İnsan, Varolanın efendisi değildir. İnsan, Varlığın çobanıdır.[1]
—Martin Heidegger
987654321
Özen, titizlik, dikkat, ilgi… Uyum, uyumlanma, rikkat… Gözetme, ıskalamama, bürünme… Felsefede “ihtimam” kelimesi doğrudan, sık kullanılan bir terim olmasa bile bilhassa bazı felsefi yaklaşımlarda ve kavramsal çerçevede benzer yahut yakın anlamlı kavramlar üzerinden bu kelime okunabilir durur; etik, varoluş ve ilişkisellik alanlarında karşılığı olan bir tutumdur, ihtimam.
Onun anlam boyutlarına eğildiğimiz yerde, bu yazıda, Heidegger ve “Dasein” rehberliğinde “varlıkla ilişkilenen ihtimam (Sorge)” bağlamında bir şeyler akacaktır.
Martin Heidegger’in varlık felsefesinde, insan varlığını tanımlarken kullandığı temel kavramlardan biri Sorge. Almanca olan bu kelime Türkçeye genellikle “kaygı” ya da “ilgilenme” olarak çevrilse de bir manada “ihtimam” kavramına da oldukça yakın olduğu işaretlenmiştir. Heidegger'e göre insan, varlığını “dünyada bir şeylere ihtimam göstererek” sürdürür. Onun varlığına (Dasein) özgü en temel özellik, dünyada “içkin” olmasıdır. İnsan, dünyayla bir ilişkiler
ağı içinde var olur. Bu ilişki ağı, Heidegger’in felsefesinde “Sorge” (kaygı/ilgilenme) kavramıyla tanımlanır.
Dasein (orada-oluş), dünyayla ilişkisini sadece bilgi yoluyla değil; aynı zamanda ihtimam gösterme, dünyaya yönelme, sorumluluk alma yoluyla kurar. Buradan hareketle diyebiliriz ki Sorge, sıradan anlamda “endişe” değil; insanın dünyayla, diğer insanlarla ve kendi varoluşuyla kurduğu sürekli, dikkatli ve yükümlü ilişki manasına karşılık gelir.
Dasein geleceğe yönelik planlar yaparken [İleriye yöneliklik (Zukunft)] bir yandan kendini geçmişinin içinde konumlandırır [Geçmişle ilişki (Gewesenheit)], bir yandan da “an”da olanla ilgilenir [Şimdiye dair ilgi (Gegenwart)]. Bu onun zamanı yaşama biçimidir. İhtimam olarak yorumlanabilecek bu üç boyut, Dasein’ın “ihtimam gösteren” bir varlık olduğu fikrine bir kez daha işaret eder hatta bizzat bu fikrin temelini inşa eder. İnsanın kendisini, başkalarını ve nesneleri asla “nötr” biçimde değil; her zaman bir anlam ve değer vererek deneyimler, deriz.
İhtimamın Ontolojik Ağırlığı
20. yüzyıl felsefesinde bir dönüm noktası olarak değerlendirilen, 1927 tarihli başyapıtı olan Sein und Zeit (Varlık ve Zaman) adlı eserinde Heidegger, metafiziğin temel sorusunu: Varlık nedir’i yeniden sorar ancak bu soruyu soracak olan öznenin doğasını da baştan tanımlar: “‘Varlık’ kendiliğinden anlaşılır bir kavramdır. Bir şeyleri bildiğimizde, onları ifade ettiğimizde ya da var olanlarla kurduğumuz her türlü ilişkinin yanı sıra kendi kendimizle kurduğumuz ilişkilerde ‘varlık’ ifadesini kullanırız. Ve bu tabir bu esnada ‘başka bir şeye gerek olmadan’ anlaşılabilmektedir.”[2] İnsan, yalnızca düşünen bir hayvan (Homo sapiens) değil, varlıkla bizzat ilişki kuran, onunla
“iç içe” yaşayan bir varlıktır. Bu bağlamda Heidegger’in geliştirdiği Dasein kavramı, insanın
dünyada bulunma tarzını ifade eder. Dasein, “dünyaya atılmış” ve onu anlamlandırmakla yükümlü bir varlıktır. İşte tam da bu “dünya-içinde-varoluş”u anlamak için Heidegger, yukarıda adını bir çerçevede andığımız Sorge (özen, kaygı, ilgilenme) kavramına başvurur.
Dasein’ın en temel ontolojik belirlenimi, onun dünyada zaten bulunuyor olmasıdır:
“Dasein, başka var olanlar arasında yer alan bir varolan değildir yalnızca. Dasein’ın ontik müstesnalığı, bir varolan olarak onun kendi varlığı içinde bizatihi bu varlığı mesele etmesinde
yatar. Dolayısıyla Dasein’ın söz konusu varlık konstitüsyonuna, onun kendi varlığı içindeyken bu varlıkla belirli bir varlık ilişkisine sahip oluşu da dahildir.”[3] [SZ, §4]. Yani insan, varlığını bilinçli olarak sürdüren, kendine yönelmiş ve kendi varlığıyla ilişkide olan bir varlıktır. Sorge, bu ilişkinin temel biçimidir.
Sorge, Heidegger'in kullanımında yalnızca duygusal bir endişeyi değil; varoluşsal bir ilgi, yönelme ve ilişkisellik şeklini ifade eder. Heidegger’in ifadesiyle: “Dasein’ın bir-şey-uğruna var olduğu var-olabilirliği, bizatihi dünya-içinde-var olma özelliğine sahiptir. Dolayısıyla dünya-dahilinde varolanlarla olan irtibat, ontolojik bakımdan onda yatmaktadır.”[4] [SZ, §41] O, Sorgeyi yalnızca kişinin kendisine değil, diğer insanlara ve dünyaya yönelmiş bir ilgilenme biçimi olarak da ele alır. Bu ilgilenme biçimi, onun Besorgen (nesnelerle ilgilenme) ve Fürsorge (başkalarıyla ilgilenme) ayrımında belirginleşir.
Besorgen, Dasein’ın aletsel dünyayla kurduğu ilişkiyi ifade eder. Bu ilişkide dünya, bir “aletler toplamı” olarak görünür. Örneğin bir çekiç “orada duran bir nesne” değil, bir işin yapılmasına yönelik anlam taşıyan bir varlıktır (zuhanden). Fürsorge ise Dasein’ın başka Daseinlarla olan ilişkisinde ortaya çıkar.
Heidegger burada oldukça çarpıcı bir ayrım yapar:
•Diğerinin yerine geçerek onun işini üstlenmek (einspringende Fürsorge) — bu, özneyi pasifleştirebilir.
•Diğerinin kendi özgün varoluşunu gerçekleştirmesine yardım etmek (aufspringende Fürsorge) — bu ise özgürleştirici bir özen biçimidir.
İkinci tür Fürsorge, etik bir boyut taşır. Dasein, başka bir Dasein’ın “kendi olabilme”sine katkıda bulunur.[5] Hâl buyken Sorge kavramı, ontolojik bir ihtiyaç olarak öne çıkar, diyebiliriz: “Biz, zaten ihtimam gösteren varlıklarız. Bu, sonradan edinilen bir erdem değil, insan olmanın yapısal bir yönüdür.” fikrine varırız. Sorge, insan varlığını açıklamanın anahtarıdır. İhtimam, sadece duygusal bir hâl ya da ahlaki bir davranış değil, varoluşun kurucu bir boyutudur da. İnsanın dünyada varoluşu, her zaman bir şeye ihtimam gösterme, bir şeyi umursama, bir şeye yönelme hâlidir. Bu yönelme, anlamın ve kimliğin temelini oluşturur. Dolayısıyla, Heidegger için etik, epistemoloji ya da siyaset değil; ontoloji önceliklidir zira önce varlık vardır, sonra onun anlamları: “Dasein’ın ‘özü’ kendi varoluşundadır. Bu varolanın meydana çıkarılabilen karakterleri şu veya bu ‘görüntüye’ sahip mevcut bir varolanın mevcut ‘özellikleri’ olmayıp hep kendisinin var olma olanaklarıdır, bundan başka bir şey değil.”[6] [SZ, §9] Bu ifade, Heidegger’in ihtimam anlayışını tek cümlede özetler: Bir varlık belirlenimi olarak varoluş yalnızca Dasein’a tahsis edilebilir ve Dasein’ın varlığı bizatihi “ihtimam-gösterme”dir.
İhtimam, sadece bir ahlaki tavır ya da psikolojik eğilim değil, insan varlığının temel yapısını belirleyen bir ontolojik kavramdır. İnsan, yalnızca “olan” değil, “önemseyen, ilgilenen, ilişki kuran ve anlam üreten” bir varlıktır. Bu yönelme sayesinde insan dünyaya yerleşir, kendine bir yön bulur ve varlığını anlamlı hâle getirir.
0123456789…
Gerçekten de ahlak kuramı geliştirmeyen, erdemlerden ya da normatif ilkelerden söz açmayan Heidegger için kimi zaman onun ihtimamı nasıl kavradığının gözden kaçırıldığını düşünmeliyiz. Zira biliriz ki etik ancak ontolojik ihtimam zemininde imkânlıdır. Bir doktorun hastasına ihtimam eylemesi, sade ve sadece ahlaki bir yükümlülüktür diyebilir misiniz? Bu, dünyada birlikte var olmanın, başka bir varlıkla anlamlı bir ilişki kurmanın gereği değil midir yani? Bir tür ilişkisel biçim olan ihtimam, Heidegger’in Mitsein (başkalarıyla birlikte varlık) kavramı ile örtüşür. İhtimam burada etik değil, varlıkbilimsel bir “olay”dır.
Heidegger'’in modern insanın dünyaya yalnızca “kullanılabilir kaynak” olarak bakışını eleştirmesi de yine aynı ontolojik meseleye dayanır düşüncesindeyiz. Bu yaklaşım, dünyayla ilişkide anlamdan değil, yalnızca verimlilikten ve kontrol edilebilirlikten beslenir. Heidegger, vaziyeti, “dünyanın büyüsünün bozulması” olarak tanımlar. Modern birey, nesnelerle ilişki kurarken onları sadece tüketilecek varlıklar olarak algılar; öznelerle ilişkisinde ise onları faydaya indirger. Bu, gayriihtimamın kurumsallaşmış hâlidir. Oysa Sorge, hem insanın hem dünyanın “sıradanlıktan kurtulmasına” olanak tanır.
Gelgelelim, işe bir ontolojik miras olarak bakmak gerekir. Eğitimden sağlığa, şehir planlamasından teknolojiye kadar pek çok alanda “ihtimamlı” düşünmeye olan ihtiyaç derin bir boşlukta. Bu bağlamda Heidegger’in mirası, bireyin sadece “ne yaptığına” değil, nasıl var olduğuna da odaklanılmasını zorunlu kılar. Bundan mütevellit Sorge, hem bireysel bir yöneliş hem de toplumsal bir duyarlılık biçimi olabilir. Heidegger’in dilinde “ihtimamda bulunmak”, varlığa karşı duyarlı olmak, onun gizil anlamına kulak vermektir. Bu çağrı, insanı yalnızca anlamaya değil, saygı göstermeye de davet eder: “Der Mensch ist der Hirt des Seins.” — “İnsan, varlığın çobanıdır.” Bu cümleyle Heidegger, insanın özenle varlığı gözetme sorumluluğunu en sade biçimiyle dile getirir. Varlıkla ilişki kurmak, onu korumak, ona kulak vermek…
Bir şeyle ilgilenmek, onu “orada” kılmak; ona anlam yüklemekse; Dasein, dünyayı pasifçe gözlemlememeli aksine onu dikkatle kurmalıdır. Ki bu kurma hâli ihtimamın da ta kendisidir.
[1] Martin Heidegger, Hümanizm Üzerine, çev. Yusuf Örnek, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 2013, s.34.
[2] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan Ökten, Alfa Yayınları, İstanbul, 2021, s. 22.
[3] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan Ökten, Alfa Yayınları, İstanbul, 2021, s. 33.
[4] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan Ökten, Alfa Yayınları, İstanbul, 2021, s. 296.
[5] Heidegger’in etik kuram geliştirmemesi eleştirilmiştir fakat bu noktada etik bir duyarlılık sezilir: özne, ötekine ihtimam-gösterir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder