yazıyordum, ama annem böyle söyleyince bıraktım.

B. K.
Başta şiirinizle terapiniz arasındaki ilişki nasıldı?

SEXTON
Bazen doktorlarım bana yaşamıma katmadığım bir şeyi, şiirimde algıladığımı söylüyorlar. Aslında o şeyi okurlara açarken, kendimden gizliyor olabilirim. Şiir, bilinçaltım açısından sıklıkla benden daha ilerde. Bilinçaltı, ona benim hiçbir şekilde bilmediğim küçük imgeler, küçük simgeler, cevaplar, sezgiler yüklemek için orada. Terapide kişi bazen gizlenmenin yollarını arıyor. Size bununla ilgili mahrem bir örnek vereceğim. Üç veya dört sene önce terapistim bana çocukken annemle babamın cinsel ilişkiye girmesi konusunda ne düşündüğümü sordu. Cevaplayamadım ama orada aniden bir şiirin türediğini hissettim, ve ben onu bencilce doktorumdan gizledim. İki gün sonra, o ilkel sahneye kulak misafiri olmayı anlatan “In the Beach House” başlıklı bir şiirim olmuştu. Şiirde diyorum ki,  “Çam ve somyadan oluşan hapishanemde, / penceremin eşiğinin üstünde, tokmağımın altında, / açık ki onlar / kraliyet kayışındalar.” Bu küçük hikâyenin meselesi “kraliyet kamışı” imgesidir. Analistim o imgeden oldukça etkilenmişti, ben de öyle. Fakat onu daha fazla irdelediğimi anımsamıyorum. Yaklaşık üç hafta önce analistim bana “Çocukken hiç dayak yemiş miydin?” diye sordu. Ona aşağı yukarı dokuz yaşımdayken dayak yediğimi söyledim. Babamın kız kardeşime verdiği beş dolarlık banknotu yırtmıştım; babam beni yatak odasına götürdü, yatağa yatırdı, pantalonumu çıkardı ve beni bir binici kırbacıyla dövdü. Bunu doktoruma aktardığımda, bana şöyle dedi, “Gördün mü, bu basbayağı kraliyet kamışı.” O anın yoğunluğunu, o dayağın cinselliğini, o küçük, mazoşist zaptı, kendi yarattığım imge üzerinden bana gösterdi—bu öyle klasik bir şey ki, âdeta bir klişe. Belki bu çok mahrem bir örnek, zira şiir de, terapi de mahremdir.
B. K.
Şiirleriniz terapinizle hâlâ geçmişte olduğu kadar yakından ilişkili mi?

SEXTON
Hayır. Terapinin konusu eski bir temaydı-sürecin kendisiydi, “Said the Poet to the Analyst”te olduğu gibi, geçmişimden kişiler, annemle babamın gerçekte nasıl oldukları, Gotik New England hikâyesiyle ilgiliydi. Yaklaşık sekiz doktorum oldu, fakat sadece ikisi önemliydi. İkisi için de şiir yazdım- “You, Doctor Martin” ve “Cripples and Other Stories.” Hepsi bu kadar. O şiirler, o iki adamla ilgili olmakla birlikte, o tuhaf süreçle de ilgili. Yeni şiirlerimin, aşk şiirlerimin, yeni tavırların, muhtemelen çürümüş olan kadar iyi olana dair de bir farkındalığın sonucu olduğu görülebilir. Süreçte içkin olan, her seferinde ölü bir benliği soyup çıkaran bir benlik algısının yeniden doğumu.
B. K.
Kimi eleştirmenler çocukluğa özgü suçluluk duygusunun dehşeti, ebeveyn ölümleri, krizler, intiharlar hakkında yazabilme yetinize hayranlık duyuyor. İnsan tininin karanlık yanları hakkında yazmanın özel bir tür cesaret gerektirdiğini düşünüyor musunuz?

SEXTON
Elbette, ama bunu ifade etmekten yoruldum. Açıkça ortada olan bir şey bu. Yol boyunca uyarılar mevcut. “Git-çocuklara dikkat-yavaşla.” “İçerisi tehlikeli.” Cevapta sizi bekleyen dehşetli korku.
B. K.
İnsanlar size ilkel diyor. Yaşamınızın acı dolu tecrübelerinin böylesine derinine inmek sizin için çok doğal mıydı?
SEXTON
Dehşete kapılmış bir yanım vardı, fakat pervasız yanım ilerlemeyi sürdürdü. Yine de bir tarafım yapmakta olduğum şeyden ötürü dehşete düşüyordu. Bir taraftan boku kazıyor, bir taraftan da üstünü kumla kapıyordum. Buna rağmen devam ettim. Başka nasıl yapacağımı bilmiyordum. Bazen, kendi kendini araştıran bir gazeteci gibi hissediyordum. Evet, belirli bir cesaret gerektirdi bu, fakat bir yazar olarak budala olmayı göze almalısınız… evet, budala olmak, bu belki de en büyük cesareti gerektirir.

B. K.
Sylvia Plath yazarlığınızı etkiledi mi?

SEXTON
İlk kitabı hiçbir şekilde ilgimi çekmemişti. Ben kendi işime bakıyordum. Fakat ölümünden sonra, Ariel’in çıkmasıyla, sanıyorum ondan etkilendim ama bunu söylemek beni ırgalamıyor. Kitabı, yine özel bir cesaret sergiliyordu. Oldukça farklı bir şey yapmaya cesaret etmişti. Nefret şiirleri yazma cesaretini göstermişti, benim yazmaya asla cesaret edemediğim tek şeyi. Yaşamımda öfkemi ifade etmekten daima korktum. Bence “Cripples and Other Stories”, bir şekilde nefret şiiri hissi barındırıyor; hiç kimse Plath’ın “Daddy” şiiriyle karşılaştırılacak bir şiir yazamayacak olsa da. Bu şiirlerde bir tür cüretkârlık vardı, “Baba, seni piç. Artık seninle işim tamamen bitti.” “The Addict” şiirinde de onun konuşma ritmlerinden bazıları mevcut. Onun çok açık konuşma ritmleri vardı, bu bende hep olan bir şey değil.
B. K.
“Bence ikinci kitap, çok çiğ bir halde yazdığım ve başka türlüsünü de yapamadığım ilk kitabın etkisine ve dürüstlüğüne tam olarak sahip değil,” demiştiniz. İkinci kitaptan üçüncüsüne, üçüncüden dördüncüsüne gelişiminizden bahseder misiniz?

SEXTON
İlk kitapta delilik deneyimimi anlatıyordum; ikinci kitapta deliliğin sebeplerini. Son olarak, üçüncü kitapta yaşamakla ölmek arasında karar vermekte olduğumu gördüm. Üçüncüde yine budala olmayı göze alıyordum-küçük bir kamuflajla çiğ, Lowell’ın söylediği gibi “pişmemiş” olmayı. Dördüncü kitapta sadece yaşamakla, olay yerine ulaşmakla kalmadım, o eski mucizeyi sevdim de.

B. K.
Vizyonlarınız ne kadar sürüyor? Nasıl şeyler?
SEXTON
Bunu betimlemek imkânsız. Altı ay, altı dakika veya altı saat sürebilir. Bir vizyon gördükten sonra nesnelerle çok yakın bir ilişkide olduğumu hissediyorum. Bu biraz bir şiir yazmaya başladığımda hissettiğim şeye benziyor; tüm dünya çok keskin, net bir şekilde belirlenmiş ve ben yoğun bir biçimde canlıyım, sanki elektrik voltajıyla çarpılmış gibi.
B. K.
Bunu hissettiğinizde diğer insanlarla paylaşıyor musunuz?

SEXTON
Sadece şiirlerle, başka şekilde değil. Bunun hakkında konuşmayı reddediyorum, bu yüzden şu anda    zorlanıyorum.
B. K.
Dini bir tasavvurla, deliyken gördüğünüz bir vizyon arasında gerçek bir fark var mı?

SEXTON
Bazen, deliyken görülen, aptalca ve abestir, halbuki bu dendiği gibi mistik bir deneyimse, her şeyi olmaları gereken şekilde düzenlersin. Dini deneyimlerimi kimseyle paylaşmadım; ne bir psikiyatristle, ne bir arkadaşla, ne de bir rahiple, hiç kimseyle. Bu konuda kimseye açılmadım-ve bu bence çok zor, sizin için sorun yoksa konuyu kapamayı yeğliyorum.

B. K.
Yani mutlak soruyla, ölümle yüzleştiğinizde, rahatlığın yumuşamış bir biçimde de olsa, dini mitler ve fabllardan mı geldiğini söylüyorsunuz?

SEXTON
Mitler ya da fabller değil, ifade ettiğiniz şekilde fablların kahramanlarıyla kurduğum içsel temas, İsa’ya olan kendi yakınlığım bana avuntu vermiştir. Bakire Meryem hakkındaki bir şiirimde, “For the Year of the Insane”de Mary ile konuştuğuma, dudaklarının benim dudaklarım üzerinde olduğuna inandım; bu âdeta fiziksel bir deneyimdi… pek çok şiirimde olduğu gibi. O kişiye dönüşürüm.

B. K.
Peki tanıdığınız birinin ölümü mü sizi vizyon görmeye itiyor?

SEXTON
Hayır, bence kendi deliliğim bunu yapan.

B. K.
Delirdiğinizde, yaşamı daha mı berrak algılıyorsunuz?

SEXTON
Evet.

B. K.

Sizce neden böyle?
SEXTON
Tamamen Tanrı vergisi.  


 Çeviren: Ilgın Yıldız

cin ayşe 5, mart 2011