5 Aralık 2013



ÖZGE ÇELİKASLAN

kadınların videosu-iv
“görüntüyü işgal et”

normal vatandaşlar kaybolsun!”... diye bir polis anonsu. ankara’nın göbeğinde işitilebildi. “normal” olmayan vatandaşlar birkaç katman polis bandosunun ve su fışkırtmaya her an hazır panzerlerin arasında kuşatılmış olanlardı herhalde. devletin arzusu, elbette onları bir an önce ortadan “kaybetmek” (özel bir yetenek gerektirmiyor bu) ve dağıtmaktı. ama ilk kez, “normal” denilen vatandaşlara yönelik bir polis anonsundan, insanların kentlerin en işlek meydanları ve caddeleri üzerinde “kaybolmak”, “toz olmak”, yani bir anda yitip gitmek zorunda olduklarını öğreniyoruz.

bakmayın.”  bir başka polis anonsu, tıpkı “kaybol!” komutu gibi, kulaklarda çınladı... “bakmayın!”  “bakmak” ile “görmek” arasında insan türünün özel bir yeteneğinin eseri olan farkı hedef alıyordu bu komut... halbuki insanların, gerçekten, bakmadıkları bir şeyi farklı, sayısız gözlerle (arılar gibi) görebilme yeteneği vardır ve bunun önüne geçilemez... (ulus)














gezi sırasında video çekmeye başlamak bir refleks gibi oldu benim için.
yaşadıklarımı yaşadığıma bir kanıt yaratma arzusuyla kameramı çalıştırmaya başladım.
bu arzu daha sonraları iktidarın bakışına geri bakışla karşılık verdiğim,
bir tür “kafa tutma” yöntemine dönüştü benim için. (hande)

daha net bir şekilde söylemek gerekirse, video eylemcisi, sistematik olarak ört bas edilen ve kamuoyundan gizlenen gerçekliğin peşine düşş kişidir. bu bağlamda, ‘‘eylemin görüntüsünden, görüntünün eylemine’’ parolası üç ayrı vaatte bulunur: bunlardan ilki, ana akım medyanın her zaman görmezden geldiği insanların video aracılığıyla görünür kılınması hedefidir. ikincisi, video eylemcisi kamerasının olaya en yakın konumdan, yani içerden bir bakışla, görüntü aldığını taahhüt eder. (gülsüm)















video: görüyorum
'göstereceğim' ya da 'görmeye geldim' gibisinden değil...
video ergo cogito

'düşünmenin', görme diye bir tarzı, varoluş hali var.
bu, düşüncenin bütününü tüketemez tabii ki ama 'salt görülebilir' olan,
anlatılmakla tüketilemeyecek pek çok şey ve durum var bu dünyada.
sinema imajlarla (en gelişkin formülüyle deleuze'ün 'hareket-imaj',
'zaman-imaj' adını verdiği şeylerle) işler.

video ise bizce 'görüyorum' edimleriyle işler, imajlarla olmaktan çok. sinemayı 'seyrederiz' ama videoyu 'görürüz'... (ulus)

benim açımdan görmek, fark etmek, direnmek, 
kayıt düşmek, görsel hafızayı diri tutmak, neden belgesel 
film yapıyoruz sorusunun da cevabı zaten. 
tüm bunlar iç içe geçmiş ve bakmışız yaşamımız bu olmuş. (güliz)

burada en önemli konu, bir başka mizansen yaratmaya çalışmamanız gerektiğidir. şeyleri oldukları gibi göstermek daha iyidir. olup bitenler zaten kendi gerçekliklerini yaratır. video kamerası size ait olabilir, ama video görüntüleri, hep söylediğimiz üzere, herkese aittir. aslında siz gerçek hayatı belgeliyorsunuz, sizin de içinde olduğunuz hayatı. siz bir tanıksınız. (nisi masa)

bir video filmi oluşturan bakışın kaynağı/kökeni neydi? acaba eylemci, sırf o siyasi grup bizzat kaydedilmesini istedi diye, kendi video-bakışını içerden bir bakış olarak tanımlayabilir miydi? yoksa video eylemcisi o siyasi grubun bir üyesi olmadığı için, dışardan bir bakış olarak mı algılanmalıydı? (gülsüm)
















kayıt, belge niteliği
video terim mazur görülürse 'kayıtsız kayıt' olanağı demektir. başlı başına bir belgedir ve her zaman ısrarla vurgulamak istediğim bir noktanın nihai müjdecisidir: her 'teknik imaj' bir 'belgedir'... ama bunun 'belgesel' olabilmesi için belgenin ötesine geçilmesi, birtakım asli bağlantıların kurulması gerekir... (ulus)

son beş-altı yıldır feminist hareket içinde kadınların tarihini belgelemek ve görünür kılmak için her türlü eylem ve kampanyayı belgelemeye çalışıyorum. hem eylem içinde olmak hem de bunu video ya da fotoğraf makinesiyle belgelemek, kaydını tutmak iktidara ve erkek egemen sisteme karşı da gelişen politik bir tavır aslında; kendi tarihimizi de kendimiz yazarız elbet, içeriden ve kendi dilimizle… şimdiye dek yaptığımız belgeseller de daha çok kadınların görünmeyen / görülmek istenmeyen tarihine not düşmek için, hiçbir yerde geçmiyor, anlatılmıyor ama biz kadınlar varız ve bunları yaşıyoruz demek içindir. (güliz)

esther shub filmlerini takdim ederken yaptığı konuşmasında hito steyerl “kameralı kadın” olmanın tarihsel öneminden bahseder... bunun bir karşılığı var mı? film sektörüne baktığınızda kadınların çoğu kurgu masasındadır. kamera kullanan kadın sayısı neden hala bu kadar az. halen bunun üzerine konuşuyor olmak neden rahatsız edici. (hito)


aslında mesleğim kurguculuk. kurgu yapmak benim için ham görüntüler arasındaki boşlukları doldurup birbirleriyle ilintilemek gibi işleyen, yap-boz oyununa benzettiğim bir süreç.
gezi sırasında kayıt yapan taraftayken, iktidarın şekillendireceği bu tarihteki boşlukları kurgusuz bir şekilde doldurduğumu düşündüm. (hande)

çekim yaparken belgeselci misiniz, belgesel mi çekiyorsunuz sorusu geliyordu. ‘’hayır ben dışında değilim. ben burda eylemciyim ve video çekiyorum. burada video aktivistim demek gerekiyor. eylemciyim, başka bir şey değilim. benim yanımdakinden bir farkım yok. benim kameram var. yanımdakinin elinde talcid şişesi var o anda. o onu sıkıyor birine, ben de ona atılan gazın görüntüsünü çekiyorum. kamera bizim yanımızdaydı… öyle bir an geliyor ki tabi ilk önce talcid’i sürüyorsun, hem kendine hem yakınına sonra olay biraz çözülmeye başladığında kameranı çıkartıp çekim yapıyorsun. ama kamerayı yeri geldiği zaman bir kenara koyup gereken başka bir işi yaptığımız anlar vardı. (videoccupy)
onlara göre, kendi video-bakışları, görüntüyle konu arasında dolaysız bir geçiş işlevi görüyordu. bir başka deyişle, video sadece tanık olduğunu kaydediyordu; dolayısıyla da ölü kızın ve dövülen travestilerin o şiddet dolu görüntüleri sadece basit birer temsil değil, bunların ötesine geçen bir şeydi. bu görüntüler, özerk ve gerçek varlıklar olarak, bu video aracılığıyla izleyicisiyle konuşur ve kendisini doğrudan ona gösterirdi. (gülsüm)













ranciére, özgürleşmenin bakma ve eylem arasındaki karşıtlık sorgulandığı zaman başladığını söylüyor. biz ürettiğimiz, çoğalttığımız ve paylaştığımız videogramların bu ara bölgede yer aldığını öne sürüyoruz. sürece tanıklığımız, medyanın manipüle ettiği görüntülerden, iktidarın fişleyici kayıtlarına karşı otoriter bakıştan bağımsız, video ile özgürleşmenin ara bölgelerinde gezinmeye devam ediyor. çünkü biz yalnız bu süreçte değil, her zaman, özgürleşmenin bir aygıtı olarak videoyu kullanıyoruz, göstermiyoruz, bir eylem olarak görüyorum'un potansiyellerini icat ediyoruz. (videoccupy)

bir video eylemcisinin ana akım medya geleneği, medya endüstrisi ve ideolojik olarak inşa edilmiş temsil sistemleri dışında çalışan bir kişi olduğu, grup içinde genel kabul gören bir tanımdı. (gülsüm)

videoaktivizm zaten o ana akım medyanın aksını kırmak için var. iktidarla eylemcinin karşı karşıya durduğu aksı kırıyorsunuz. anaakım medyanın gösterdiği yer her zaman iktidarın durduğu yerdir, oradan eylemciye bakar. videoeylem, eylemcinin tarafından bakacaktır, o şiddete maruz kalan taraftadır. dolayısıyla iktidarın şiddetini belgelemiş olur. 10 yıldır karahaber var ankara’da, biz burada artıkişler video kolektifi’ni kurmuştuk. ama ilk defa video eylemin önemi türkiye’de bu süreçte anlaşıldı diyebiliriz. ya da yerini buldu. gerçekten herkes artık biliyor, anlıyor, özen gösteriyor, takip ediyor. (videoccupy)

hatta öyle bir hale geldi ki direnişte kamera tamamen bedenimin bir parçası/uzantısı oldu.
(pelin, güliz)


















“karahaber deneyiminden yeni dersler çıkarma çabası içinde, dikkatimi gerçekliğin
ve eylemci bir kamera olmanın anlamı üzerine düşünmek amacıyla vertov’un
içgörülerine vereceğim...” (gülsüm)


----



Cin Ayşe 10, güz 2013