22 Aralık 2022

LAL HİTAY. DİYALOG. TEFRİKA 4


Dialogue – Visual Dairy

Saat Yönünde:

1-     Paola Idrontino/Papayapie

2-     Daria Dambrosio

3-     Kusakabe Kimbei/Portraits of Japanese Life

                                                                                                         Roy Jacobsen’e,

 

Sedat’ın ortadan kaybolduğu haberi dalga dalga yayılırken Ayça ve Ayla’nın kapısı çalındı. Kapıyı Ayla açtı. Gelen tanıdık bir simaydı. Ev partilerine katılıp Ayla ile de yakınlaşanlardan. Aylanın diğerlerinden farklı olarak kısa bir süre olsa da yüz yüze geldiği. Her yanı dövmeyle kaplı olan çocuk. Nam-ı diğer Emre. Sedat’ın ev arkadaşı Emre. 

 

Emre ile Ayla birbirlerine bakıp selamlaştılar. Emre İçeri girebilir miyim? diye sordu. Ayla Tabii diye cevapladı. Salona doğru ilerlediler. Ayla ve Ayça’nın evinin salonu nispeten küçük fakat ferahtı. Girişin solundaki ilk kapı salona, ikinci kapı mutfağa açılırdı. Giriş kapısından düz ilerleyip sağ yapıldığında yatak odası ve banyonun bulunduğu koridora varılırdı. Salonun girişinin karşısındaki uzun duvarda iki geniş pencere bulunurdu. Girişin hemen solundaki dar duvarda boydan boya açık renk ahşap kütüphane vardı. Kütüphanenin önünde renkli yuvarlak bir kilim. Kütüphanenin karşısındaki duvarda da yine geniş bir pencere, bu pencerenin önünde antrasit renkli ikili bir koltuk, bu koltuğun hemen önünde elips şeklinde ahşap bir orta sehpa, sehpanın altında onun boyutlarına çok az geçen enine ince çizgili, renkli, dikdörtgen bir kilim vardı. Girişin devamındaki duvar bu ikili koltuğun olduğu duvar ile birleşiyordu. Bu birleşen duvarda da açık gri ikili başka bir koltuk vardı. Antrasit koltuğun hemen sağ çaprazında büyük pencerelerin koltuğa yakın olanınıönünde hardal sarısı bir berjer, berjerin hemen ardında koyu lacivert seramik saksılı oldukça büyük bir deve tabanı vardı. Bitkinin gölgesi güneşin geldiği açıya göre kâh duvarlara kâh eşyalara kâh boşluğa düşerdi. Berjerin sağına küçük yuvarlak kahve masası yerleştirilmişti. Kütüphaneye yakın olan pencerenin önünde Terzi Hasan’ın Ayla çok beğendiği için ona zorla verdiği ceviz ağacından eski çeyiz sandığı bu sandığıüstünde de partilere müziği sağlayan hoparlörler vardı. Çeyiz sandığına bitişik kırmızı, lacivert, turuncu ve yeşil üst üste duran kare puflar, koltuklar yetmediğinde misafirleri ağırlardıEmre antrasit renkli ikili koltuğun ucuna ilişti. Ayla bir süre salonun girişinde durarak Emrenin bir şeyler demesini bekledi. Ya da hemen ne diyecekse deyip gitmesini belki. Emre dirseklerini dizlerine dayamışönüne bakıyor ve başını da iki eliyle tutuyordu. Suskunlukları bir süre devam etti. Ayla, Emre duruşu bozmayınca ve görünüşe göre söyleyeceğini söylemeyi ağırdan aldığındanyavaşça berjere doğru ilerleyip oturdu. Emrenin neden geldiğini merak etmesine ediyordu ama sormaktansa beklemeyi tercih etti. Berjerin yanındaki pencereden dışarı bakmaya başladı. Emre “Ayça yok mu?” diye sordu. Ayla “Var ama bu aralar pek odasından çıkmayı tercih etmiyor, ben de mümkün olduğu kadar rahatsız etmemeye çalışıyorum diye cevapladı. Emre “Sedat kaybolmadan son zamanlarda en sık görüştüğü insanlardan biri Ayça. Belki Sedat ona bir şeyler söylemiştir. Mesela bir yerlere gitmeyi planlıyorsa ona söylemiştir belki. Ya da Ayça ile genel olarak konuşmuş olduklarından Sedat’ın nerede olabileceğine dair bir ipucu olabilir.” dedi. Ayla “Emre, Ayla’nın hiçbir fikri yoktu, o benden öğrendi Sedat’ın ortadan kaybolduğunu. Çok şaşırıp sarsıldı. Bir yerlere gidebileceğini Sedat ona hissettirmiş olsa ya da kendisi öyle bir hisse kapılsa bu kadar şaşırmaz, sarsılmazdı diye düşünüyorum.” dedi. “Yine de keşke konuşma fırsatım olsa diye mırıldandı Emre. Ayla da o zaman isterse bir yarım saat, kırk beş dakika burada bekleyebileceğini ve Ayça odasından çıktığında konuşmak isterse konuşabileceğini ama odadan çıkmazsa ya da konuşmak istemezse şansına küsmesini söyledi. Sonra Emre’ye bir şeyler içmek isteyip istemediğini sordu. Emre hafifçe bakışlarını kaldırıBir kahve olabilir aslında” dedi. Ayla şortu ve dövmeleriyle berjerden kalkıp ağır ağır mutfağa ilerledi. Kırmızı fincanlara koyduğu kahvelerle salona dönüp fincanın birini Emre’ye uzatıp kendisi de kahvesiyle berjerine yerleşip, pencereden dışarıyı izlemeye kaldığı yerden devam etti. 

 

Emre de Ayla’yı izlemeye başladı. Ayla, Emreye o kadar dalgın görünüyordu ki, Emre onun dışarı bakıp bakmadığından, bakıyorsa bir şey görüp görmediğinden emin olamadı. Camdan giren ışık Aylanın koyu kestane dalgalı saçlarını, kahverengi gözlerini ve beyaz tenini bal rengine boyuyordu. Emre bu anı sevdi, Aylanın bakıldığının farkında olmadığını düşünerek bundan faydalandı, anın tadını çıkardı. Ayla tam o anda sanki tebessüm eder gibiydi. Emre, Ayla’nın tebessüm ettiğini hiç görmemişti. Bazen bir şeyi görmemek ve onu anlamamak birbirine karıştırılabilir. Tıpkı bir şeyi gerçekten anlamakla, bir şeye onda olmayan bir anlamı atfetmenin birbirine karışması gibi.

Ayla ansızın Emre’ye dönüBeni süzmezsen sevinirim. Çok rahatsız oluyorum. İnsanların beni süzmesinden, izlemesinden. Çocukluğumdan beri kaçamıyorum. diye çıkıştı. Emre irkildi, özür diledi. İncelemek amaçlı bakmadığını yalnızca o andaki duruşunun ilgisini çektiğini söyledi. Ayla, Emre’yi duymamış gibiydi. Camdan dışarıbakmayı sürdürdü. 

Ayla’nın tepkisi Emre’yi meraklandırdı. Sedat’a ilişkin henüz istediği konuşmayı yapamamasına rağmen merakına yenildi. Evden kovulma riskini göze alarak Ayla’ya “Peki Ayla madem insanların sana incelercesine bakmasından, seni süzmesinden, izlemesinden rahatsız oluyorsun o zaman neden böyle renkli, gösterişli dövmelerin var? Hadi diyelim yalnız kendin için yaptın inatla ve inançlı bir şekilde her imkânda onları sergilemiyor musun? Bana mı öyle geliyor? Bu durum çelişkili değil mi? diye sordu. 

Ayla hiç istifini bozmadı. Oturduğu yerde dövmeli bacağını önüne uzatırken sağlam bacağını dizden kıvırarak gövdesine doğru çekip topuğunu berjerin ucuna yerleştirdi. Başını içinden geçirdiği bir melodiye ritim tutar gibi sallıyordu. Sonra Emreyi şaşırtır bir sakinlikle ona doğru dönüHayat bu, herkes düşer, ama ben çok uzun süreler yalnız kendim düşmüşüm gibi hissettim. dedi. Emre Bunun benim sorduğum soru ile ilgisini anlayamadım dersem umarım kızmazsın.” dedi. Ayla “Hayır, kızmam.” diye yanıtladı. Berjerde ileri doğru kaykılıp iki bacağını da dümdüz önüne doğru uzattı. Bakışlarını ayak parmaklarına bakar gibi önünde, aşağı doğru sabitleyip, kendi kendine konuşuyormuşçasına oldukça alçak bir sesle: “İlginç bir şekilde bacağımın deforme haline rağmen çocukluğumda bile bedenim ile ilişkim hiçbir zaman kopuk olmadı. Kendimi anımsayabildiğim andan beri bu böyle. Sakatlanmama sebebiyet veren kaza da bunu değiştirmedi. Ama insanların benim bedenime ilişkin tepkileri kazadan sonra oldukça değişti. En yakınlarımdan yeni tanıştıklarıma, hiç tanımadıklarıma… Güçlü bir etkisi oldu sakatlanmış bir bacağın ilişkilerimde, ilişkilenmemde. Hiç böyle bir durum yokmuş gibi davranmak ile yalnızca bu sakatlığı odağına almak gibi iki uçta salınan tepkiler... Kimi insanlar bacağıma hiç bakmamak için çok çaba harcardı, benim bakmadığımıdüşündükleri zamanda güya çaktırmadan bakarlardı, bazen de gözlerini alamadan yalnızca bacağıma odaklanmaktan kendini alamayanlar... Bedenimin ve bacağımın gündemin ilk maddesi olmasından kaçamıyordum. Benim bedenimle ilişkim hiç böyle olmadığı halde başkaları için bu böyleydi. İstemesem de gündemin belirleyicisiydi bedenim; onun şekli, şekilsizliği. Ya hiçbir şey yokmuşçasına davranmak için kendini zorlayan insanların yanında ya da olan bir şeyi bütün  varoluşuma yedirecek kadar genişleten tutumda hep bir şekilde izleniyor, seyrediliyor gibi hissettim”dedi. Kahve sehpasına uzanıp kahvesini eline aldı. Burnuna götürüp kokladı. Bakışları hâlâ aynı noktada sabitti. Kahveden bir yudum alıp yavaşça yuttu ve devam etti; “Seyirlik gibi hissediyordum işte. Görülmüyordum ama izleniyordum. Gösteriye dahildim ama hayata dahil olamıyordum.Ve bunda hiç kontrolüm yokmuş gibi hissettim. Bedenimle diğer insanların ilişkilenmesinde hiç söz hakkım yokmuş gibi hissettim. Bu, ailem söz konusu olduğunda bile böyleydi. Bu yüzden bakışlarımı hep dışarıya çevirdim, belki ben de izlenendense izleyicilerden biriymişim gibi hissetmek istediğimden Dövmelerle bu durumun ilgisini gelirsek” diyerek durakladı. Emre ikili koltukta dikleşmiş, Ayla’nın devamında söyleyeceklerini bekler gibiydi. Ancak bu beklentiyi söze dökmedi. Beklentisini dillendirirse Ayla’nın anlatmaktan vazgeçeceği endişesi ile sustu. Ayla sesli bir şekilde nefes verdi, bakışları hala aynı noktadaydı. “Dövmelere gelirsek…” diye yineledi, “Dışarı baktığım ve kendimi dışarıda hissettiğim bir zamanda, kimseye benzemeyen,ayrıksı duran, sırtında kartal dövmeli bir adam gördüm. Kendini, bedenini ve tenini kullanarak kendi isteğiyle kendi istediği şekilde belirleyerek ayırabildiği için, bedeni ile başkalarının ilişkilenmesinin kontrolünü bu şekilde eline alabildiğini düşündüğüm için bu bana çok etkileyici geldi. Ben de bu şekilde hem kendi bedenimle ilişkimi hem de başkalarının onunla ilişkilenmesini kontrol altına alabileceğimi düşündüm. Öylesine bir seyirlik haldense bedenimi, tenimi kendim belirleyerek sahnelemenin bana güç vereceğini düşündüm. Öyle de olmadı diyemem… Ama bu daha önce bahsettiğim rahatsızlık verici halleri yok etmedi. Bu sadece kendimce koşullarla kendimi kandırma pahasına baş etmem için o anda aklıma yatan bir yöntemdi.” dedi elindeki kahve fincanını sehpaya bırakırken. Sonra ani bir şekilde önüne uzattığı bacaklarını toplayıp daha dik oturur bir pozisyona geçip gövdesiyle öne doğru bir hamle yaptı. Bakışlarını Emre’nin yüzüne dikti, “Tedirginliğini, korkularını, endişelerini yüzüne ustura ile kazınmış gibi şekilsiz, donuk ve sabit bir tebessüm ardına bastıran, saklamaya çalışan insanlar beni hep huzursuz etti. Hiçbir şey yokmuş gibi davranmak, yokmuş gibi davrandığın şeyi gerçekten yok etmiyor. Böyle insanlar beni dışarı bakmaya, kaçmaya iter. Ailem gibi…” Başını cama doğru çevirdi. Fısıltıyla “Rafet Bey gibi…” diye ekledi. Emre “Rafet Bey de kim?” diye sordu. “Rafet Bey, Terzi Hasan’ın müşterisiydi. Kaban da kaban diye tutturdu sonra da evinin balkonundan atlayarak intihar etti…” “İntihar mı etti? Hadi canım! Neden intihar etti peki? Ne zaman oldu bu?” daha da soracaktı Emre ama içinde bir his durmasını fısıldamışçasına soru sormayı hemen kesti. Ayla pencereden bakmayı sürdürerek derin bir iç çekti “Şu an bu konuda konuşmak istemiyorum.” dedi. Berjerde tekrar arkaya kaykıldı. Camdan giren ışık Ayla’nın koyu kestane dalgalı saçlarını, kahverengi gözlerini ve beyaz tenini bal rengine boyuyordu. Emre bu anı sevdi, kaçırmak istemedi, ama az önce yaşananlar sebebiyle  bakmaya devam etmedi. “Sorduğun soruyu sorduğun için teşekkürler. Seyirlik olunca otomatik olarak bilinirler kümesine de dahil oluyorsun sanırım insanlar pek soru sormazlar bana ama ne hikmetse beni bilirler. Bazen umursamaz der, geçerler. Bazen belki gerçekten de umursamıyorumdur. Ancak umursanmak adına bir ihtiras geliştirmek mi umursamamak mı daha felakete gebe, bunu işte bilemiyorum.” 

Emre “Bir şey değil dedi. Açıkçası tersleyeceğini düşünüp risk alarak sormuştum. İyi ki riski alıp sormuşum.” diyerek gülümsedi.

“Peki senin dövme sevginin sırrı ne?” diye sordu Ayla.

Emre’nin gülümsemesi sırıtmaya dönüştü, sağ elinin parmaklarının dışı ile sol avucunun içini kaşır gibi yapmaya başladı. “Benim dövme sevgimin sebebi senin kadar ilginç değil sanırım. Ergenlik denebilir. Kimlik arayışıdenebilir. Farklılaşanların, farklılaşmak isteyenlerin, benzer işaretlerle bir aradalığında kendini yer edinmeye çalışmak denebilir. Bazı ilkel toplumlarda yüz ve vücut boyaları hem o toplumun üyelerinin hayvanlardan ayrı ve üstün olduğunu gösterir hem de kullanılan işaretler o toplumun bireylerinin kendi aralarındaki hiyerarşik ilişkiyle ilgilidir. Benim de her dövmem biraz ayırt edilme, ayrıksı olma ve dışarıda durma isteğimin işareti belki. Dövme, ilkel ve uygar ikililiğinde ilkeli vurgularken, doğa ve kültür karşılaşmasında kültürün tarafındadır. Bu haliyle bile yani ilkelin tarafında olup aynı zamanda kültüre vurgusuyla dövmenin ezber bozduğu söylenebilir. Bunların hepsini şimdi düşünüyorum tabii. Öncesi başlangıcı tam olarak bir nedeni de bir hedefi de olmayan bir başkaldırı olabilir. Hoş, başkaldırı da en çok nedensiz ve amaçsız olduğunda gerçek bir başkaldı olarak adlandırılabilir herhalde” dedi. Soluklanıp kahvesinden bir yudum aldı. Bacaklarını aralayıp hafif öne doğru eğildi. Ayça’nın yüzüne baktı. Tebessümü hâlâ yüzündeydi.

Benim dövmelerim biraz da günlüğüm gibi. Yaşantıma, yaşanmışlığıma ilişkin kanıtlar. Ne kadar önce yaptırmışsam dövmeyi o kadar yabancı geliyor. Ama bazen de ne kadar önce yaptırdıysam bir o kadar yakın. Acaba benim zamanım döngüsel mi diye düşünüyorum bu sebeple. Bazen biliyorum dövmem mesela bir yaşanmışlığın duygusunun biçiminin kaydı olarak bedenimde ama sanki varlığının verdiği duygu, hiçbir şey yaşanmamış ve hiçbir şey hissedilmemiş gibi bir yandan. Özgürlüğü her şeye hayır demek zannettiğim, özgürlüğü tamamen bir reddediş zannettiğim zamanlara ilişkin dövmelerim mesela çok büyük, renkli ve görkemli. Kabullenişlere ilişkin ise küçük işaretler ve yazılar var tenimde. Neyin zafer, neyin yenilgi olduğunu ayırt etmenin kendi süreci var herhalde ya da benim için böyle bir süreç söz konusu. Gürültüyle zaferi kafamda neden eşleştirdiğimi bilmiyorum. Borges diye bir yazar var okudun mu hiç?” diye sordu Emre.

“Duydum, ama okumadım.” dedi Ayla.

“Biz edebiyat öğrencileri, kötü olanları bile okur Borges’i. Borges, Brodie Raporu kitabının önsözünde[1] kendi yazınında sürprizleri ve beklenmedik sonlardan vazgeçtiğini, şaşkınlık yaratmaktansa bekleneni hazırlamayı yeğlediğini söyler. Yıllarca yeni şeyler sayesinde iyi yazı çıkaracağını sandığını ancak yetmiş yaşında kendi sesini bulduğunu yılların ona Borges olmayı öğrettiğini söyler. Bu beni genel olarak da düşündürdü.” Emre kendi kendine kahkaha atarak “Ben gerçi 20’lerimdeyim ama olsun sizlerden büyüğüm, çift dikişçi olmanın avantajları bunlar, ucuz bilgelikler yapabiliyorsun üç-dört yıla sığınıp.” 

Hem Ayla hem Emre karşılıklı güldüler. “Evet ya iyi ki üç dört yaş büyüksün ne kafa ütüledin.” dedi Ayla.

Emre gülerek “Neyse, Borges’in bu yılların ona kendi olmaya razı olmayı öğretmesine ilişkin söyledikleri aklıma takıldı. Dışarıda olmak için ısrar içeriye göre, ona tamamen zıtlaşmayla şekillendikçe, ona tepki oldukça içerdekine göbekten sıkı sıkıya bağlı kalıyor. En uzağa gitmeye çalışırken, merkeze, olayların göbeğe son hız çekiliyor insan. Senin maruz kaldığını kendi kendine gerçekleştiriyorsun bu sefer. Gösteriye dahil oluyorsun ama hayata dahil olamıyorsun gibi. Olduğun gibi olabilmek ve bunu bir şeylere tepki etrafında düzenlememek bence çok zor ve yapamadığımı düşünüyorum. Sen konuşurken senin bu konuda daha başarılı olduğunu düşündüm ve dediklerin Sedat’tan önceki ev arkadaşım Serkan’ı hatırlattı.” devam etti.

“Benim söylediklerim neden daha önceki ev arkadaşın Serkan’ı hatırlattı?” diye sordu Ayla.

“Serkan da bence senin gibi bir baş etme yöntemi geliştirmiş olabilir diye düşündüm sen konuşurken. Kendi bedeni ile diğer insanların ilişkilenmesini kontrol altına alma isteğindeydi o da bence. O da istemediği halde seyirlik olan, gerçekte kimsenin görmediği ama izlediği insanlardandı belki. Bu şekilde bir seyirlilik halindense kendi belirlediği bir biçimde kendini sahnelemeyi tercih etmiş olabilir o da. Gösterişliydi. Farklı farklı kumaşlar alırdı. Rengarenk tüllerden üstler, gömlekler diktirirdi. Bunları hep Terzi Hasan’a diktirirdi. Senin Terzi Hasan’ı da tanıyorum yani Serkan’dan. Suni süet ya da deri renkli, püsküllü, desenli, vücuda oturan yelekler giyer, yine rengarenk kovboy çizmelerini ayağından çıkarmazdı. Gece dışarı çıkıyorsa boynuna farklı renkli otrişler atar, gündüzse renkli kumaş ya da tül şalları dolardı.  Binbir farklı çeşit, boyut ve renkte güneş gözlükleri de vazgeçilmezlerindendi. Kasları belirgin, ince, uzun, atletik bir bedeni vardı zaten ne giyse yakışıyordu. Herif, gerçekten yakışıklıydı. Bu giyim tarzı ününe ün, dedikodulara dedikodu katmıştı tahmin edersin. Arada kız arada erkek arkadaşları olurdu. Buna pek takıldığını düşünmüyorum. Ancak seni dinlerken senin söylediklerine benzer bir yöntem geliştirmiş olabileceğini düşündüm.”

Ayla “Ee, peki Serkan’a ne oldu, nerede şimdi? diye sordu.

Emre önüne bakıyordu. Bir süre sonra başını kaldırmadan Bir gün bir anda sırra kadem bastı. Nereye gitti, ne oldu, nerededir hiçbir fikrim yok. dedi. Omuzları aşağı doğruydu. Yüzü gölgede kalmıştı. Bacakları iyice aralanmıştı. Dirsekleri ile dizlerinden destek alıyordu. Elleri bacaklarının arasındaydı. Sağ eli ile sol elinin başparmağını sıkıyordu. Ayla oturduğu berjerde huzursuzca kıpırdandı “Senin ev arkadaşlarının da bir anda ortadan kaybolmak gibi bir huyu var sanırım. Talihsiz bir tesadüf” dedi. Sesi gergindi. İkisi de birbirine bakmıyordu. Sessizlik uzuyordu. Deve tabanının gölgesi bu sefer bütün salonu doldurmuş gibiydi, birbirlerine bakmıyorlardı ama baksalar da sanki birbirlerini görmeyeceklerdi. 

Emre başını kaldırmadan sert bir şekilde “Bir şey mi ima etmeye çalışıyorsun? dedi.

Ayla “İma etmiyorum, söyledim. Sana garip gelmez miydi karşındaki insanın son iki ev arkadaşının aniden ortadan kaybolması?” diye sordu.

Emre, nefesini burnundan hızlıca verdi “Gelirdi herhalde, ne yapabilirim? Serkan’a ne oldu bilmiyorum ancak onun akıbetiyle ilgili daha karamsarım açıkçası. Ailesi ve diğer tanıdıkları da aynı karamsarlığı paylaşıyor. Serkan görkemli, meydan okuyucu ve cesur olduğu kadar çok ölçüsüz ve gözü kara biriydi. Ama Sedat öyle değildi. Sedat’ın bir yerlere gitmiş olabileceğini ve döneceğini ya da onu bulabileceğimize inanıyorum. Bu umut yüzünden Ayça’yı görmek için geldim zaten.” dedi.

 Ayla “Peki Sedat’ın durumuyla ilgili neden Serkan’ın durumuna ilişkin olduğundan daha az karamsarsın?” diye sordu. 

Emre; “Sedat, gitmekten bahseden biriydi. Her şeyi bırakıp gitmekten bahsederdi ara ara. Serkan hiç böyleşeylerden bahsetmediği gibi yaşadığı hayatı da dibine kadar yaşıyordu. Sedat ise daha periferi insanı diyelim. Ne içeride ne dışarıda. Öyle olmayı da sever. Gitmenin yeni bir hayat hayal edebilmekle alakalı olduğunu söylerdi. O da edebiyat okuyor biliyor musun?” Ayla “Bilmiyordum.” dedi.  “Edebiyat okuyor, evet. En son ikimizin de okuduğu bir kitap nesiller boyu aynı adanın sahibi olan ve bu adada yaşayan bir aileye ilişkindi. Kitap ailenin ve bireylerinin adanın imkânları çerçevesinde yaşamı, yaşam mücadelesi anlatılıyordu. Doğa ile hiç bitmeyen bir mücadele. Adanın ekilip, biçilmesi ekinlerin satılması, balıkçılık uğraşı ailenin bütün hayatını belirliyor, bütün hayat bunların etrafında dönüyor. Aile bireylerinin de birliktelikleri, evlilikleri de bunun etrafında şekilleniyorKapalı bir yaşantıydı anlatılan. Aile neredeyse hiç yabancı görmeyip bilmiyor. Bir gün adaya yabancılar geliyor ve ailenin kadınlarından biri bu yabancılardan biriyle başka bir hayat hayal ediyor ve onların arkasından adamla olmak için gidiyor. Kadın bu olay yaşanmadan önce de aile tarafında garip ve dengesiz olarak görülüyor ancak yaşanan bu olayla birlikte kitaptaki bu anlatı pekişiyor. En azından çoğu kişi ve benim için bu böyleydi. Ama Sedat kadının öyle olmadığını, sadece başkaca bir hayat hayal etmeye cesaret, cüret -artık ne dersek diyelim- ettiği için ve bu durum diğerlerinin sınırlarını tehdit edip, onları korkuttuğu için onu dengesizlikle ve delilikle itham ettiklerini söyledi. Bu Sedat’ın bir maceraya atılmışolabileceği, yeni bir hayat deneyimleme cüretini göstermiş olabileceğini düşünme sebeplerimden biri. Ayrıca son zamanlarda çok sık sıkıldığını söylemeye başlamıştı.”

O sırada içeriden kapı açılma sesi geldi. Kısa bir süre sonra Ayça rengi kaçmış, soluk bir yüzle salona girdi. Boş gözlerle Emre’ye baktı. Sedat için konuşmak için geldiysen şu anda hiç konuşmak istemiyorum. Bir süre rahat bırakın beni.” dedi. Salondan çıktı. İçeriden kapı kapanma sesi geldi. 

Emre ayağa kalktı. Giriş kapısına doğru ilerledi. Ayla da kalkıp onu takip etti.   

 

 

 

 

 



[1]“Barok biçemin sürprizlerini de beklenmedik bir son hazırlayan sürprizleri de hep bir yana bıraktım. Kısacası bir şaşkınlık sergilemektense bekleneni hazırlamayı yeğledim. Yıllarca değişik ve yeni şeyler sayesinde iyi yazı çıkaracağımı sandım; şimdi yetmiş yaşımı geride bırakırken kendi sesimi bulduğuma inanıyorum. Sözcüklerle oynamak, ağır bir tümceyi hafifletmek ya da tumturaklı bir tümceyi yumuşatmak dışında, yazılanı ne bozar ne de düzeltir. Her dil bir gelenek, her sözcük ortak bir simgedir; bir yenilikçinin değişiklik yapabilmesi saçmadır Bir Malarme’nin ya da bir Joyce’un görkemli fakat çok zaman okunmaz yapıtlarını anımsayalım. Bu mantıksal nedenler yorgun düşmenin bir sonucu olabilir. Yıllar bana Borges olmaya boyun eğmeyi öğretti.” s. 11 


Cin Ayşe 18, ihtiyaç listesi, güz 2022

Hiç yorum yok: