26 Kasım 2025

M. UTKU YEŞİLÖZ. Orada İhtimam Kurma: Varlık ile Var Olma




İnsan, Varolanın efendisi değildir. İnsan, Varlığın çobanıdır.[1]
—Martin Heidegger

987654321

            Özen, titizlik, dikkat, ilgi… Uyum, uyumlanma, rikkat… Gözetme, ıskalamama, bürünme… Felsefede “ihtimam” kelimesi doğrudan, sık kullanılan bir terim olmasa bile bilhassa bazı felsefi yaklaşımlarda ve kavramsal çerçevede benzer yahut yakın anlamlı kavramlar üzerinden bu kelime okunabilir durur; etik, varoluş ve ilişkisellik alanlarında karşılığı olan bir tutumdur, ihtimam.

            Onun anlam boyutlarına eğildiğimiz yerde, bu yazıda, Heidegger ve “Dasein” rehberliğinde “varlıkla ilişkilenen ihtimam (Sorge)” bağlamında bir şeyler akacaktır.

            Martin Heidegger’in varlık felsefesinde, insan varlığını tanımlarken kullandığı temel kavramlardan biri Sorge. Almanca olan bu kelime Türkçeye genellikle “kaygı” ya da “ilgilenme” olarak çevrilse de bir manada “ihtimam” kavramına da oldukça yakın olduğu işaretlenmiştir. Heidegger'e göre insan, varlığını “dünyada bir şeylere ihtimam göstererek” sürdürür. Onun varlığına (Dasein) özgü en temel özellik, dünyada “içkin” olmasıdır. İnsan, dünyayla bir ilişkiler 

ağı içinde var olur. Bu ilişki ağı, Heidegger’in felsefesinde “Sorge” (kaygı/ilgilenme) kavramıyla tanımlanır.

            Dasein (orada-oluş), dünyayla ilişkisini sadece bilgi yoluyla değil; aynı zamanda ihtimam gösterme, dünyaya yönelme, sorumluluk alma yoluyla kurar. Buradan hareketle diyebiliriz ki Sorge, sıradan anlamda “endişe” değil; insanın dünyayla, diğer insanlarla ve kendi varoluşuyla kurduğu sürekli, dikkatli ve yükümlü ilişki manasına karşılık gelir.

            Dasein geleceğe yönelik planlar yaparken [İleriye yöneliklik (Zukunft)] bir yandan kendini geçmişinin içinde konumlandırır [Geçmişle ilişki (Gewesenheit)], bir yandan da “an”da olanla ilgilenir [Şimdiye dair ilgi (Gegenwart)]. Bu onun zamanı yaşama biçimidir. İhtimam olarak yorumlanabilecek bu üç boyut, Dasein’ın “ihtimam gösteren” bir varlık olduğu fikrine bir kez daha işaret eder hatta bizzat bu fikrin temelini inşa eder. İnsanın kendisini, başkalarını ve nesneleri asla “nötr” biçimde değil; her zaman bir anlam ve değer vererek deneyimler, deriz.

 

İhtimamın Ontolojik Ağırlığı

            20. yüzyıl felsefesinde bir dönüm noktası olarak değerlendirilen, 1927 tarihli başyapıtı olan Sein und Zeit (Varlık ve Zaman) adlı eserinde Heidegger, metafiziğin temel sorusunu: Varlık nedir’i yeniden sorar ancak bu soruyu soracak olan öznenin doğasını da baştan tanımlar: “‘Varlık’ kendiliğinden anlaşılır bir kavramdır. Bir şeyleri bildiğimizde, onları ifade ettiğimizde ya da var olanlarla kurduğumuz her türlü ilişkinin yanı sıra kendi kendimizle kurduğumuz ilişkilerde ‘varlık’ ifadesini kullanırız. Ve bu tabir bu esnada ‘başka bir şeye gerek olmadan’ anlaşılabilmektedir.”[2] İnsan, yalnızca düşünen bir hayvan (Homo sapiens) değil, varlıkla bizzat ilişki kuran, onunla 

“iç içe” yaşayan bir varlıktır. Bu bağlamda Heidegger’in geliştirdiği Dasein kavramı, insanın 

dünyada bulunma tarzını ifade eder. Dasein, “dünyaya atılmış” ve onu anlamlandırmakla yükümlü bir varlıktır. İşte tam da bu “dünya-içinde-varoluş”u anlamak için Heidegger, yukarıda adını bir çerçevede andığımız Sorge (özen, kaygı, ilgilenme) kavramına başvurur.

            Dasein’ın en temel ontolojik belirlenimi, onun dünyada zaten bulunuyor olmasıdır: 

“Dasein, başka var olanlar arasında yer alan bir varolan değildir yalnızca. Dasein’ın ontik müstesnalığı, bir varolan olarak onun kendi varlığı içinde bizatihi bu varlığı mesele etmesinde 

yatar. Dolayısıyla Dasein’ın söz konusu varlık konstitüsyonuna, onun kendi varlığı içindeyken bu varlıkla belirli bir varlık ilişkisine sahip oluşu da dahildir.”[3] [SZ, §4]. Yani insan, varlığını bilinçli olarak sürdüren, kendine yönelmiş ve kendi varlığıyla ilişkide olan bir varlıktır. Sorge, bu ilişkinin temel biçimidir.

            Sorge, Heidegger'in kullanımında yalnızca duygusal bir endişeyi değil; varoluşsal bir ilgi, yönelme ve ilişkisellik şeklini ifade eder. Heidegger’in ifadesiyle: “Dasein’ın bir-şey-uğruna var olduğu var-olabilirliği, bizatihi dünya-içinde-var olma özelliğine sahiptir. Dolayısıyla dünya-dahilinde varolanlarla olan irtibat, ontolojik bakımdan onda yatmaktadır.”[4] [SZ, §41] O, Sorgeyi yalnızca kişinin kendisine değil, diğer insanlara ve dünyaya yönelmiş bir ilgilenme biçimi olarak da ele alır. Bu ilgilenme biçimi, onun Besorgen (nesnelerle ilgilenme) ve Fürsorge (başkalarıyla ilgilenme) ayrımında belirginleşir.

            Besorgen, Dasein’ın aletsel dünyayla kurduğu ilişkiyi ifade eder. Bu ilişkide dünya, bir “aletler toplamı” olarak görünür. Örneğin bir çekiç “orada duran bir nesne” değil, bir işin yapılmasına yönelik anlam taşıyan bir varlıktır (zuhanden). Fürsorge ise Dasein’ın başka Daseinlarla olan ilişkisinde ortaya çıkar.

            Heidegger burada oldukça çarpıcı bir ayrım yapar:
•Diğerinin yerine geçerek onun işini üstlenmek (einspringende Fürsorge) — bu, özneyi pasifleştirebilir.
•Diğerinin kendi özgün varoluşunu gerçekleştirmesine yardım etmek (aufspringende Fürsorge) — bu ise özgürleştirici bir özen biçimidir.

            İkinci tür Fürsorge, etik bir boyut taşır. Dasein, başka bir Dasein’ın “kendi olabilme”sine katkıda bulunur.[5] Hâl buyken Sorge kavramı, ontolojik bir ihtiyaç olarak öne çıkar, diyebiliriz: “Biz, zaten ihtimam gösteren varlıklarız. Bu, sonradan edinilen bir erdem değil, insan olmanın yapısal bir yönüdür.” fikrine varırız. Sorge, insan varlığını açıklamanın anahtarıdır. İhtimam, sadece duygusal bir hâl ya da ahlaki bir davranış değil, varoluşun kurucu bir boyutudur da. İnsanın dünyada varoluşu, her zaman bir şeye ihtimam gösterme, bir şeyi umursama, bir şeye yönelme hâlidir. Bu yönelme, anlamın ve kimliğin temelini oluşturur. Dolayısıyla, Heidegger için etik, epistemoloji ya da siyaset değil; ontoloji önceliklidir zira önce varlık vardır, sonra onun anlamları: “Dasein’ın ‘özü’ kendi varoluşundadır. Bu varolanın meydana çıkarılabilen karakterleri şu veya bu ‘görüntüye’ sahip mevcut bir varolanın mevcut ‘özellikleri’ olmayıp hep kendisinin var olma olanaklarıdır, bundan başka bir şey değil.”[6] [SZ, §9] Bu ifade, Heidegger’in ihtimam anlayışını tek cümlede özetler: Bir varlık belirlenimi olarak varoluş yalnızca Dasein’a tahsis edilebilir ve Dasein’ın varlığı bizatihi “ihtimam-gösterme”dir.

            İhtimam, sadece bir ahlaki tavır ya da psikolojik eğilim değil, insan varlığının temel yapısını belirleyen bir ontolojik kavramdır. İnsan, yalnızca “olan” değil, “önemseyen, ilgilenen, ilişki kuran ve anlam üreten” bir varlıktır. Bu yönelme sayesinde insan dünyaya yerleşir, kendine bir yön bulur ve varlığını anlamlı hâle getirir.

0123456789…

            Gerçekten de ahlak kuramı geliştirmeyen, erdemlerden ya da normatif ilkelerden söz açmayan Heidegger için kimi zaman onun ihtimamı nasıl kavradığının gözden kaçırıldığını düşünmeliyiz. Zira biliriz ki etik ancak ontolojik ihtimam zemininde imkânlıdır. Bir doktorun hastasına ihtimam eylemesi, sade ve sadece ahlaki bir yükümlülüktür diyebilir misiniz? Bu, dünyada birlikte var olmanın, başka bir varlıkla anlamlı bir ilişki kurmanın gereği değil midir yani? Bir tür ilişkisel biçim olan ihtimam, Heidegger’in Mitsein (başkalarıyla birlikte varlık) kavramı ile örtüşür. İhtimam burada etik değil, varlıkbilimsel bir “olay”dır.

            Heidegger'’in modern insanın dünyaya yalnızca “kullanılabilir kaynak” olarak bakışını eleştirmesi de yine aynı ontolojik meseleye dayanır düşüncesindeyiz. Bu yaklaşım, dünyayla ilişkide anlamdan değil, yalnızca verimlilikten ve kontrol edilebilirlikten beslenir. Heidegger, vaziyeti, “dünyanın büyüsünün bozulması” olarak tanımlar. Modern birey, nesnelerle ilişki kurarken onları sadece tüketilecek varlıklar olarak algılar; öznelerle ilişkisinde ise onları faydaya indirger. Bu, gayriihtimamın kurumsallaşmış hâlidir. Oysa Sorge, hem insanın hem dünyanın “sıradanlıktan kurtulmasına” olanak tanır.

            Gelgelelim, işe bir ontolojik miras olarak bakmak gerekir. Eğitimden sağlığa, şehir planlamasından teknolojiye kadar pek çok alanda “ihtimamlı” düşünmeye olan ihtiyaç derin bir boşlukta. Bu bağlamda Heidegger’in mirası, bireyin sadece “ne yaptığına” değil, nasıl var olduğuna da odaklanılmasını zorunlu kılar. Bundan mütevellit Sorge, hem bireysel bir yöneliş hem de toplumsal bir duyarlılık biçimi olabilir. Heidegger’in dilinde “ihtimamda bulunmak”, varlığa karşı duyarlı olmak, onun gizil anlamına kulak vermektir. Bu çağrı, insanı yalnızca anlamaya değil, saygı göstermeye de davet eder: “Der Mensch ist der Hirt des Seins.” — “İnsan, varlığın çobanıdır.” Bu cümleyle Heidegger, insanın özenle varlığı gözetme sorumluluğunu en sade biçimiyle dile getirir. Varlıkla ilişki kurmak, onu korumak, ona kulak vermek…
            Bir şeyle ilgilenmek, onu “orada” kılmak; ona anlam yüklemekse; Dasein, dünyayı pasifçe gözlemlememeli aksine onu dikkatle kurmalıdır. Ki bu kurma hâli ihtimamın da ta kendisidir.

 

 

 



[1] Martin Heidegger, Hümanizm Üzerine, çev. Yusuf Örnek, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 2013, s.34.

[2] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan Ökten, Alfa Yayınları, İstanbul, 2021, s. 22.

[3] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan Ökten, Alfa Yayınları, İstanbul, 2021, s. 33.

[4] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan Ökten, Alfa Yayınları, İstanbul, 2021, s. 296.

[5] Heidegger’in etik kuram geliştirmemesi eleştirilmiştir fakat bu noktada etik bir duyarlılık sezilir: özne, ötekine ihtimam-gösterir.

 

[6] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan Ökten, Alfa Yayınları, İstanbul, 2021, s. 78.

 


 

 CİN AYŞE 24. İHTİMAM. GÜZ 2025

25 Kasım 2025

KAMUCAN YALÇIN. SüperEgoma Mektubumdur


 

 

(ona çaktırmadan yazabilmek için, dil yeteneği, gazoz açacağı, ses mekaniği,

börek estetiği, oyun cimnastiği kısacası el attığı hiçbir bölgenin yardımı ve desteği 

olmadan, kendi kafama sis bombası atıp, o karışıklıkta  hızlıca yazdım. 

Yaşasın karambol, yaşasın kakule. Sana da yazıklar olsun

bi'nazik çiftçi olamadın, iki dakika japonize olamadın Baumann-pis!!!! 

Alllah! Rafine rafine laflar podyuma çıktı, izimi buldu, ben kaçıyorum.) 

 

Bak Beynim Sana İki Çift Lafım Var 

 

Birazcık daha nazik gelirseniz dinleyeceğim.

Bir saniye… birazcık daha nazik gelirseniz.

Çünkü aslında operasyonda olan benim ya — ve benim sizi dinlemediğimi düşündüğünüz için sesinizi yükselten sizsiniz ya — oysa ki burada şöyle küçük bir detay var:

Sizin, benim sizin sesinizi dinlemediğimi size düşündüren, benim hayatımdaki tıkanmaları, kasılmaları, blokajları, hani size Ekstranaringelen yapıyı anladığınızdan emin değilim.

 

Çünkü ben aslında sizi dinlemediğim için değil, sizin anladığınızdan emin olmadığım için çoğu zaman kıpırdayamıyorum. Sırtındaki Burjör Anahtarını Kaybetmiş bir oyuncak bebek gibi. 

Hareket arzusuyla kasılıp kalıyorum. Kıpırdayamamaktan yorgun düşene dek. 

Ve ben kalkışamadıkça siz sesinizi yükseltiyorsunuz.

Siz sesinizi yükselttikçe ben biraz daha zorlanıyorum.

O yüzden lütfen birazcık daha nazik geliniz.

Öyle gelirseniz dinleyeceğim.

Çünkü böyle…

Çünkü böyle gelirseniz, herhangi bir pagan10numara5binyıldızyereyatıktembel ya da süper rafinemekanikmutluişçi — hiç fark etmez.

Ki bana neyi tercih ettiğimi soracak kadar varoluş sahibi olsaydınız- ki değilsiniz.

 

Ben, ilkini — yani o süperpaganyereyatıktembel dediğimiz türden bir kişi olmayı — tercih ederdim.

Siz böyle emrinize tahsis edilen nörolojik kaynakları hor kullandıkça, beni de hırpalayan, sizi de cazırdatan bir biçimde, o paganyereyatıktembel neredeyse ayağa kalkıyor daha ciddi bir biçimde uyumak için.. 

Bir paganyereyatıktembelin ayağa kalkması demek, dünyanın yan yatması demektir.

Benim dünyam yan yatmış bulunuyor. 

Dolayısıyla sizin de kafanız biraz bulanıklaşıyor olabilir.

Sırf bu yüzden bile, sizin söylediklerinizi kimi zaman dikkate almakla ilgili şüpheye düşmekte bir beis görmeyen ihtimamım bence son derece sağlıktan yana.

Bu yüzden lütfen herhangi bir şekilde…


YabenTürkiye’deyaşayabirkadınımarkadaşım.

Kendimi iki saniye kutladığımda bile-[ki  bu etkinliklerin ne kadar da  seyrek gerçekleştiğini  o sadistiksüper kafana sok diye konum attım.] en azından ışık hızıyla tepeme çıkmazsan, 

birazcık daha nazik gelip en azından yarım gün beklersen çok sevinirim.

Sonuçta siz bir noktada, beni bu hırpalayıp yere yatıran, bana bağırma gücünüzü de benden alıyorsunuz ya?…

O yüzden bir tık daha nazik gelirseniz pek memnun olurum.

 

Bir ‘tık’tan kastımdan ben de şu anda çok emin değilim.

Günün sonunda, 90’ların ortasındaki 'mouse' sesinden , mesafesinden, ölçümünden, 

işlerliğinden doğmuş bir kavram bu. Tık. 

Bir, iki, üç, tık. 

Geri git bebeğim — ister duygusal dünya olsun, ister dijital dünya

- kendi hayatındaki ruhsal, cicibicital etnisiteler içinden kendine ait  bir dans bul. 

Bir geçmiş uydur ve onu hızlıca hatırla.

 

Bir tık geri bas yahu.

Çünkü sen beni böyle tepeledikçe, yani gitgide bir devlete benzedikçe, senin de soluğun kesilecek.

Bak ama bunu bir fungal yapıya, vücuttaki zararlı bir mikroba üstten bildirir gibi söylemiyorum;

Arkadaşım… zararlı mikrop benim zaten, anladın mı?

Senin için zararlı mikrop benim.

Sana hiçbir halt yetmiyor.

 

O yüzden biraz rahat mı bıraksan artık beni ya?

SadoSüperegoların ucuza tatile gittiği bir Ege adası falan yok mu?

Bas git arkadaşım ya!


 

 CİN AYŞE 24. İHTİMAM. GÜZ 2025

24 Kasım 2025

ESME MADRA

CİN AYŞE 24, İHTİMAM, GÜZ 2025

BETÜL TARIMAN. KENDİNİ KULLANMA KLAVUZU


 

gök körpe değildi

bana özür borcu vardı

ama toprak beni büyüttü

toprak tohumu ve 

yağmuru severdi

 

gök kahramanı olduğum 

hikâyelerin yanılsaması gibiydi

özür borcunu ödemedi

ama toprak beni üzmez

bahaneler ardına gizlenmezdi

 

kurulmuş saatler gibiydi gök

hep tamam tamam derdi

toprak söylediklerimi dinler

gerektiğinde benimle delirirdi

 

hiçbir nokta

olduğundan küçük değildi

hiçbir terlik yalnızlığını belli etmezdi

bazı zamanlar

buna toprak bile  

        dahil edilebilirdi

 

bunu bana çelik kollarıyla 

güç veren söyledi  

çünkü kıyıcı olan meşgul biriydi

meşguliyetten harflerini göremezdi

bu artık önemsediğim bir şey değil

önemsesem gözlerim yaşla dolabilirdi

dahil olduğum toprak

bazen tenimi eller 

bana ol diye  

            ısrar ederdi

 

1. bir kez müze 2. bir öğle arası

bir de lehçesi ıslak 

cordobalı tarafı vardı

düşündüm özen iyi giyinmekle

ölçülen bir şey 

DEĞİL Dİ


            

CİN AYŞE 24. İHTİMAM. GÜZ 2025

BELMA FIRAT. BULAŞ


 

“Lafını ettirmezdi mühendisliğinin.”

 

Garson viskileri mesafeli bir nezaketle masaya bıraktı. Fonda çalan chill-out albümler ve minimalist dekorasyonuyla, salgın tehlikesi atlatıldığından bu yana İstanbul’un kalburüstü zümresinin tercihi haline gelen mekân, elbette buraların müdavimi olan Utku’nun seçimiydi. 

 

Atilla ve Utku...

Çocukluk hayalleri. Ergenlik sırları. Büyüme. Çözülme... 

 

Temellerini yitirmiş derin bir sevginin yaşantılara sinmiş tortusu. Geçip gidenin objektifine şimdinin merceğiyle yerleşme zorlantısı. Anlamsızlık. Lenslerdeki tutarsızlık. Yamuk bakıştaki onarılmaz yarık. Öyle işte. Koparsın ama kopamazsın. Çünkü sivilce basmış suratlarınızın günlüğünü tutmuş, popüler oğlanların kaptığı kızların ardından bakakalmış, porno zulalarınızı ve otuzbir hikâyelerinizi paylaşmışsınızdır.  

 

“Doğru ama vefat ilanında merhumun şeceresi, eğitimi, unvanı doğru dürüst yazılmalı.” dedi Utku.

Atilla başını önüne eğdi, “Gelemedik cenazeye.”

 

Tek seferde yuvarladı viskisini Utku. “Van’da bi omuz kamerasıyla tek başına çekimdeydi. Orada defnettik.” Garsonu arandı. Boş bardağı işaret etti. “Hiç bulaşmayacaktı. Zamanında Libya’da inşaatlarda para basmak varken. Bıktıysan da elin çöllerinden, memlekette kaymak gibi kentsel dönüşüm. Mühendislik, hele de inşaat mühendisliği, en kazançlısı hem de, ona göre değilmiş. Tutkularının peşinden koşacak diye. Varını yoğunu... Esas virüs diyorum, yani. Film çekecekmiş. Değdi mi?”

 

“Ümran teyze?” 

“İki yıl oluyor. Yası atlatamadı henüz. Eksiği yok. Durumu iyi. Durumum iyi.” 

 

Utku, garsonun tazelediği viski bardağına dikti gözlerini. Altında şoför, süper lüks villa, bankada kabarık hesap, düzgün eş, iki çocuk. Yüksek ciro. Hiç fena sayılmazdı durumu. Virüs ona bulaşmamış, bilançosunu vurmamıştı. Boşalmış bardağını işaret edip, “Söyleyelim tazelesinler,” dedi Atilla’ya. Atilla, gönülsüzce saatine baktı, “Bu son olsun ama.”

 

“Dergide durumlar?” 

“Yoğun,” dedi Atilla. “Çok fotoğraf birikti. Projeyi tamamlamak epey zamanımı alacak.”

“Proje derken?”  

“Salgının sınıfsal etkileri. Borsada karşılığı yok.” 

“Sen daha alay et. Kıçın sıkışınca anlarsın.”

Sessizlik, Utku’nun sabırsızlığını test edercesine yapış yapış uzadı.

“Kanka bak… Ne geçecek eline. ”

 

Sözler aralarındaki duvarların yankısında karantinada kaldı. Ne zaman başlamıştı bu? Birbirlerine sarf ettikleri sözler yani. Sözler… Ne zamandır bulaşmıyorlardı birbirlerine? Bulaşıp anlaşmıyorlardı?

 

 İlk Atilla denedi. Çünkü, kayıp çocukluk zamanlarının ihtimamla saklanan hatırı. Bir daha ele geçmeyecek olanda şimdiye bulaşanın dayatması. O yamuk bakıştaki yarığı aşma zorlantısı. Çünkü… Yani, mecburdu.

“Fotoğrafa nasıl başladım, hiç anlattım mı sana? Babanın çekimindeydik. Figürasyonda çocuk oyuncu gerekmişti. Çeke çeke seni götürmüştü. Sen de beni. Kameranın arkasında durup izlemiştim. Arada baban bana da baktırmıştı objektiften. Bir yandan da resimlerle hikâye anlatmakla ilgili bir şeyler anlatmıştı. Tek kelimesini bile anlamasam da o gün, o objektiften, babanın sesinden, bir şey bulaştı bana. Yakalanmıştım. Opera gibiydi. Yoğundu. Yüceydi. Ondan sonra, hep bir fotoğraf makinesi edinmek istedim. Pahalıydı, söyleyemedim bizimkilere. Yıllar sonra gazetecilik yüksekokulunda fotoğraf kulübü olduğunu duyunca…” 

 

Utku, enseye tokat günlerinin kaybedilmiş samimiyetini yeniden yakalamanın erinciyle gülerek sözünü kesti Atilla’nın,  “Tamam kanka. Dramatikleşme. Peder bana bulaşamayınca... Eh, ne de olsa birilerinin sorumluluk sahibi olması gerekir hayatta. Sana takmış. Anladık.”   

 

“Galiba öyle. Hatırlar mısın, senin Pelin’i de ne çok desteklemişti baban güzel sanatlara girmesi için. Bu arada inanmazsın, birkaç hafta önce yolda rastladım Pelin’e, sergi hazırlıkları varmış. Davet etti. Temasını da söyledi. Bulaş.” 

 

Utku’ya bir sıkıntı bastı. Kravatını gevşetti, “Yıllar oldu Pelin’i görmeyeli, orta yaşı geçtik, yaşlanmıştır,” dedi. “Vallahi çok iyi görünüyordu,” diye heyecanla yanıtladı Atilla. “Yıllar ona yaramış. Sizinki de amma büyük aşktı. Ne şiirler döktürmüştün. Bak senin de kalemin kuvvetliydi. Zamanında bir dergiye falan gönderseydin keşke.” 

 

Utku mahcup, “O işler karın doyurmuyor. Gençlikte, eh işte, çiziktirdik bir şeyler.” 

 

“Sahi, siz Pelin’le niye ayrılmıştınız ki?”

 

“Birader,” kankanın yerini birader almıştı şimdi, “üniversitede çok… İşte entel dantel bir şeyler oldu buna. Hadi idare edelim. Edelim ama tipi de çok marjinalleşti. Burnunda hızma, saçlara mavi gölgeler attırmalar falan. İş ortamı kaldırmaz. Anlatmaya çalıştım. Sergisinin temasına da bak sen. İyi, güzel, aferin. Şimdi, pardon da ben anlamıyorum, niye böyle ayrıksı şeylere bulaşıp durdu da ben azıcık sağduyu bulaştıramadım buna. Neyse… Boş ver. Geçti gitti. Tazeleyelim mi?”

 

“Yok, kalkıyorum ben, Selda bekler. Sen de abartma az iç.”

 

İntihar etmeyeceksek içelim bari” dedi Utku. Pelin’in okuttuğu hangi romandandı bu laf acaba ama cuk oturdu, diye düşündü. Hazırcevaplığıyla gurur duydu. Yapıştır!

 

 Atilla patladı, “Bağlamından koparırsan teflon gibi kayar o laflar.” 

 

Yüz yüzeydiler. Bir süre ölçüp biçtiler birbirlerini. Sürede ikamet eden geçmiş, şimdi ve geleceklerinin sarmalında birbirine bulaşan ve saçılıp dağılan yaşantılar, yarıkları derinleştiren iğneli sözler, savrulan perspektifler… 

Yok artık bu dikiş tutmaz, diye düşündü Atilla, “Eyvallah,” deyip kalktı.

 

Utku tekrar boşalan viski kadehini göstererek, garsona işaret etti. Şiir defterleri neredeydi acaba? Geçen tadilatta büyük bir temizliğe girişmişti Zeynep. Koliler dolusu ıvır zıvır, eski dergiler, çocukların kullanılmış okul kitapları. Belki onlar da araya kaynayıp… Kim bilir. Viskisi gelsin diye sabırsızlanmaya başladı. Salonu gözleriyle taradı. Bardaki sarışın kadında durdu. Vücudu taş ama saçı fazla kısa, sevimsiz, diye düşündü. Fakat yine de kadından yayılan bir şey… Bir de şey… Başka bir şey… Şimşek gibi araya girip kadına yönelen dikkatinin önünü kesti. “Öyle şeylere bulaşma oğlum.” Babasının nikâhtan önceki nasihati. Ruhun ölür, demişti. Amaaan sen de. Ânını zehir eden tatsız anıya dair imgeyi geldiği yere geri gönderdi. Kadına yeniden baktı. Öldüren cazibe… Ölüye ne yapabilir ki… İçkisini getiren garsona yüklü bir bahşişle birlikte, üstünde kabartmalı harflerle CEO yazan business kartını uzattı. “Bayana benden bir içki.” Garson, el çabukluğuyla bahşişini cebine koyup hızlı adımlarla bara doğru uzaklaştı. Utku, son model iphone’unu eline aldı ve “Karıcım” tuşuna bastı: 

 

“Aşkım, Atilla’yla sohbet uzadı, beklemeyin.” 

 

Bardaki sarışın viski kadehini Utku’ya doğru kaldırdı. Beklediği işaret gelmişti. Hoşnuttu. Hayat ne ki, diye düşündü. Carpe Diem… Birden duraksadı. Pelin’le izledikleri hangi filmdendi bu sözler? Yine şairli, şiirli bir şey olsa gerekti. Babası mı tavsiye etmişti? Gençliğinin sinefil günlerine zihninin kamerasını döndürüp zoom yaparak dikkat kesildi. An aralanmaya başlayan bir bulutsunun içinden imgeye kavuşup birdenbire beliriverdi. Pelin’le el ele, sinema perdesinde sıranın üstüne çıkıp diğerlerini peşinden sürükleyen isyankâr gencin bulaşıcılığına hayranlıkla kilitlenmişlerdi. Yıllar öncesine ait o saf ve hakiki mutluluk ânının gömüldüğü yerden böyle hortlak gibi fırlayıvermesi canını sıktı. Derhal kendini topladı. “Mutlu bir otomattan iyisi yoktur,” diyerek temporal zamana* sadakatini yineledi. Utku’ya göre Zeitgeist’ın optimum zaman dizilimi;business, happy hour ve sexten ibaretti. 

 

Bunlar mümkünse basit bir ardışıklıkta tekrar etmeliydi. Banka cüzdanından fazlasına bulaşmayan bir eş elbette bunun garantisiydi. Pelin, Atilla ve babasının birtakım yaşanmışlıkları sokuşturarak bu dizgeye ikide birde parazit yapmalarının önüne geçmeliydi. Geçmişe mazi boşuna edilmiş bir laf değildi. Birden çok rahatladı. Gevşemiş kravatını düzeltti, sandalyenin arkasına astığı kaşmir ceketini sırtına geçirdi ve kendinden emin adımlarla bardaki kadına doğru seğirtti.

 

*Bergson’dan esinle…

Henri Bergson, Madde ve Bellek, çev: Işık Ergüden, Ankara: Dost Kitabevi, 2015


 

CİN AYŞE 24, İHTİMAM, 

GÜZ 2025

 

 

 

 

 

 

 

 

ANİTA SEZGENER. MADE IN CHINA


 

 

1.

 

Zehir tasıyken. Uyku deliğinden çıkmaz. 

Anonim kalmak için. Küçük bir zehirlenme. 

 

2.

 

Ulaştınız. Daha yeryüzü yoktu. Kırmızı bir top.

Güneşin sembolüydü.

 

3.

 

Ejderha metalden. Bir çakımlık uzaktaydı. 

Küçücük bir ateş de 

söndürebilirdi. Zamanın oyuğunu.

 

4.

 

Ağaçla zaman arasındaki bağda. 

Ejderha yumurtasına baktı. 

Ve “oh” dedi.

 

5.

 

Kirpiler burunlarıyla kaldı. 

Kirpiler burunlarıyla daha ne yapabilirdi.

 

6.

 

Hiç yağmurun düşmediği bir evde. 

Sırta bırakılan diş izlerinin.

Bir ihtimalin. İhtimamında. Donakalması.

 

7

 

Zehirli yılanlara dokunmaya cesaret edemedik. 

İsmini geri çağırdık.

 

 

8.

 

Ejderhalar öfkelenince. İstiridyeler kaybolur.

 

9.

 

Renkli meyveler ve taşlar. Her zaman yutulmaz. 

Bu tutumdur.

 

10.

 

Biri birini biraz uzaktan. Biraz yaklaşmadan. 

Deniz kabuklarıyla. İncilerle. Merak. Gerekirse. Hiç 

Yaklaşmadan. Hep uzak durarak. Yeşim taşıyla. Bambuyla.

Merak. Biri birini epey uzaktan. Hiç yaklaşmadan. 

Kara hayvanlarını. Deniz hayvanlarını. Ses etmeden.

 

11.

 

Merak bir deniz keçisiyken. Bir tesir.

Kırmızı tüylü bir kuş. Mavi bir çocukla.

Aynı gümüş kaptan su içer.

 

12.

 

Ejderha uzaklaşmadan. 

Deniz kabukları altın taklidi yaptı.

 

13.

 

Ejderha sudaysa kendini

Beş renkle kaplar. Renkler arası geçiş 

Yoktur.

 

14.

 

Fırtına yatışmaya başlayınca. Bitkiler

Siyah toprağa yöneldi. 

 

 

15.

 

Altın tozuyla gelen ömür.

Bir diğerine üflendi.

 

16.

 

Şimşek çaktı mı nilüfer

çiçeği nemi emer.

 

 

17.

 

Siyah kaplumbağa kuzeyden 

güneye yöneldiğinde.

Yaratıcı sular inceldi.

 

18.

 

Bir elektrik çiçeğiyle ne yapılır sahi?

Kırlangıçlar ölümsüz yıldızlarken.

 

19.

 

Ejderhalar insan sesiyle konuşan balık

Şekline girerler. Sonra hep önceden. 

Hız kaygan.

 

20.

 

Bir şey sanki bir şeye baktı. İçe gömülü sularda.

Uyku havada yürüdü.

 

21.

 

Annesini yara bantlarıyla sakinleştiren çocuk.

Kuşları nehrin kenarına topladı.

 

22.

 

Su geçer mi?

 

                                                                                             ocak-şubat 2025



Cin Ayşe 24, ihtimam, güz 2025

ADA LIMÓN. Her Şeyi Olduğu Gibi Adlandırmak


 

Yemliğin yanından geçerken “Sığırcık partisi!” diye bağırıyorum. Bir saat sonra da “Yas tutan güvercin partisi!” diye bağırıyorum. (Yemliğe parti, yerdeki tohuma da parti sonrası diyorum.) İzlemede o kadar iyi olmaya başladım ki, gençken yaşlı bir şairin bana verdiği dürbünü bile çıkardım ve önümde kendi okyanusum gibi bir gelecekle Cape'e doğru yola çıktım. Püsküllü baştankara! Bağırıyorum ve Lucas gülerek, “Ben de öyle düşünmüştüm.” diyor. Ama benimle dalga geçiyor; hiç de öyle düşünmüyordu. Babam da aynı şeyi yapar. Yemlikte bağırarak partiye katılanları duyurur. Sabahları alçak bir meşe dalına konan Stellar alakargasına bir ya da iki bütün fıstık atıyor. Bir zamanlar kuşların sıkıcı olduğunu düşünürdüm. Kahverengi kuş. Gri kuş. Siyah kuş. Bla bla bla kuş. Sonra okyanus kıyısında isimlerini öğrenmeye başladım ve çıktığım kişi bana “Senin sorunun da bu Limón, hep faunasın ama hiç flora yok” dedi. Ve ağaçların isimlerini öğrenmeye başladım. Her şeyi olduğu gibi adlandırmayı seviyorum. Önceleri ilgilendiğim tek şey aşktı, sizi nasıl yakaladığı, nasıl korkuttuğu, nasıl yok ettiği ve nasıl dirilttiğiydi. O zamanlar ilgilendiğim şeyin aşk bile olmadığını, kendi ıstırabım olduğunu bilmiyordum. Acı çekmenin her şeyi ilginç kıldığını sanıyordum. Sürekli acı veren bir şeye aşk demiş olmam ne kadar komikti.

 

Ada Limón, The Hurting Kind kitabından “Calling Things What They Are”.

 © 2022 Ada Limon. Milkweed Editions'ın izniyle yeniden basılmıştır.

 

https://www.poetryfoundation.org/poems/162174/calling-things-what-they-are



 Çeviren: Anita Sezgener


Cin Ayşe 24, ihtimam