27 Temmuz 2013

VALIE EXPORT ile söyleşi / Kathy Rae Huffman




                                                                                        


VALIE EXPORT ile söyleşi
KATHY RAE HUFFMAN



Kathy: Rol modelleriniz kimler?
Valie: 1960’larda ilkin Amerikan sahnesini keşfettim: John Cage, Carolee Schneeman, Trisha Brown ve diğerlerini. Bu tarz işleri keşfettiğim için mutluydum. Kitaplardan değil de dergilerden haberim oldu olan bitenden, Viyana’da bulamadıklarımı daha çok Londra’da ve İsveç’te buluyordum. Carolee Schneeman’nın işlerine ilgiliydim ve 70’lerde onu Londra’da ziyaret ettim. Sonradan  kendim de böyle radikal işler yapmaya başladım.

K: Viyana Aksiyonizmi peki?
V:  1960’larda onları tanıyordum ama onlarla hiç birlikte çalışmadım. Resimden kurtulamıyordum tam- sinemanın ne olup olmadığına bakıyor ve kameralı olmanın anlamını araştırıyordum. Avusturya’da politik bir feminist hareket yoktu. Enformasyon sınırlıydı. Sanat yapmanın aestetik yollarını arayan bir eylemci gibiydim daha çok. Almanya, Londra ve Hollanda’da feminizm öğrenci hareketinin bir parçasıydı ama Avusturya’da böyle bir durum yoktu.

K: Geçtiğimiz 30 yılda kadınların rolü değişti. Bugün öğrencilerinin feminizme  yaklaşımı nasıl?
V:  Bir süredir ve şimdi de öğrencilerimin feminizme ilgisi 10 sene öncekinden çok daha fazla. 90’larda birçok öğrenci politik meseleleri kaçırdılar şimdi de politik bir bilinç kazanmaya ve her şeyin değiştiği bir zamanda yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Bundan sonra ne olacağını da bilmeyerek… ’Gerçek bir sanatçı’ mı olmalılar, satmaya mı çalışsınlar, hiç para kazanmayıp sadece denesinler mi... Bir yandan, politik durumu da düşünmek zorunda olduklarının farkındalar ve tabii ki buna kadınların statüsü de dahil.

K: Gençten sanatçıların feminizmi tekrar kucaklamasında, onların işlerinde teknik olarak gelişen araçların etkisi oldu  mu?
V: Araçlar ve teknik olanaklar ki ben buna melez  işler diyorum, kesin  rol oynuyor.  Bilgisayar, dijital fotoğraf ve video kullanıldığında hiçbir teknik olanağın olmadığı sanatçının tek bir araç kullandığı dönemden daha farklı bir kanon getiriyor işe. Tekniğin düşünülmesiyle birlikte politika da devreye girdi. Ama ben Sanat’ın direk olarak politik durumları değiştirebileceğine inanmıyorum, insanları savaşa girmekten alıkoyamaz, o ayrı bir konu. Sanat ve kültür ne var ki insanları savaşı yaratan tarzda bir davranış biçimine duyarlı hale getirebilir… Kültür bu ve bu tarz kanıları kapsayan bir sanat pratiği kültürel duyarlılık yaratmaya yol açabilir. Böylece politik, toplumsal ve kültürel içeriğin işlevi sanatla içiçe hale gelir.

K: Senin de kişisel işlerinin bu yönde yol aldığını hissediyor musun? Sen daha çok kimlik, çevre, vb konular üzerinden gittin şimdiye kadar…
V: Evet kendim yapıyorum ve her zaman da yaptığımı zannediyorum.

K: Şu an ne üzerine çalışıyorsun?
V:  Başlığı ‘bakışın bakışı’ olan bir iş üzerine çalışıyorum.  Lensinden baktığınız da kendi gözünüzü ve izlerkenki kırpıştırmalarınız superpoze görebildiğiniz bir teleskoptan oluşuyor. Kırpıştırmalarınızla değişebilen “gözelma”nızın parçalarını çoğaltabilirsiniz. Gözelmasının arkasındaki imaj bir metin yani bir bilgi ekranından (data screen) katmanlardan oluşuyor, hem kendinizi, hem evreni hem de metinleri gösteren. Bu işte hem kendi gözünüzü gözlemliyorsunuz hem de onu yok ediyorsunuz, yani kendine dönüşlü. Bakışınız değişsin istemezseniz kıpırdamıyorsunuz. Bakış açınızın değişmesini istiyorsanız o halde bakışınızı da değiştirmelisiniz. Bir karar vermek zorunda kalacaksınız.


K: Mühendislerle birlikte çalışıyor olmalısın.
V: Evet, bilgisayar programcısıyla, o işleri yapmıyorum, benim için imkansız. Bu iş iki sene içinde hazır olacak.

K: Öğrencilerinden bahsetmiştin biraz, onlar nasıl işler yapıyorlar?
V: Çoğu program kullanıyor…bazı fikirler oldukça basit… Mesela biri bilgisayar bilgisiyle yapılmış dijital yüzlerdi…dijital data yüze bilgi gönderiyor, yüz de bilgi veriyor. İki yüz bir araya gelince basit gibi duruyor ama birçok programlama ve öğrenme bir arada yürüyor. Bu bana ilginç geliyor çünkü bir sonraki adım daha çok ve başka bir enformasyon, tenin rengi değil de daha çoğu. Gelişim ve kurulum devam ediyor. Bu işte böyle bir görüş var.

K: E-posta üzerinden mi haberleşiyorsunuz?
V: Hayır.




K: Kadınlarla bağlantı kurmak ve cemaat yaratmak  için harika bir aygıt olabilir. Kadınlar bağlantı kurmak istiyor. Enformasyon gönderip tepki almak.
V: 50’lerde ve 60’lardaki sokak performanslarını ve posta sanatını çağştırıyor . Situasyonistlerin duygusunu veriyor biraz da, Avangard devam ediyormuş gibi, insanları biraaraya toplamanın spontane versiyonları. Kadınlar ya da her kimse bunu e-posta yoluyla başarabiliyorsa ne güzel, ben yapmam.

K: Peki size destek veren sistemleri söyleyebilir misiniz? İnsanlar ya da kurumlar?
V: Hayır çünkü 60’larda ve 70’lerde durum farklıydı… Kurumsal bir destek yoktu. Avusturya toplumu bana karşıydı. Her şeyi yalnız başıma yaptım. Onlara karşı mücadele ettim, gerçekten bana karşılardı.

K: Ama şu anda cevherlerden bir tanesisiniz!
V: Evet, hep böyle olmaz mı zaten? İşler değişti, evet bugün artık farklı benim için, özellikle sergilerime gelen genç insanlar var çevremde, bu da iyi. Kalabalıklarla çevriliyim.

K: Kadınlara tavsiyeleriniz var mı?
V: Genç sanatçılara şunu diyebilirim: Düşünebildiğinizi yapmak değil de ne yapabileceğinizi düşünün…Kendinin sınırına gidebilmek. Bazen insan bir sınırı geçmek zorunda ve geçince başka bir sınır daha çıkacak.

K: Sanatsal sınırlardan bahsettiğinizin farkındayım; ama bir de gerçekten Doğu ile Batı arasındaki gerçek sınırları geçen sanatçılar var. (siz bunu Avusturya’dan iyi gözlemlemişsinizdir).
V: 80’li yıllarda Silvia Eiblymyer ile doğu ülkelerindeydim. Oradaki sanatçılarla tanışmaya gitmiştik. Şimdi de Doğu Avrupa’dan ve Asya’dan öğrencilerim var.

K: Farklı bir bakış açıları var mı?
V: Evet.

K: Almanya’da bulunmak onları değiştiriyor mu sizce?
V: Yo, sanmıyorum. Kendi bakış açıları var ama arada sırada kafaları karışıyor… bazen bazı koşullarda tehlikeli sayılabilir. Daha çok dil sorunu. Örneğin: bir Çinli öğrenci belirli imajlar ve kelimeler kullanırken onların bağlamını da anlamak zorunda. Bir anda Batı kültürü içinde kültürel iş üretmek anlamsız gelmeye başlayabiliyor, nerede olduklarını düşünmek zorunda kalıyorlar; aslında bu da ilginç bir kültürler arası bir geçişliliğe izin veriyor.

K: Filmlerinizi seyrediyor musun?
V: Seyretmiyorum çünkü biliyorum. Ama bilsem de onlar hakkında konuşmak yine de kolay olmuyor.

K: Küratörlerle aranız nasıl?
V: Değişiyor, bazen iyi ortaklıklar oluyor, bazen iyi olmayabiliyor, özellikle beni yönlendirmeye çalıştıklarında. Onların istekleriyle benimkiler çarpışıyor. Feminizm içinse özel bir küratör kuşağı da var. Genç ve orta yaş olanlardan bazıları hala kadın sanatçı olmayı, toplumun içinde feminizmin yerini sorguluyorlar. 


ArtForum review, June, 2003

Çev: Anita








6 Mayıs 2013

Etik ve Ben\Öteki: Robert Musil’in Niteliksiz Adam’ı 
Zeynep Talay
    

http://www.zeyneptalay.com/uploads/1/8/2/1/18216091/etik_ben_ve_teki_-_niteliksiz_adam_-_cin_ayse.pdf

3 Nisan 2013




MELİKE KOÇAK
Bir Karın ve Dil Ağrısı Yazısıdır Bu, Pınar Selek'e Göz Kırpan


            Kelimelerimi aklımın süzgecine dökeyim, eleyeyim dökülenlerden bu yazıyı kurayım istiyordum ve şöyle bir şeyi döndürüp duruyordum: Cumhuriyet'ten bugüne "makbul kadın"ın resmini çizmek, onun kim olduğunu anlamaya, anlatmaya çalışmak; sonra bunların dışında kalan kadınların nasıl etiketlendiğine, çirkin ördek yavrusu, cinli, cadı, öteki ilan edildiğine; bunun araçlarına ve içeriklerine bakmak; edebiyatın bu cinli kadınlarıyla sohbete dalmak, ardından canımız Pınar'a selam göndermek.  Niyetim, buydu.
            Orada burada otura kalka karalarken, Paris, üç Kürt kadının öldürülen bedenini kalbimizin orta yerine çengelledi 10 Ocak'ta. Çok kanadık. Bizden daha çok kanayanlara yaşlarımızı kattık. Acılar ağacımızın en tepesine çıkıp dünyaya göz attık. Şaştık kaldık. Ağaçtan düştük. Sakine Cansız, Fidan Doğan, Leyla Söylemez korkak ve kanlı ve kendine cellatlığı rol biçenlerin kötücül hesapları ve hasta akıllarınca öldürülmüştü. Bu, hakikatti.
            Oysa biz, birer birer sayıp yedincisine geldiğimiz şu sene, saymaktan iyice yorgun düşsek de, kaldırımda yatan bir canımıza her ocak ayında yanar dururduk. Biraz suçlu, biraz ezik. Ağacımızın tepesine çıkıp, karışacak toprak bulamadığından beton kaldırıma yayılmış kanda kaybolan gözlerimizi, tam karşımızdaki resimden bize bakan Hrant'ın gözlerinde bulmaya çalışırdık. Oğuz Atay'ın "Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin acaba?" sorusunu soran kaç kişi karşısında daha cevapsız kalacağımızı düşünür, geç kalmış cevaplarımızı keşkelere sarıp sarmalar gözümüzden akıtırdık. Hafiflemez daha da ağırlaşırdık. Her 19 Ocak, öfkeyle, nefretle, bilmemeyle kör akıllarca katledilen canımız Hrant'ımız için adalet ister dururduk.
            Ocak ayı dert ayı, der, geçmesini beklerdik. Lhasa de Sela dinlerdik. Geçmezdi. Geçmediği gibi acıları sökün sökün önümüze dökerdi. Yeni yıla sevinmek sizin neyinize, derdi! Biz Lhasa de Sela dinler, toprak kaplarda kahve içer, yazar çizer, dilimizden kahveye düşen kurtçukları parmağımızla temizler, yüzümüzü sabunlar, yastan yastıklara gömülür, kararsak da aklımızı kuş avuçlarımızda tutmaya çalışır; sokaklara, meydanlara isyanımızı, arayışımızı, inadımızı akıtırdık. Ta ki ağulara karışası devlet 34 canı Roboski'de paramparça edene kadar!
            O zaman işte, kuş kadar kalan avuçlarımız mıydı, aklımız mıydı; bilemedik. "Toprak gibi ikiye ayrıldığını gördüğüm(üz)de / yerin dibine geçmeyi diledi"k Birhan Keskin gibi. Olmadı. O şairdi, biz değildik. Acı ağacının köküne içimizdeki âh'ları kustuk. Didem Madak, onları kendi âh'ı bildi de topladı bize ev kurdu şiirden. Biz kalanları deliklerimize dizdik. Bir âh'ın şapkasına bindik, bulutlara kaçtık. Kaçtık sandık. Kimileri, off ne kadar kadınsı! dedi. Duymadık. Acı da yas da cinsiyetsiz, kimliksiz, dinsiz, dilsiz değil midir; demedik. Anlamazlardı; "erk-ek"lerdi!
            Hem bizim öyle bir acımız vardı ki on beş sene olmuştu dilimize kök salalı.
            Yaş aldık, boy attık, saçımıza ak düştü, alnımızda çizgiler, ellerimizde lekeler... İşlere girdik çıktık. İşlerden atıldık. Projeler başladı bitti başladı bitti. "Evlerin içi devir devir değişti / Evlerin dışı pencere, duvar." diyen Behçet Netacitigil'e sığındık. Evlere taşındık, evlerden kaçtık. Seviştik, sevişemedik.. Ayrıldık, birleştik.. Yalnızdık.. Âşık olduk, bazen olduk zannettik.. Davalara girdik çıktık.. İki, üç, beş olduk.. Eylemlerden eylem beğenemedik.. Sinemalar yıkıldı, tüneller açıldı, kitapçılar kapandı, her yer zincir zincir dükkân, herkes toplu toplu konut oldu.. Alışveriş merkezlerinde soluksuz kaldık.. El-ci-di ekranlardan medet umduk; daha net, daha büyük, parlak, açık gösterecekti! Öyküler yazdık, yırttık, attık.. Çok kızdık, çok ağladık, dil döktük, dilleri sevdik.. Tezleri bitirdik, tezlerden kovulduk.. Tezcanlıydık, sakinleştik, sakindik, ürkekleştik.. İşteşten edilgene döne döne yaşadık durduk. Çok savaş oldu.. Çok göç.. Çok kıyım.. Eskileri anar gibi yaptık; adını koyduk koyamadık. Ama hep bildik, bu topraklarda birileri çok cana kıymış ve hâlâ kıymakta. Bildik. Saklamadık. Söyledik.  Üç hali çok yaşadık: Su içtik, gaz kokladık; havamızı aldık. Mezarlar kazıldı, mezar olmayan topraklar kazıldı; çok kemik çıktı! Anneler çok ağladı. Çocukları kin bağladı! Çocukları sevemedik, onları hapise gönderdik, hapislerde koruyamadık, kıçlarında yaralar açıldı, kalpleri bizi affetmeyecekti. Bunu bildik. Çok evler basıldı. Çok yasaklar geldi. Kadınlar çok öldü, erkekler çok öldürdü.
            Bunlar bitmez. Burada duralım. (...)
            Velhasıl, eyledik eylemedik. Ama aklı bitli devlet o bitlerini yıkayamadı. Sarıya boyalı kasaba okullarının bahçelerindeki uzun çeşmeler kalmadı, kalsaydı... Okulların kadın ve erkek öğretmenleri -mutlaka kadın ve erkek- eczanelerden aldıkları bit ilaçlarını çocukların başına döker, soğuk suda yıkardı. Yıkasalardı... Bitler dökülür. Çocuklar yağlı ellerini yıkamamayı böylece öğrenirdi. Öğrenselerdi.. Bi daha belki bitlenmezlerdi. Aslında, belki değil; eminim! Böyle öğrendik hem. Kesinlikle öğretmenlerin yüzünden. Ya da belki çeşmesizlikten. Çocuklar yağlı ellerini kafalarına sürdükçe, saç diplerinde yer bulamayan bitler akıllara sızdı! Ağırlaştı ağırlaştı kafalar. Bit değiş tokuşu başladı; sonra gazete köşelerinde, manşetlerde, televizyonlarda. Tabii bir tutam kimlik, bir tutam dil, biraz din, cinsiyet... Önemliydi miktar! Ve teraziler bit tartmaktan adaleti tartamaz hale gelmiş olacak ki Pınar Selek'te hep takıldı o terazi.

            Ayarına bit kaçmış terazilerin inatçı, isyânkar kadını! Pınar Selek.
            Çok kitap yazdı. Türkiye toplumunun hangi araçları, nasıl kullanarak erkekleri erkek yaptığını erkeklerin dilinden anlattı. Sol muhalafete en can yakan meseleler üzerinden eleştiriler getirdi, "barışamadık" dedi.  Bize çok masallar fısıldadı bütün masal klişelerini ters yüz ettiği. Oyunların, hayallerin, masalların peşi sıra koşup durdu. Travestilere ve transseksüellere bu toplumda reva görülen şiddeti didikledi, aklımız kaçacak delik aradı kahrından. Bulamadı. Kaçarken hep Pınar'a yakalandı. İçinde çıktığı yolculuklarda, kimliklerde önyargılara kapan oldu kelimeleri. Çünkü o tuttu roman yazdı. İçimizdeki, şehrimizdeki şiddetin tam göbeğine bıraktı bedenimizi, aklımızı, kalbimizi. Çık, bakalım, dedi! Çık! İşte böyle hayat! Neyi anlatırsa anlatsın, kelimelere karalar bağlatmadı en kara meselelerde bile. Şu ülkenin kendisine biçtiği kapkaralığa rağmen.
            Sokaklardaydı. Atölyelerde. Şehirlerde. Kitaplarda. Aklın sisle, pusla, koyu, keskin nefretle, öfkeyle, düşmanlıkla örülü ilmiklerini kelimeleriyle açmaktı derdi. Sevmekti, umuttu, hayaldi, arzuydu, tutkuydu, isyandı, özgürlüktü.. Kocaman kalp, kocaman akıl, kocaman inat, göz, kulak, ağızdı... araçları... Zihinlerdeki, gözlerdeki, kulaklardaki düğümleri çözdürmekti dileği, çabası. Altına tozlar süpürülen örtüleri kaldırmak, bakın bu tozları süpürenler onlar, çünkü... demekti.
            Elbette yıkıcıydı. Kelimeleriyle yıkmak, herkesin ve toplumun kendisini şiddetten, nefretten, kinden, ezberlerden, kalıplardan, ahlâk dayatmalarından uzak yeniden inşa etmesinin yollarını aramak, bulmak, göstermekti derdi günü.  Fuzûlî, şair sözünün yalan olduğunu söylese de Cemal Süreya elbette haklıydı. Zira, "Yıkıcı bir aşk"tı onunkisi "tutku yükünü milletin ortasına yık"an, "ekmeği suyu günde üç öğün böl"en "bölücü bir aşk" ve elbette "hain," hepimizin evine "hırsız girer"ken "onunkine polis" girerdi. Hem "yasadışı bir aşk" hem "kökü dışarıda" hem de "en sıradan ezgilerden sevinçler devşir"en"soyguncu bir aşk"tı. Hele öylesine "işgalci bir aşk"tı ki "bu", "samanlık sevişenin diyor / başka bir şey demiyor"du.
             Biz, yıkımlarısevengiller olarak böylesi yıkımlardan yanayken, terazisi bitli akıllar ocak ayında dertlerden dert beğen sepetine elini daldırıp 29 Aralık, 19 Ocak dertlerine bu sene 10 Ocak'ı da ekledi. Dayanabildiğimizi, dertlerle beslendiğimizi düşünmüş, sınırlarımızı, eşiklerimizi merak etmiş olacak ki  25 Ocak'ta canımız Pınar'ımıza bizim ve onun hiç bilmediğimiz bir dilde pusula yazdı. Taş binanın önünde, yağmurlar bitleri temizlemeye yetişemedi, pusula elimizde kalakaldık. Pınar'la yan yana gel(e)meyecek bütün kıyıcı kelimeleri yan yana getirmekten usunmamış olmalılar ki kendilerine biçtikleri dikişleri söküleyazmış entarilerinin altına sakladıkları erklerini kaşıyıp, ucu yenmiş tırnaklarından irin damlayan parmaklarını hepimize bir daha bir daha salladılar. Oysa biz, hepimiz, o tırnaklardan akan irinleri kovalarla toplayıp üzerilerine boca etmiş, ortalığı tertemiz parlatmıştık.

            Gerçi Didem Madak söylememiş miydi; "Karnabahar kızartmıyordu asla / Başroldeki kadınlar". Pınar Selek de bu kurtlu coğrafyanın bitli terazisinin kurtlarını, bitlerini silkeleyip toprağı havalandıran başrol oyuncularından biri idi. Onların kurduğu beceriksiz ve beşinci sınıf senaryoların değil! Karnabahar kızartacak da değildi ya! Kurtları, bitleri ayıklayacak, toprağı havalandıracak, kelimeler devşirecek, yazacak, yıkacak, yazacaktı... Ağaçların rahatını kaçıracak, Melih Cevdet'e göz kırpacaktı.
            Sokağı yurt bilmiş çocuklar, travestiler, seks işçileri, öğrenciler, feministler, akademisyenler, gazeteciler,.. hiçbişeyler, herkesler.. ile binbir dilde ben aşkın da sevdanın da adaletin de insanın da allahını bilirim, diyecek ve kalbinin göz bebeğinden Didem Madak'ı kucaklayıp şöyle haykıracaktı: (...)


"Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız"

            Oyunlara, yazarlara, şehirlere, evlere, heykellere, şairlere, kadınlara, eylemlere, sokaklara... dair bıkmadan, usanmadan yazdığından olsa gerek; yazmak, sanki başka bir direnme biçimidir onun için. Yazmasa çıldıracak gibi olan Sait Faik'in denizinden içenlerdendir o da. Araştırmasa, sormasa, görmese, konuşmasa... Bir de galiba gülmese çıldıracaktır. Sözde can bulur, sözden can bulur gibidir.
            İçine Sevim Burak'ın iğneleri kaçmıştır da Pınar bu iğnelerle kendisini, evi, insanı, hayatı, toplumu, binbir meseleyi sürekli kazmıştır, kazmaktadır. "Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır? Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bu, bir kez bu zavallılıktan sıyrılmaya görsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazılır ya da kendi kendine kanıtlamak için. Çünkü insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalımı yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben dünyama egemen olabilmeyi edebiyatla öğrendim. " diyen Tezer Özlü haklıdır. İçine Sevim'in iğneleri, Didem'in sesi, Cemal'in yıkımı, Melih Cevdet'in ağacı, Birhan'ın cümleleri... ve daha niceleri... kendine  dünyanın karın ağrısı, toprağın çatlakları, tarihin yaraları, insanın can acısı, bedenin çizikleri kaçmış Pınar da -böyle herkes gibi -şiddetle, yalanla, iftirayla, hukuksuzlukla... kendisine egemen olmaya kalkışanlara on beş senedir tam da bu içine kaçmış binbir bilinir ve bilinmeyen'den aldığı güçle dayanır.
            Önümüze yığılan kat kat acı, kat kat derdin ortasında, Yolcunun Siyah Bavulu'ndaki gibi "ey allahım bir gidip bir geliyor aklım / şimdi nerdeydi şimdi nerdeydi" deriz; ama  Pınar dayandığı için biz de dayanırız. Dayanırken Lhasa de Sela dinler, ağlarız. Kahve içer ağlarız. Rakıda kaybolur ağlarız. Dilimiz kurtçuklardan, kafamız bitlerden arındıkça, yeşil elmaya tarçın döküp kıyısından kıyısından ısırdıkça, ezine peynirin gözeneklerine daldıkça... Bakar, tadar, dalar ağlarız. Ama kararmayız. Acılara güzellemeler yazmayız.
            Şehrin suyunun kıyısında, ayaklarımızı suya sarkıtıp parmak uçlarımızdan saç diplerimize serinleyip; inadımızın, isyanımızın şerbetini içip kaleme, sorulara, hayata, insana, adalete, hukuka takılan çelmeleri boşa çıkarmak için; Pınar'la birlikte ayaklarımızı suya sarkıtmak, küçük kara balıkların masallarını yazmak için ve Hrant için, Roboski için, Sakine, Fidan, Leyla için herbirimiz bildiğimiz dilde kendi yollarımızı kurup, başka yollarla kesiştirip mücadele ederiz.
            Bazen de akıl süzgecini duvara asıp kelimeleri karın ağrımızdan, ten yanığımızdan, dil yaramızdan döker döker, toparlarız.

cin ayşe 9, bahar 2013