“Lafını ettirmezdi mühendisliğinin.”
Garson viskileri mesafeli bir nezaketle masaya bıraktı. Fonda çalan chill-out albümler ve minimalist dekorasyonuyla, salgın tehlikesi atlatıldığından bu yana İstanbul’un kalburüstü zümresinin tercihi haline gelen mekân, elbette buraların müdavimi olan Utku’nun seçimiydi.
Atilla ve Utku...
Çocukluk hayalleri. Ergenlik sırları. Büyüme. Çözülme...
Temellerini yitirmiş derin bir sevginin yaşantılara sinmiş tortusu. Geçip gidenin objektifine şimdinin merceğiyle yerleşme zorlantısı. Anlamsızlık. Lenslerdeki tutarsızlık. Yamuk bakıştaki onarılmaz yarık. Öyle işte. Koparsın ama kopamazsın. Çünkü sivilce basmış suratlarınızın günlüğünü tutmuş, popüler oğlanların kaptığı kızların ardından bakakalmış, porno zulalarınızı ve otuzbir hikâyelerinizi paylaşmışsınızdır.
“Doğru ama vefat ilanında merhumun şeceresi, eğitimi, unvanı doğru dürüst yazılmalı.” dedi Utku.
Atilla başını önüne eğdi, “Gelemedik cenazeye.”
Tek seferde yuvarladı viskisini Utku. “Van’da bi omuz kamerasıyla tek başına çekimdeydi. Orada defnettik.” Garsonu arandı. Boş bardağı işaret etti. “Hiç bulaşmayacaktı. Zamanında Libya’da inşaatlarda para basmak varken. Bıktıysan da elin çöllerinden, memlekette kaymak gibi kentsel dönüşüm. Mühendislik, hele de inşaat mühendisliği, en kazançlısı hem de, ona göre değilmiş. Tutkularının peşinden koşacak diye. Varını yoğunu... Esas virüs diyorum, yani. Film çekecekmiş. Değdi mi?”
“Ümran teyze?”
“İki yıl oluyor. Yası atlatamadı henüz. Eksiği yok. Durumu iyi. Durumum iyi.”
Utku, garsonun tazelediği viski bardağına dikti gözlerini. Altında şoför, süper lüks villa, bankada kabarık hesap, düzgün eş, iki çocuk. Yüksek ciro. Hiç fena sayılmazdı durumu. Virüs ona bulaşmamış, bilançosunu vurmamıştı. Boşalmış bardağını işaret edip, “Söyleyelim tazelesinler,” dedi Atilla’ya. Atilla, gönülsüzce saatine baktı, “Bu son olsun ama.”
“Dergide durumlar?”
“Yoğun,” dedi Atilla. “Çok fotoğraf birikti. Projeyi tamamlamak epey zamanımı alacak.”
“Proje derken?”
“Salgının sınıfsal etkileri. Borsada karşılığı yok.”
“Sen daha alay et. Kıçın sıkışınca anlarsın.”
Sessizlik, Utku’nun sabırsızlığını test edercesine yapış yapış uzadı.
“Kanka bak… Ne geçecek eline. ”
Sözler aralarındaki duvarların yankısında karantinada kaldı. Ne zaman başlamıştı bu? Birbirlerine sarf ettikleri sözler yani. Sözler… Ne zamandır bulaşmıyorlardı birbirlerine? Bulaşıp anlaşmıyorlardı?
İlk Atilla denedi. Çünkü, kayıp çocukluk zamanlarının ihtimamla saklanan hatırı. Bir daha ele geçmeyecek olanda şimdiye bulaşanın dayatması. O yamuk bakıştaki yarığı aşma zorlantısı. Çünkü… Yani, mecburdu.
“Fotoğrafa nasıl başladım, hiç anlattım mı sana? Babanın çekimindeydik. Figürasyonda çocuk oyuncu gerekmişti. Çeke çeke seni götürmüştü. Sen de beni. Kameranın arkasında durup izlemiştim. Arada baban bana da baktırmıştı objektiften. Bir yandan da resimlerle hikâye anlatmakla ilgili bir şeyler anlatmıştı. Tek kelimesini bile anlamasam da o gün, o objektiften, babanın sesinden, bir şey bulaştı bana. Yakalanmıştım. Opera gibiydi. Yoğundu. Yüceydi. Ondan sonra, hep bir fotoğraf makinesi edinmek istedim. Pahalıydı, söyleyemedim bizimkilere. Yıllar sonra gazetecilik yüksekokulunda fotoğraf kulübü olduğunu duyunca…”
Utku, enseye tokat günlerinin kaybedilmiş samimiyetini yeniden yakalamanın erinciyle gülerek sözünü kesti Atilla’nın, “Tamam kanka. Dramatikleşme. Peder bana bulaşamayınca... Eh, ne de olsa birilerinin sorumluluk sahibi olması gerekir hayatta. Sana takmış. Anladık.”
“Galiba öyle. Hatırlar mısın, senin Pelin’i de ne çok desteklemişti baban güzel sanatlara girmesi için. Bu arada inanmazsın, birkaç hafta önce yolda rastladım Pelin’e, sergi hazırlıkları varmış. Davet etti. Temasını da söyledi. Bulaş.”
Utku’ya bir sıkıntı bastı. Kravatını gevşetti, “Yıllar oldu Pelin’i görmeyeli, orta yaşı geçtik, yaşlanmıştır,” dedi. “Vallahi çok iyi görünüyordu,” diye heyecanla yanıtladı Atilla. “Yıllar ona yaramış. Sizinki de amma büyük aşktı. Ne şiirler döktürmüştün. Bak senin de kalemin kuvvetliydi. Zamanında bir dergiye falan gönderseydin keşke.”
Utku mahcup, “O işler karın doyurmuyor. Gençlikte, eh işte, çiziktirdik bir şeyler.”
“Sahi, siz Pelin’le niye ayrılmıştınız ki?”
“Birader,” kankanın yerini birader almıştı şimdi, “üniversitede çok… İşte entel dantel bir şeyler oldu buna. Hadi idare edelim. Edelim ama tipi de çok marjinalleşti. Burnunda hızma, saçlara mavi gölgeler attırmalar falan. İş ortamı kaldırmaz. Anlatmaya çalıştım. Sergisinin temasına da bak sen. İyi, güzel, aferin. Şimdi, pardon da ben anlamıyorum, niye böyle ayrıksı şeylere bulaşıp durdu da ben azıcık sağduyu bulaştıramadım buna. Neyse… Boş ver. Geçti gitti. Tazeleyelim mi?”
“Yok, kalkıyorum ben, Selda bekler. Sen de abartma az iç.”
“İntihar etmeyeceksek içelim bari” dedi Utku. Pelin’in okuttuğu hangi romandandı bu laf acaba ama cuk oturdu, diye düşündü. Hazırcevaplığıyla gurur duydu. Yapıştır!
Atilla patladı, “Bağlamından koparırsan teflon gibi kayar o laflar.”
Yüz yüzeydiler. Bir süre ölçüp biçtiler birbirlerini. Sürede ikamet eden geçmiş, şimdi ve geleceklerinin sarmalında birbirine bulaşan ve saçılıp dağılan yaşantılar, yarıkları derinleştiren iğneli sözler, savrulan perspektifler…
Yok artık bu dikiş tutmaz, diye düşündü Atilla, “Eyvallah,” deyip kalktı.
Utku tekrar boşalan viski kadehini göstererek, garsona işaret etti. Şiir defterleri neredeydi acaba? Geçen tadilatta büyük bir temizliğe girişmişti Zeynep. Koliler dolusu ıvır zıvır, eski dergiler, çocukların kullanılmış okul kitapları. Belki onlar da araya kaynayıp… Kim bilir. Viskisi gelsin diye sabırsızlanmaya başladı. Salonu gözleriyle taradı. Bardaki sarışın kadında durdu. Vücudu taş ama saçı fazla kısa, sevimsiz, diye düşündü. Fakat yine de kadından yayılan bir şey… Bir de şey… Başka bir şey… Şimşek gibi araya girip kadına yönelen dikkatinin önünü kesti. “Öyle şeylere bulaşma oğlum.” Babasının nikâhtan önceki nasihati. Ruhun ölür, demişti. Amaaan sen de. Ânını zehir eden tatsız anıya dair imgeyi geldiği yere geri gönderdi. Kadına yeniden baktı. Öldüren cazibe… Ölüye ne yapabilir ki… İçkisini getiren garsona yüklü bir bahşişle birlikte, üstünde kabartmalı harflerle CEO yazan business kartını uzattı. “Bayana benden bir içki.” Garson, el çabukluğuyla bahşişini cebine koyup hızlı adımlarla bara doğru uzaklaştı. Utku, son model iphone’unu eline aldı ve “Karıcım” tuşuna bastı:
“Aşkım, Atilla’yla sohbet uzadı, beklemeyin.”
Bardaki sarışın viski kadehini Utku’ya doğru kaldırdı. Beklediği işaret gelmişti. Hoşnuttu. Hayat ne ki, diye düşündü. Carpe Diem… Birden duraksadı. Pelin’le izledikleri hangi filmdendi bu sözler? Yine şairli, şiirli bir şey olsa gerekti. Babası mı tavsiye etmişti? Gençliğinin sinefil günlerine zihninin kamerasını döndürüp zoom yaparak dikkat kesildi. An aralanmaya başlayan bir bulutsunun içinden imgeye kavuşup birdenbire beliriverdi. Pelin’le el ele, sinema perdesinde sıranın üstüne çıkıp diğerlerini peşinden sürükleyen isyankâr gencin bulaşıcılığına hayranlıkla kilitlenmişlerdi. Yıllar öncesine ait o saf ve hakiki mutluluk ânının gömüldüğü yerden böyle hortlak gibi fırlayıvermesi canını sıktı. Derhal kendini topladı. “Mutlu bir otomattan iyisi yoktur,” diyerek temporal zamana* sadakatini yineledi. Utku’ya göre Zeitgeist’ın optimum zaman dizilimi;business, happy hour ve sexten ibaretti.
Bunlar mümkünse basit bir ardışıklıkta tekrar etmeliydi. Banka cüzdanından fazlasına bulaşmayan bir eş elbette bunun garantisiydi. Pelin, Atilla ve babasının birtakım yaşanmışlıkları sokuşturarak bu dizgeye ikide birde parazit yapmalarının önüne geçmeliydi. Geçmişe mazi boşuna edilmiş bir laf değildi. Birden çok rahatladı. Gevşemiş kravatını düzeltti, sandalyenin arkasına astığı kaşmir ceketini sırtına geçirdi ve kendinden emin adımlarla bardaki kadına doğru seğirtti.
*Bergson’dan esinle…
Henri Bergson, Madde ve Bellek, çev: Işık Ergüden, Ankara: Dost Kitabevi, 2015
CİN AYŞE 24, İHTİMAM,
GÜZ 2025
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder