11 Kasım 2008

Lesley Dill, Dada Poem Wedding Dress [Dada Şiirli Gelinlik], 1994

HALİDE EDİP DEMİR


Akşamsafaları

önce dudağımın kenarından aldığım
nedendir bilemedim rengini
gördüğüm aynı bakışım başka
gözlerin . . . dolduavuçlarımaodakka
bakışsızdım ki ! öyle sızılıydın ki . . . uyuduk birdenbire.

uykumuzgülüşümüzolduuykumuzdauyandıkyenibahara
bir kedi yavruladı anneortalıkta uykuparamparça göğsümdarmadumanavuçlarında

ayrıkotlarındı temizlediğin gırtlağınakadar
OğulOğul
gelincik ve çiğdemleri incitmeden
elinde çapa
belenen toprak mıydı?
OğulOğul
yutkunduğun ikihasretkucakbirçiftsoluk
tutulan dilekler...
... ki bildim rengini hasretin yutkunduğun alevmiydi!

Yan yürüdüğün merdivenden çıktık toprakbahçeye
bahçebasamak mıydı öpüşlere
öpüşleri düşler miydi kediler kediler orta yerde!
Var mıydı saçaklı düşleri ?
kırılgan sesleri, solgun kalpleriyle biz miydik öykündükleri?

gönülçelen menekşeydik ki . . . eskiden beri
çocukluğumun çay bahçeleri renginde şarkılar dinledik
yarı solgun yarısıcak kokladık ilk yazı
bir ezgiyle yığılıp kalmaya razı
elimiz dilimiz gönlümüzle . . .
esrik gülüşler çekingen türkülere gebe
yakaladığım itiraflarım; kendimin küfesiyim nâçizane...o ki gün ışıldar hayat hayat
bir küfe dolusu keder... peh! neredeler?

niye dimağımı çatlatan çığlıklarla dolu bu soluk?
öyle ağır öyle kavruk
bildin mi ?
...yek solukluyuz !
inadına


küfeler dolusu türküdür,
tane karanfildir...yârin ağzında!

yârin ağzında karanfil kokulu savruk bir s o l u k t u r ; yârin ağzından yutulur !


kırıkdökükruhundusuladıtoprağı

topraksızladı
fışkırdı
...yorgunluk
gün batımları . . .

ve
açtıakşamsafaları başlattı herşeyi
her şeyi
seni
beni . . .
başlattık
ki sevdim
yenidenveyenidenveyeniden dudaklarındaki bitmeyen akşam safalarını . . .

onyediocakikibinsekiz/kadıköy

(cin ayşe'nin 2. sayısından)

10 Kasım 2008

pusu bilici



pusu bilici, Cin Ayşe editörü Anita Sezgener'in ilk şiir kitabı (Mayıs 2008, Norgunk Yayıncılık)




ANİTA SEZGENER ile kısa bir söyleşi

cin ayşe fanzinin editörü anita sezgener’in ilk şiir kitabı
“pusu bilici” norgunk yayınlarınca yayımlandı.
kendisiyle ilk şiir kitabı üzerine bile isteye kısa tutulmuş
bir söyleşi gerçekleştirdik.
pusu bilici’nin müziği, tonal olan (örn. ses kampına sürülmüşler için) ile ton dışı (örn. iyi ki) arasında bir tür salınış gibi. normal koşullarda tehlikeli olabilecek bu yaklaşım çok organik bir şekilde kitabın zemini kılınmış.

Geçiş izni almış olmasına rağmen ara sularda yol alan bir gemi gibi. Ya da sürüldüğünüz bir yerdir, biridir. Elini kolunu sallayıp gelinmez ki. Mutlaka birilerinden gelmişsinizdir, o birilerine de hep dönüp dönüp gideceksinizdir:
anlık göz kırpmalar boyunca kendini açan şairlere, dili büktükçe kıskıvraklaştıran yazarlara, tekrar tekrar odalara, sokaklara, sancılara, kuşlara, kendi çevresinde ruh taklası atanlara. Çünkü bu bir deney alanı, bu yüzden de sabitlenilmez, ancak salınılabilir bir sarkacın kulağında, bölgeler arasında dolaşılır.

belleğin kuyusunda dalga boyu büyümüş ve yavaşlamış akan şiirler, şimdiye dönerken birden hız değiştiriveriyorlar. pusu bilici, şimdiyi ve geçmişi, toplumsal olanı da (soğuk ısırması, ses kapına sürülmüşler için) içine alan kanallarla dolaşıyor.
Milim milim deniyorum rüzgarı önüme katmayı. Kişisel ve özel olanın toplumsal olanla içiçe olduğunu düşünüyorum. Evlerin içini ve kamusalı bitiştiren mandal şiirler yazmak…
Nasılsa her birimizin külleri yok mu sürekli tüten?

son olarak, bir de şiirinin kuşları var ki tek başına bir yazı konusu olabilir gibi geliyor bana.

Ben bile, yazarken içeriye bu kadar kuş(un) doluştuğunu farketmemişim. Şimdi düşününce, kendilerine yol yapmışlar diyorum. Bakarsınız bizim kuşlar havalanır da değer dizlerine birilerinin, sesler açılır pesten.

söyleşiyi gerçekleştiren:
uygar asan
Not: Bu kısa söyleşi, Uygar Asan'ın çıkardığı ve ne yazık ki 9 sayı sonra yayın hayatına son veren MALONE 'nun 5. sayısından alınmıştır. Tekrar http://www.malonefanzin.blogspot.com/ adresinde hayata dönmeyi bekliyor, Malone ölmüyor yani...

24 Mayıs 2008

CİN AYŞE 2

TEYEL ATANLAR


Özüm Hatipoğlu
Bakış
4
Pınar Asan
Şiir
6
Ellen Friedman
Kathy Acker söyleşisi (2. bölüm)
7
Elçin Türkmen
Düğünden Evler
11
Meryem Oruç
Kırlangıç
12
Anita Sezgener
Altındağ’a gitmeli
13
Halide Edip Demir
Akşamsafaları
14
Türkan Karagöz
Delik
16
Özgül Akıncı
Biliyorum, yapmazsın
17
Anita Sezgener
65 yaş için virgül
20

DOSYA: KADINLARIN DADA’SI
Lilith Noir
Hani bana dada
22
Anita Sezgener
Feminist İmlâ
23
Maud Lavin
Hannah Höch, Bir Etnografya Müzesinden
24
Ruth Hemus
Seks ve Kabare: Dada Dansçıları
33
Anita Sezgener (der. , çev)
Portreler
40
Pam Brown
Modern olmak
(Carolyn Burke ile söyleşi)
49
Mina Loy
Love Songs I
54
Tanya Dalziell
Mina Loy’un Şiirinde Yas ve Caz
55
Mina Loy
Yine, ay
57
Emmy Hennings
Kabareden sonra
58
Baroness Elsa von Freytag
Margaret Anderson ve
Jane Heap’e Mektup

59
Irene Gammel
“O Çırılçıplak Soyunur”
61
Baroness Elsa von Freytag
Taç Giyme Töreni
64
Editör: Anita Sezgener

22 Mayıs 2008

CİN AYŞE'NİN 2. SAYISI

DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN!!!
Cin ayşe'nin 2. sayısı çıktı ve içinde itinayla hazırlanmış bir "kadınların dada'sı" dosyası bulunuyor.
İlgilenenler, merak edenler, benim de olsun diyenler cinaysefanzin@gmail.com adresine yazarsa ortaklaşa bir cin ayşelenme formülasyonu bulabiliriz.

cin ayşe editörü anita

7 Şubat 2008

DİLİN MUHAFIZI



DİLİN MUHAFIZI
Hélène Cixous ile bir söyleşi (Mart 1996)
Kathleen O'Grady Trinity College, University of Cambridge

70’lerde, kurmaca ve kuramsal alanında, Derrida’dan ilham alan écriture féminin’i kurdunuz. Catherine Clément ile birlikte yazdığınız The Newly Born Woman ve tek başınıza kaleme aldığınız "The Laugh of the Medusa" (Le Rire de la Medusa- İngilizce’ye çevrildiği tarih 1976) gibi metinleriniz, kadınlığın libidinal ekonomisine dayalı bir edebiyat kuramı geliştiriyor ve aynı zamanda biseksüelliği tekrar gözden geçirme çağrısı yapıyor. Bir sonraki "Extreme Fidelity"de (1988) ise kültür alanının içine cinsel farklılığı yerleştirince bu kavram daha belirli ve daha etkili olmayı sürdürüyor. Bu kuram sizin felsefi-şiirsel metinlerinizi hangi açıdan besliyor? Estetik boyutlarının yanı sıra, etik ve politik bir çerçeve sağlıyor mu?

Benim için, ilham söz konusu olunca, önce kuram gelmiyor, kendini dikte ettirmiyor. Kuramdan beslenmem, kökeninde felsefi şiir olarak yazdığım metnin bir sonucu; bir yanıyla uzlaşmanın ya da acil ihtiyacın sonucu. Ne zaman “kuramsal” addedilen bir metin yazsam- kuramsal kelimesini tırnak içine alıyorum çünkü gerçekte benim kuramsal metinlerim şiirsel bir ritimle kayıp gider - güncel kültürel olaylardaki gergin anlara karşılık vermek için yazarım. Çevremdeki söylemler -mesela akademik, magazinsel ya da politik- beni her şeyi gözden geçirmeye, yolculuğumu durdurup vurgulamak için vakit ayırmaya, benim için şiirsel hareketten bağımsız olmayan düşünsel hareketi didaktik bir biçimde ortaya koymaya, bunları yaparken de gündelik yaşamda bastırılmış, yanlış anlaşılmış ve unutulmuş olanı ortaya koymaya çağırır. Yani gerçekte çalışmalarımda “kuramsal” olarak addedilen şey, aslında basitçe kurmaca metinlerimde uzun zamandır okunmayı mümkün kılan şey, yani yazdıklarımın altını geniş bir şekilde çizebileceğim bir duraklamadır harekette. Şiirsel metinlerimi hiçbir zaman kuram beslememiştir. Hatta zaman zaman bir banka ya da bir kafeye oturan da benim şiirsel metnim -bu arada şu an yapmakta olduğum şey de bu- ses terimleriyle izah edersem tek anlamlı olarak duyulmak. Başka bir deyişle, benim için son çare diyebilirim. Yani sorunuzun cevabı hayır, bana fazladan bir etik-felsefi yapı sağlamıyor kuram; bu bir şairin pedagojik sorumluluk üstlenirkenki imtiyazlı durumu.

Yazdıklarınızın çoğunda Colette, Duras, Genet, Joyce ve Shakespeare’in yazdıklarını övüyor olsanız da, sizin kurmaca metinlerinize nüfuz edenin Clarice Lispector’in sesi olduğu görünüyor. "To Live the Orange" (1979), "Extreme Fidelity" (1988), "Reading With Clarice Lispector" (1990) ve "Three Steps on the Ladder of Writing" (1993) Lispector’ın metinleriyle fahri bir özdeşleşme ve alışveriş teşkil ediyor. Onun sözleri yazınınıza işleyen mitsel niteliği nasıl harekete geçiriyor? Lispector bir şekilde kurmacalarınızda çok algılanabilir olan tanrısallığa aralıksız dönüşü mü harekete geçiriyor?
Öncelikle, bu doğru. Clarice Lispector referanslarım arasında çok ayrıcalıklı bir yere sahip, hatta benim için biricik. Onu kimseyle karşılaştıramam, çağdaşlarımız arasında hiç kimseyle. Biricik ve ayrıcalıklı bir yere sahip olan bir başka kişi ise Jacques Derrida. Biraz basitçe söyleyeceğim ama her ikisi de benim yazabilmem için ideal bir alan oluşturuyor. Derrida cinsel farklılığı hesaba katan, dişilliğe de muktedir belirli bir eril alanı temsil ediyor, Lispector ise tam tersi olarak erili içerebilen dişil bir alanı. Onunla kurduğum ilişkiye gelirsek; onu 1977’de okumaya başladım ve ancak iki yıl sonra gerçekten metinlerini anlayabilmeye ve karşılık verebilmeye başladım, yani onun düşüncesini gerçekten anlayabilmem için iki sene üzerine çalışmam gerekti. Ben yayımlanmaya 1967’de başladım, 1977’ye geldiğimizde 12 ya da 13 kurmaca yazmıştım bile ve aynı zamanda 4 ya da 5 cilt kuramsal deneme. Bunların arasında referans noktaları olan The Newly Born Woman, Prénoms de personne ve birkaç oyun var, Clarice Lispector’la karşılaşana kadar yapmış olduklarım. Onu bir yoldaş ve çağdaş bir kadın olarak tanımış olmayı iyi bir kısmet sayıyorum, onun gibi politik, şiirsel ve edebi deneyimi olan biriyle. Metinlerimdeki sizin deyiminizle “mitsel niteliğin” varlığı, başka bir deyişle Tanrı’yı imleyen yazı sistemi, benim için en temel üretkenlik kaynağı. Hatta daha ilk zamanlardan bu yana, ilk toplu kısa öykülerimde de böyleydi, kitabın adı Prénoms de Dieu (Tanrı’nın İlkisimleri). Ben her zaman oynadım Tanrıyla. Bana göre, bir gösteren olark Tanrı, her zaman söylediğim gibi, bizi aşan şeyle, geleceğe ve sonsuzluğa yansıttığımızla eşanlamlı. Dinsel anlamda ateist, yazınsal anlamda deist olduğumu da açıkça belirtmeliyim, metinlerinde Tanrının ismine başvuran her yazar gibi. Son tahlilde, Tanrının yardımı olmadan yazılamayacağını düşünüyorum, ama Tanrı burada ne? Yazının yardımı olmadan yani yazı olarak Tanrı.
Dünyaca tanınan bir romancı ve kuramcı olmanızın yanı sıra, başarılı da bir oyun yazarısınız. "The Terrible But Unfinished Story of Norodom Sihanouk King of Cambodia" (1985) ve "Indiada or the India of Their Dreams" (1987) Fransa’da çok yoğun bir seyirci kitlesi tarafından izlendi. Oyunlarınız yazınınızda görülebilir bir iç gözlemci şiir vurgusundan tarihsel karakter ve olayların incelenmesine doğru bir kayışı işaret ediyor. “Suç Mekânı, Affetmenin Mekânı”(1987) isimli denemenizde bu kaymanın etik olduğunu belirtiyorsunuz. Teatral performans nesrin başaramadığı öznel olan neyi başarır? Bu hangi yönüyle daha önceki kavramlarınızın etkisini artırdı?

Kurmaca ile tiyatro arasında o kadar kesin bir kayma yok. Bir tür angajman gibi, yazmanın sorumluluğunun düzeni gibi bir şey. Kurmacanın sağlayamayıp da tiyatronun sağladığı en önemli şey, seyirciyle doğrudan temas kurmayı sağlaması ve etik-politik mesajın seyirciye daha yoğun olarak geçebilmesi. Tiyatro ve kurmaca metin arasındaki sorumlulukla ilgili en belirgin fark, doğrudanlık. Bu sahneye koymanın yani mizansenin etkisi. Bazı gerçekleri söylemeliyim, l'Observateur’ın bir sayısında Jacques Derrida ile yapılmış uzun bir söyleşinin başlığı “Evet, benim metinlerim politik” idi. Bu çok bariz cümleyi gazetecilik yaklaşımı yüzünden tekrarlamak zorunda kalmıştı. Zaten onun felsefi yazınının her zaman politik etkileri var - işte aynı durum benim için de geçerli. Belirli bir izleyici kitlesi “politik” terimini, çok rahatlıkla gazeteler ve tarih kitaplarının atıfta bulunduğu tarihsel-politik olaylarla ve söylemlerle sınırlandırıyor gibi. Bu aslında politik olana değer vermemekle ilgili. Bunu söylemeye biraz utanıyorum ama, politika sahnesi medyanın bildirdiği olaylardan kaynaklanmıyor. Politik olan kendi üzerine söz söyleyen öznenin söylemiyle başlıyor. Bütün o politik sahneyi belirleyen iktidar, baskı, ezme, kölelik ve sömürü ilişkileri ilk önce içimizde başlıyor, en önce aile içinde ve sonra kendi içimizde. Tiranlar, despotlar, diktatörler ve kapitalizm gibi politik alanın bize görünür olan formları başkasına karşı olmanın görünür, teatral ve fotoğraflanabilir yansımaları. Bence İngilizceye “ withagainst”* edatı eklenmeli. Bu kelimenin Fransızca’daki karşılığı “contre”. Bunun tersini düşünebileni hayal bile edemiyorum. Ben kurmaca metinler yazarken, öznenin ya da bir insan öznesinin tanımına değiniyorum. Aileyi, sürgünün sorularını şiirsel bir anlatımla sahneye koymak gibi sorunsallarla uğraşıyorum. İlk yazdığım anlatı olan Dedans’ta dolaylı olarak 40’lar ve 60’lar arasındaki Cezayir’in bilinç ya da bilinçaltı durumunun etik-politik tezini yazmaya çalıştım. Belki bu şekilde okunmayacaktır ama, anlatılmak istenen gerçekte bu. Kitapta sürekli akan bir politik tepki ve angajman var. Shakspeare veya Kafka’nın karakterlerini çizme biçimleriyle aynı paralelde bir durum bu, boyutları aynı. Mesela, kimse insan yazgısını politik olmayan içsel ve politik olan dışsal diye ikiye ayıramaz. Yunan tragedyaları söz konusu değilse pek bir anlam gelmez tüm bunlar. Özne olarak insan bir vatandaş yazgısına da sahiptir, bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Bu noktada yazdığım her kurmaca metnin dünya tarihinden tınılar taşıdığını söylemeliyim. Ben politik doğdum, bir bakıma şiir yazmaya başlamam da politik trajediye bir tepki olarak başladı. Daha önce de söylediğim gibi, sadece temsil sorusu ya da etik-politik bir sorunsalın yazılması değil, bir de eylem sorusu var. Sanırım burada da eylem diye adlandırılan savaş alanında, politika alanında, daha açıkça söyleyecek olursam Parlamento’da görünür olma olarak düşünülecektir. Bunu söylemekten rahatsızlık duyuyor olsam da söyleyeceğim; edebi eylemlerin dönüştürme, politik yaptırım ve devrimsel gücü olduğunu ve sıkıntı çekmiş olanın bunu inkâr edemeyeceğini de söylemeliyim. Ölüm tehdidi alan, katliamlardan kurtulan Cezayirli sürgünler ve Cezayirli entelektüeller bunun kanıtı: öldürülenler ve kırıma ilk uğrayanlar yazma eylemi içinde olanlardı. Bir başka kanıtı ise, onların arasında metinler arası ilişkiyi ve insanlarla iletişimi önemseyen bir sürü arkadaşımın olması. Nihayet Fransa’da kamuoyu ile edebi metin veya yazarı arasındaki ilişkiyi önemseyen bir gelenek var. Şairler, romancılar, felsefeciler yazma edimini politik bir edim olarak düşüne gelmişler ve bu şekilde ortaya koymuşlar. Zola’nın sanatının başından kalkıp Dreysuf için mücadeleye gitmesi bir adımlıktı. Ben bu minvalde yaptıklarımı burada sıralamayacağım ama var. Ve eklemem gereken bir şeyler daha var; tamamen yazmaya ayrılmış oldukça belirgin bu tavır içinde her zaman söylediğim gibi, şimdi de söylüyorum, bilinçli yazarlar muhafızdırlar, sadece res publica’nın** değil, -bu onların işinin sadece bir yönü- aynı zamanda bunların ötesinde, kullandıkları dilin zenginliği, özgürlüğü, tuhaflığı ve yabancılığı anlamında da dilin muhafızlarıdır. Dil olageleni sahneleyen bir ülke; örnek vermem gerekirse şu anda Fransa’da sınırların açılması veya kapanması konusu dilsel ve şiirsel şekilde sonuna kadar oynanıyor. Dilin sınırlarını Fransız milliyetçiliği ve vatandaşlığı üzerinden kuran ve her ne pahasına olursa olsun bu sınırı sonuna kadar savunan “iyi” ve düzgün Fransızca yazma biçimleri mevcut. Bunun tam tersine, Fransızca grameri bozan ya da gramersizleştiren, söz diziminin açık, esnetilebilir, toleranslı olduğu akıllı bir dille yazılan, kendi bedeninde başkalarından sesler taşıyabilme kapasitesine sahip olan yazma şekilleri de mevcut. Ve tabii Fransız şiirinin devrimci geleneği -bu anlamda kendimi Rimbaud gibi birinin soyundan sayıyorum- sınırın ihlali, dilin kendini açışı ve hepsinin ötesinde gösteren üzerinde çalışma ve tabii ki gerekli politik yaklaşımı getiriyor. Akademilerde ve medyada “iyi Fransızca” gücü eline geçirebilir ama bu durumda düşünce özgürlüğünün kalmayacağını hayal etmek o kadar da zor değil.

1974’te Paris VIII Üniversitesi’nde Centre d'Études Féminines’ı kurdunuz. Son zamanlarda hükümet Paris’teki tek akademik kadın çalışmaları doktora programı ve kaynak merkezi olan merkezinizi kapatmakla tehdit etti. 70’lerde bu programın açılıp da 90’lara gelindiğinde bu tehditkâr ölüme neden olan olaylar neler?

Centre d'Études Féminines’in yaratılmasının iki sebebi vardı 1974’te. En asli olanı İngiliz edebiyatı profesörü olmam, çünkü akademik –ki, akademik tanımı gereği ulusal imaları olan bir kavram- olduğumdan bu yana, içeriden kuşatılmış hissediyordum kendimi. Bana göre, sınırlarla kuşatılmış edebiyat, edebiyat olamaz. Bu ilk şey. Edebiyat ulusaşırı bir ülke. Okuduğumuz bütün yazarlar her zaman öteki dünyanın vatandaşları oldu; sınır geçenler ve yasadışılar. Ve bu yazarlar hep kendi dillerini yabancılaştırdılar. İkinci sebep olarak ise edebiyatın- tüm diğer söylemlerde olduğu gibi- çoğunlukta eril olması. Ve ben de böylece tutkuyla sınırlı bir edebiyat alanı olan İngilizce ve eril edebiyat üzerine ders veriyordum. Bir mahrumiyet olmadığı durumda bunu yaptığım için çok mutluyum. Yani tek cinsiyetli ve dilli olan her şeyin kuşatmasından çıkmaya, kurtulmaya çalışıyordum ve bunun için de üniversitenin kendi doktora yapısını yeniden örgütleyerek, Fransızca araştırma yapama ihtiyacını karşılamaya yönelik Fransa’da ilk defa Kadın Çalışmaları doktora programı için teklif götürdük. 1974’te teklif kabul edildi. Bu doktora programı felsefe ile edebiyatın arasındaki, diller arasındaki bölmeleri yıkan ve öte yandan kesin bir şekilde edebiyat olmayan söylemlere de yer açmasından dolayı -tarihi bir ses, sosyolojik bir ses, psikanalitik bir ses duyabiliyordunuz ki, bu da bana en sevgili temam olan cinsiyet farklılığı konusunu açabilmemi sağlamış oldu- disiplinlerarası ve tabii ki kültürlerarası, dilbilimlerarası, vb. bir programdı. Çok hızlı bir şekilde yine Fransa’da hiç olmayan genel bir tema olan cinsiyet farklılığının poetikası üzerine çalışmaya başladım. Tam da bu yüzden programın üzerinde baskı vardı ve tehditler alıyorduk, çok yakın bir zamanda yine tehdit aldık, Fransa’daki araştırma birimi yetkilileri Balladur hükümetinden kalma olduğu için erkek çalışması yokken bize neden kadın çalışmalarına ihtiyaç duyduğumuzu sordular, yani her şey bu kadar basitti onlar için. Bu Fransa’nın ideolojik geriliğine işaret ediyor. Fransa Avrupa içinde kadınların sorunlarıyla ilgilenme, eşitliğin gelişmesi ve toplumda kadınların tabulu konularında Yunanistan’ın yanında 15. sırada yerini alıyor.

Ve son olarak, Iris Murdoch’un bir ara yazdığı gibi: “bir filozofa en çok neden korktuğunu sormak anlamlıdır”. Şimdi de ben size sormak istiyorum, en büyük korkunuz nedir? Ve bunu sorarken sizin kendi sorunuz olan "Que sont-je quand je songe?"ın konuşulmamış yüzünü size sunup sunmadığımı merak da ediyorum.
Korkmaktan öylesine korkuyorum ki bu yüzden de korkmuyorum diyebilirim. Gerçekten, haşinliğin ve tevazunun alanında kalarak cevap verecek olsam, her insan gibi ben de sevdiklerimin öldüğünü görmekten korkuyorum. Ama bunun büyük bir korku olduğunu düşünmüyorum çünkü bu insan olmanın şartı ve canlı bir şey. O kadar. Bu bir korku değil. Yaşıyorsak bir başkasının ölümünden korku duymadan yaşayamayız, eğer canlıysam sevdiğim birinin öldürülmesi ya da acı çekmesini yaratacağı dehşet düşüncesiyle anlaşma yapmışım demektir. Ama bunun adına korku denir mi bilmem. Gerisiyse benim için sadece öfke, toplum ve bireyler üzerinde baskı kuran ihanetin ruhuna öfkeliyim.
*withagainst: with:ile, against:karşı
**res publica: kamunun malı
http://bailiwick.lib.uiowa.edu/wstudies/cixous/index.html’den alınmıştır.
ingilizce’den çeviren: anita sezgener



23 Aralık 2007

cin ayşe çıktı!!!!!


cin ayşe sayı 1 çıktı!!!!
"hafızalara taze, deltalara su"
teyel atanlar
anita sezgener
bayrak kusması bu Leyla, bize burada yer yok...
kathleen o'grady
dilin muhafızı: helen cixous ile söyleşi
elçin türkmen
gık
geldim
anita sezgener
feminist imla
daire mi zikzak mı?
ellen g. friedman
kathy acker ile söyleşi bölüm 1
halide edip demir
mektup 2
pınar asan
"belleğim vatanımdır": sarkis üzerine
meryem fehime oruç
silviya'ya
a. deniz üster
dam budalası, iktidar ve popüler kültür
sonsöz
editör: anita sezgener

Bu ilk sayı, çok sevgili Leyla Erbil'e adanmıştır...

26 Eylül 2007

cin ayşe'nin incileri

PINAR ASAN
“BELLEĞİM VATANIMDIR”: SARKİS ÜZERİNE

Bellek, mekan ve zaman insan varoluşunun temel kategorilerindendir. Ama bu kategorilerin anlamını pek az tartışırız; bunları oldukları gibi kabul etme eğilimi gösteririz, içeriklerini doğalmışçasına ele alırız. Zamanın akışını saniyeler, dakikalar saatler, günler, aylar, yıllar aracılığıyla kayıtlara geçeriz. Mekanı yalnızca fiziksel sınırları içinde değerlendiririz. Belleği ise çoğunlukla anılar toplamı olarak kavramlaştırırız. Bu kavramlar ve kavramların algılanışı Sarkis’in sanatının da problematiklerini oluşturur. Bellek, mekan ve zamanın tanımlanışı modernitenin ve modernite sonrası dönemin üzerinde sık sık durduğu kavramlardır. Yine bu dönemlerde üretilen sanat yapıtları da bu kavramlar çerçevesinde oluşmuş ve zaman içerisinde sanat yapıtının bu kavramlara yaklaşımı da değişmiştir. Tam da bu sebeple bu makalede değişen bellek, zaman ve mekan anlayışları üzerinde durup, bir sanatçı olarak Sarkis’in özgünlüğüne değineceğim. İlk olarak mekanın, zamanın ve belleğin birbirleriyle ilişkilerini ele alacağım. Sonrasında bu konudaki farklı yaklaşımlara değineceğim. Son olarak ise zaman içinde birbirinden farklılaşan yaklaşımların ve Sarkis’in temsil ettiği sanat anlayışının adı geçen görüşlerden hangileriyle benzerlikler taşıdığına değineceğim.
ZAMAN VE BELLEK
“Kısaca tanımlayacak olursak zaman, içinde bir şimdi-noktasının keyfi olarak saptanabileceği bir şeydir; öyle ki, iki farklı zaman noktasından biri önce diğeri sonradır. Ama zamanın şimdi-noktalarından hiçbiri bir diğerine göre ayrıcalıklı değildir. Herhangi bir şimdi-noktası, “şimdi” olarak, daha sonraki birinin muhtemel öncesidir; “sonra” olarak da daha önceki birinin sonrasıdır… Öyleyse zaman, aşamaları birbirine göre önce ve sonra ilişkisi içinde olan bir açılımdır. Her önce ve sonra şimdiye göre belirlenir ki, bu şimdinin kendisi keyfidir.” (Heidegger, 1997).
Zaman üzerine en önemli tezleri ortaya atmış düşünürlerden biri olan Heidegger’in kuramı, belleği zaman üzerinden algılayabilmemiz için büyük bir olanak sağlar. Bu bakış açısına göre anılar geçmişe aittir, oysa bellek bu güne, “şimdi ve buraya” aittir. “Bellek duyumlar bloğu halinde şimdiki zamanın içinde ortaya çıkar. Geçmişe ait bir bellek yoktur diyebiliriz. Bizi geçmişimize değil, varolduğumuz şimdiki zamana yollayan anılar değil bellektir. Başka bir deyişle geçmişi bu gün yeniden kuran bellektir. Bu zihinsel bir derlemedir. Toplumsal söylencelerin yıllar boyu değişerek bu güne aktarılması gibi, bizler zihnimizdeki anlardan parçalar seçerek bu günü yani belleği inşa ederiz.” (Akay, 1996)
ZAMAN ve MEKAN
Mekan da zamana benzer biçimde doğal bir olgu olarak ele alınır, sağduyuya dayalı günlük anlamların atfedilmesiyle “doğallaştırılır”. Bazı açılardan zamandan, dolayısıyla bellekten daha karmaşıktır (yönü, yüzölçümü, biçimi, tekrarlanabilen bir düzeni, hacmi gibi ana özellikleri yanında bir de mesafesi vardır), ama biz mekanı şeylerin ölçülebilen ve böylece yerli yerine oturtulabilen nesnel bir özelliği gibi ele alırız. Bu da doğallaştırmamızı kolaylaştırır.
Toplumsal teoriler (burada sözü edilen Marx ve Weber gibi düşünürlerin gelenekleridir) yaklaşımlarında mekana oranla zamana ayrıcalık tanır. Genellikle ya zamansal süreçlerin içinde cereyan ettiği daha önceden varolan mekansal düzenin varolduğunu ya da mekansal engellerin, mekanı insan eylemi için temel olmaktan ziyade, olumsal bir yön haline getirecek denli gerilediğini varsayarlar.
“Toplumsal teori her zaman toplumsal değişim, modernleşme ve devrim (teknik, toplumsal, politik) süreçleri üzerinde yoğunlaşmıştır. İlerleme toplumsal teorinin konusudur, tarihsel zaman ise birincil boyutu. Zaten, ilerleme mekanın fethini, bütün mekansal engellerin yıkılmasını ve nihai olarak “mekanın zaman aracılığıyla yok edilmesini” içerir. Mekanın olumsal bir kategoriye indirgenmesi, ilerleme kavramına içkindir. Modernite, ilerleme sorunuyla bağlantılı olduğuna göre zamansallığı, yer ve mekan içinde olma yerine, oluşum halinde olma olarak vurgulamıştır. Zamanın yer ve mekan birlikteliğindense akışkanlığını ve “ilerlemeciliğini” incelemiştir. İktidar, zaman ve mekan ilişkisini inceleyen Foucault tarihin mekanı “ölü, sabit, diyalektik dışı, hareketsiz bir şeymiş gibi ele alınırken, zamanı zenginlik, doğurganlık, hayat, diyalektik” olarak düşünmesinin ne zaman ve neden ortaya çıktığını araştırır.” (Harvey 1999)
Modernitenin zamanı tek başına ilerlemeciğiyle ele alışına Heidegger’in bakışı farklıdır. Heidegger’e göre mekan sıkıştırılmış zaman içerir ve bu işlevi görür ve bellek için her şeyden önemlisi sıkıştırılmış zamanı içeren mekandır. Heidegger bu mekanı ev olarak tanımlar. Bir mekan olan ev, düşünceleri ve anıları bütünleştirme, dolayısıyla bir bellek oluşturma gücüne sahiptir. Varlık bu mekanda değer kazanır. Burada bellek ve hayalgücü birbirine bağlı kalırlar ve birbirlerini karşılıklı derinleştirirler. Dolayısıyla bellek için mekanı ve zamanı birbirinden ayırmak mümkün olmaz. Bu bakış açısı toplumsal teorinin tersine, mekanı zamansallaştıran estetik teorinin bakışına daha yakındır.
Şiirsel imgelemi incelediği Mekanın Poetikasi adlı çalışmasında Bachelard da tıpkı Heidegger gibi aslen zamanla ilişkili bir kavram olarak düşünülen belleğin, mekandan bağımsız anlaşılamayacağını vurgular. Bachelard’a göre (1996), “soyut” zamandan farklı olarak, “yaşanan” zaman muhakkak mekanla, yerle ilişkili olarak anlam kazanmaktadır. Başka bir şekilde söylersek, zamana yaşanmışlık hissini kazandıran şey, mekana ait özelliklerin bellekte bıraktığı izlerdir.
Modernizm sonrası sanat yapıtının gelişimi de mekan, zaman ve bellek birlikteliğini göz önüne serer. Bu üç unsurun kavramlaştırılması modernite sonrasında yalnızca toplum bilimlerinin ve teorilerinin değil, bizzat sanatçıların da ilgi alanlarına girmiştir. Artık sistemleştirilmesi mümkün olmayan bu kavramlar, hiyerarşisiz biçimde bir arada ele alınabilmektedir. Sanatçı bu mefhumları aynı zamanda mekanın içindeki gösterim ve sergi üzerinden tartışabilendir.
MEKAN VE GÖSTERİM
Gösterim mekanları, mekansal pratikler için yeni anlam ya da olanaklar hayal eden zihinsel icatlardır. Göstergeler, mekansal söylemler, hayali alanlar, sembolik mekanlar, müze ve benzeri maddi alanlar bu tür zihinsel icatlardandır.
“Düşünme ve kavramlaştırma biçimlerimiz, ilk olarak yazılı sözcüğün mekanlaştırmalarıyla (sözcüğün basımı ilk mekanlaştırmadır çünkü) meydana gelmiştir. Haritalar, grafikler, şekiller, fotoğraflar, maketler, resimler, yerleştirmeler, heykeller ve benzerlerini üreterek ve inceleyerek öğrenmeyi sürdürürüz. Sanat yapıtı ise mekansallaştırmaları ve estetik uygulamaları temsil edendir.” (Lefebvre 1998)
“Sanat yapıtı anlambilimsel değerinin ötesinde, aynı zamanda bir toplumsal aralık anlamına da gelir. Toplumsal aralık deyimi, Karl Marx tarafından kâr yasasının dışında kaldıkları için değiş-tokuş, zararına satış, kendi kendine yetecek kadar üretme vb. – kapitalist ekonomi çerçevesine dahil olmayan toplulukları nitelemek için kullanılmıştır. Toplumsal aralık, bir insani ilişkiler uzamıdır; bir taraftan az ya da çok uyumlu ve açık olarak global sistemin içinde yerini alırken, bir taraftan da bu sistemin içinde egemen olanların dışında başka mübadele olanakları olduğu fikrini uyandırır. Temsiller ticareti alanında çağdaş sanat sergisinin doğası da tam böyledir: Sergi, günlük hayatı düzenleyen ritme ters ritimleri olan zamanlar, özgür alanlar yaratır, insanlar arasında, bize dayatılan “iletişim bölgeleri”ndekinden farklı bir karşılıklı alış verişin gelişmesini kolaylaştırır.” (Bourriaud, 2005)
Bir iletişim bölgesi yaratmasının yanı sıra mekanı ve zamanı birlikte ele alabilen sergi, sanatçının seyirciden hangi seviyede katılım beklediğine göre, yapıtların doğasına, önerilen ya da temsil edilen toplumsallaşma modellerine göre değişen özgün bir “mübadele alanı” yaratır. “Günümüzde bu mübadele alanını formun tutarlılığı, yapıtın malzemesi ve benzeri estetik kıstaslara göre yargılamalıyız.” (Bourriaud, 2005). Sanatın bir özerklik alanı olduğunu kabul edişimizden bu yana, yapıtın mekanla (burada artık sergi mekanı söz konusudur), diğer sanat türleriyle, felsefe ve sosyoloji gibi bilimlerle bağlarını kurmaya çalışırız. Bu sanatçının önermelerini birebir algılamaktan çok, yapıtın kendi içinde barındırdığı potansiyelleri açığa çıkarmak için izleyicinin sanatçıyla ve sanat yapıtıyla kurduğu bağa göre değişen bir bilgi alışverişini gerekli kılar. “Serginin oluşturduğu toplumsal aralıkta, sanatçı sergilediği simgesel modellerin sorumluluğunu üstlenir. Bütün tasvirler (ama çağdaş sanat, tasvir etmekten çok örnekler, toplumsal dokudan ilham almaktan ziyade onun içine girer), toplumun içinde oldukları yerden başka bir yere aktarılabilecek değerlere işaret eder.” (Bourriaud, 2005). Bu sebeple sanat mekanlarının anlamı da sanatçı ve izleyici için zaman içinde değişime uğrar. Özellikle toplumsal ve kişisel belleğin izlerinin sürüldüğü, depolandığı (müze) sanat mekanları yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı artık sanatçı ve izleyici tarafından yeni önermeler getirilmesine imkan vermek durumundadır.
SARKİS ÜZERİNE ve SONSÖZ YERİNE
“Sürekli değişen ve hep yenilenen yerleştirmelerini açık, içine girilebilir biçimde tasarlayan Sarkis, sanat eserinin kişisel belleği olduğu kadar ortak belleği de depolayıp işlediği özel bir form bulmuştur. Yerleştirmelerinin her kuruluşunda ortaya tıpkı belleğin anıları ve anları bu günde bir araya getirerek bir şimdi yaratması gibi yeni bir bileşim çıkar; sanatçının dünyanın dört bir yanına yaptığı yolculuklardan kimi işleri için on yıllar boyunca beraberinde gezdirdiği nesneler yeniden gruplanarak ve sürekli biçim değişikliğine uğrayarak daimi bir akışın özneleri olurlar.” (Flekner, 2005)
Sakis yapıtlarını bir tiyatro oyunu, bir sinema filmi, bir senfoni gibi katmanlar halinde yaratır ve çeşitli nesneleri zamanı gözeterek onları yeniden yana yana getirir. Sinemayı, müziği ve felsefeyi işlerine çağırır. Bunun için kendine plastik bir alan çizer.
“…Ben çok müzik dinlediğim ve kitap okuduğum için bu sanatlarda geçerli olan zaman meselesi üzerine çok düşünürüm. Bu zaman sanatları içinde kalkıp baştan sona meseleyi elimde tutmam gerekiyor. Sergilemelerimde de böyle bir durum var…bütün bu bakış aslında dikiş atmaya benzetilebilir. Bu dikişi verili bir mimarinin içine atıyorum. Bu mimariyi unutmuyorum, fakat bu mimarinin içinde bir atmosfer kuruyorum.” (Çalıkoğlu ve Sarkis röp, 2005)
Sanatçı yapıtına ve sergisine çağırdığı farklı medya ve disiplinleri, sanatın ve sanatçının özerkliği ve tekilliği kavramına dayanarak sonuna kadar kullanır. Daha önce bahsettiğim toplum teorilerinin mekansal engelleri zamanı dışlayarak aşmak amacı yerine, mekana ve dolayısıyla zamana pek çok yeni yaklaşım getirerek, hatta var olan yaklaşımlar arasında yeni seyahat rotaları çizerek zamanın ilerlemeciliğinden çok çevrimselliğini kullanır.
Sarkis çizdiği plastik alan ve farklı disiplinleri bu alana davet edişiyle sergilerini bir performansa dönüştürür. Ve bu performansların yeri çoğunlukla müzelerdir. Bu sergilemeler sırasında sanatçı birer kültür üretim mekanı olması gereken müze mekanını ve müzenin işlevini de sorgular. İşleriyle, donmuş müze zamanını ve mekanının nasıl daha akışkan ve yapıtların sunumunu kolaylaştıran bir hale dönüştürebileceğini araştırır. Müzenin eski saklamak yerine sürekli değişen bir şimdi yaratabilmesinin olasılıklarını arar.
Müzenin zamanının durağanlığı karşısında mekana yerleşen açık uçlu yerleştirmeler ki, bunlar çoğu zaman bitmemiş yapıtları da anımsatırlar, mekanın içinde çeşitli enerji bölgeleri ve gelgitler yaratır. Bu gelgitler “enerjiler arasındaki alışverişe, soğuma anları ve ısınma anları arasındaki “önceden yapımlı bir uyuma” dayanmayan, nesiller-dışı bir beraberliğe, bir yakınlaşmaya bakar. Bu yaklaşım, her alanı birbirine bağlarken aynı zamanda bütünleşmeyen ve her alanı kendi iç bütünlüğünde açık bir şekilde bırakan bir bakış olması bakımından da önemlidir.” (Akay, 2005)
“Ev” mekanıyla karşılaştırdığımızda da müzeler oldukça uzakta düşünülen mekanlardır. Müzenin zamanı “doğallaştırdığımız” durağan zamandır. Sarkis bu durağanlık içinde yerleştirmelerini çoğunlukla mekanın belleği üzerinden düşünmeye başlar. Mekan nasıl bir mimari yapıya sahiptir, tarihi nedir gibi soruları sormakla başlar işe. Mekana taşıdığı yeni bellek kendi işaretleridir. Bu işaretler kimi zaman müze depolarındaki gösterime çıkmayan diğer nesnelerle buluşur. Bu birbirinin ardı sıra gelen anlardan bir şimdi yaratma çabasıdır. Geçmişteki an müze deposunda duran bir Madonna heykelciğidir, onun ardılı ve onun muhtemel sonrası olan ise Sarkis’in atölyesinde 30 yıldır sanatçının suda beklettiği kurşundur. Bu iki nesne sanatçının belleğinden süzülerek müzede birbirleriyle etkileşime geçerler.
Sarkis nesneler arasında kurduğu bu etkileşimin bir parçası saydığı izleyicilerden de karar talep eder ve onu sahnelemesinin bir parçası haline getirir. Seyirciyle karşılıklı bu alış veriş bir potlathch’tır. Claude Levy- Strauss’un (2000) karşılık beklemeksizin ritüelleştirilmiş bir törenle hediye alışverişi olarak tanımladığı potlaç sosyal durumların ve onurlandırmanın geliştirildiği bir olgudur.
“…Davetle buluşmak… hem benim hem de gelenin varlıklarının beraberce hissedilmesi demek… sergilerin vücudu içine, sanatçıların kendi vücutlarını koymak diye bir olay var. Üzerinde çok az durulmuş bir olay bu: Beuys’ta var mesela. Sanki orası her an bir gelişmeye hazırmış intibasını, yani sanatçının orada olma intibasını sürekli canlı tutar… bu benim varlığımı hissettirebileceğim mekanlarda oluyor. Onun için ben daha çok müzelerde, yahut kültür ekilen yerlerde çalışıyorum. Kültürün meta olarak işlediği yerlerde ben çok zayıfım biliyorum. …” (Polat ve Sarkis röp., 2005)
Son olarak 2005 yılında Akbank Sanat Galerisi’nde Sarkis: Bir Kilometre Taşı adlı sergisini hazırlayan sanatçı, burada mekanda, yalnızca sergi salonunu kullanan diğer sergilerin aksine tüm binayı sergi içine dahil etmiştir. Böylece katlar arası bir bütünlük sağlamanın yanı sıra, izleyiciye çeşitli konuşmalar, müzik dinletileri, çocuklarla dans atölyesi gibi yollarla bir karşılık beklemeksizin bir armağan vermiştir. Mekanda zamanı kullanarak (bütün bu aktiviteler belirli zaman aralıklarıyla yapılmıştır) izleyiciyi mekana dahil etmiş, geçici bir sosyallik alanı yaratmıştır.
“Sarkis sanatının bu süreçleri meydana getiren evrelere İşaretlerin Savaşı adını verir, ve bu etiket aynı zamanda 1964’te İstanbul’dan Paris’e göç etmesiyle, başlıca konuları kamuflaj, ülke toprakları, silahlar ve savaş alanları olan ve 1974’den bu yana Blackouts adı altında bir araya getirdiği savaşın kapsamına adadığı külliyatın devamlılığına gönderme yapar. Bu külliyat içerisinde topladığı pek çok nesneye ise Savaş Ganimetleri adını verir. Bu ganimetlerde Sarkis’in ilgisini çeken daha çok uğruna savaşılan toprakların, kaynakların, bölgelerin ve nesnelerin yazgısıdır.” (Grasskamp, 2005)
Marvin Haris Yamyamlar ve Krallıkla – Kültürlerin Kökenleri adlı çalışmasında (1994) savaş ganimetlerini ve savaş ekonomisini şöyle açıklar:
“ Politika olarak savaş konusunda ara sıra yenilenen başka bir açıklamaya göre silahlı çatışma bir grubun kendi siyasal, toplumsal ve ekonomik gönencini (refahını) başka bir grubun zararına korumak ya da arttırmak için yaptığı girişimin mantıksal bir sonucudur. Savaş olur çünkü onun sayesinde toprak ve kaynaklar kamulaştırılır, kölelere ve ganimetlere el konur ve haraçlar ve vergiler toplanır- “Ganimetler zaferi kazananındır”. Yenilenlerin karşısına çıkan olumsuz sonuçlar sadece yanlış bir hesap olarak akıldan silinebilir- “savaşın yazgıları”.
“Savaş ganimetlerini saklayabilmek, zamana karşı direnmek ve hatta zamanı kendi lehine bükmek anlamına gelecektir.” (Akay, 2005). Burada sanatçının direndiği terk ettiği İstanbul’daki geçmişi yani geçmiş mekanları ile gelecekteki mekanları arasında kurduğu kişisel bağların varlığıdır. Sanatçının bu iki mekanı arasında bir savaş yaşanmaktadır. Sarkis de geçmişteki şimdiyi, bir sonraki şimdiyle birleştirip bir bugün-şimdi yaratabilmek için bir savaş vermektedir. Bu bir varoluş alanı mücadelesidir. Bu mücadelenin amacı Heidegger’in sözünü ettiği Ev kavramını tanımlamaktır. Zamanın hiç olmadığı kadar hızla aktığı “şimdilerde” belleği böylesine dinç tutarak, evi aramak bir direnç meselesidir. Kendini bir nomad olarak tanımlayan Sarkis, Heidegger’in bahsettiği Ev’i bizzat kendi belleğinde bulur. Bu yüzden sergilerinden birinin de başlığını oluşturan “Belleğim Vatanımdır” cümlesiyle kendini tanımlar.
Nicolas Bourriaud’nun İlişkisel Estetik çalışmasında (2005) çağdaş yapıtın sınanması gereken bir zaman ve sınırsız tartışmaya yönelik bir açılım olarak kendini gösterdiğinden bahseder. Başka bir deyişle, yapıtlarda amaç “artık hayali ya da ütopik gerçeklikler biçimlendirmek değil, sanatçı tarafından seçilen ölçek ne olursa olsun, varolan gerçekliğin içinde varoluş şekilleri ya da davranış modelleri kurmaktır. Şimdiki zamanın sunduğu koşulların içinde yaşarken sanatçının amacı, hayatının içeriğini (algılanabilir ya da kavramsal dünyayla olan ilişkisini) kalıcı bir evrene dönüştürebilmektir.”
Sözü edilen evren Sarkis için belleğinden yola çıkarak gerçekleştirdiği bir davranış modeli ve düşünme biçimidir. Yarattığı işler bu model içinde kendi deneyimleriyle yolculuk ederler. Deneyimleri de onların belleğini oluşturur. Ayasofya Müzesi Hazine Binası’nda 2. İstanbul Bienali için yaptığı işteki kırmızı neonlar, Brüksel’de Antoine Wiertz müzesinde yeniden karşımıza çıkar.
Bu gibi pek çok örnekten yola çıkılarak Sarkis’in işleri arasında kesinti olmadığını söyleyebiliriz. Sanatçının Paris’teki atölyesinde (aslında buna atölyeden çok nesnelerin evi demek daha doğrudur) otuz yıldır biriktirdiği nesneleri bir arada yaşar. Geçmişe ait bu nesneler şimdi de yaşamaya devam ederler. Yapıtlar derinleşmeyi, bir sonraki duraklarını beklemeyi ve birbirleriyle konuşmayı orada sürdürür. Zamanın ve sürecin baskısını üstlerinde hissetmeksizin sonsuz bir şimdiyi yaşarlar.

KAYNAKÇA
Harvey, David. (1999). Postmodernliğin Durumu (Çev. S. Savran) İstanbul: Metis Yayınları.

Lefebvre, Henri. (1998) Modern Dünyada Gündelik Hayat (Çev. I. Gürbüz) İstanbul: Metis Yayınları.

Fleckner, Uwe.(Der). (2005) Bellek ve Sonsuz : Sarkis Külliyatı Üzerine İstanbul: Norgunk Yayınları,

Fleckner, Uwe.(Der). (2005) Bellek ve Sonsuz , “İşaretlerin Savaşı” W. Grasskamp, İstanbul: Norgunk Yayınları

Heidegger, Martin. (Sayı:11, 1997) Zaman Kavramı, İstanbul: Cogito

Bachelard, Gaston. (1996) Mekanın Poetikası (Çev. A. Derman) İstanbul: Kesit Yayınları

Akay, Ali (1996) Kıvrımlar İstanbul: Bağlam Yayınları

(2005) Bir Kilometre Taşı: Sarkis Sergi Kataloğu İstanbul: Aksanat Yayınları

Bourriaud, Nicolas (2005) İlişkisel Estetik İstanbul : Bağlam Yayınları

Çalıkoğlu, Levent ve Sarkis röp. ( Güz 2005) İstanbul: Sanat Dünyamız

Strauss, Claude Levy, (2000) Yaban Düşünce İstanbul: Yapı Kredi Yakınları

Polat, Nusret ve Sarkis röp. (Ekim, 2005) İstanbul: Plato Güncel Sanat Dergisi

Haris, Marvin (1994) Yamyamlar ve Krallar: Kültürlerin Kökenler İstanbul: İmge Kitabevi