6 Kasım 2023

LAL HİTAY. TAMAMLANMA. TEFRİKA 11. YENİ!!



LAL HİTAY

TAMAMLANMA

>Al Brydon – The Code Flowers The Last Star to Shine

<Rinko Kawauchi – Illuminance Series 

                                    

                                                                                                Graham Swift ve Stefan Zweig

 

Ayça’nın ziyaretinden sonra Seher o gün terzinin kapısını hızla açıp oradan geçen Ayça’nın önüne dikiline kadar birbirlerini hiç görmediler. Bu zaman zarfında Ayça terzinin önünden her geçtiğinde adımlarını ağırlaştırır ve Seher’i görme umuduyla çaktırmadan içeriye göz atmaya çalışırdı. Hasan, Rafet Bey’in ölümünden sonra başka bir adam olmuştu; deyim yerindeyse o da az çok ruhlar alemine karışmış gibiydi. Ezbere hareketlerle hayatını idame ettirir bir görüntüye bürünmüştü.Haliyle Ayça’nın ne kendisini ne de meraklı bakışlarını fark etmedi. Ayça, Seher’i göremediğinden onun da Sedat gibi bir anda sırra kadem basmış olabilme ihtimali aklından geçirmeye başladı ve bu durumun düşüncesi bile onun için tahammül edilemez bir hal aldı. Yine bir cevapsızlık ve yarım kalmışlıkla baş etmek zorunda kalmak… Halen sebebini bilemediği, kafasında binlerce sebep uydurduğu, uydurduklarının kiminde zaman zaman ısrarcı olarak ruhsal savrulmalarını dindirmeye çalıştığı, çabalarının boşa çıkarak duygusal gelgitlerini pekiştiği tek bir kaybın çukurunda debelenirken bir tane daha gidişin onu içinden çıkmayı asla beceremeyeceği bir kuyuya fırlatacağını kuvvetli bir şekilde hissettiBundan dolayı Seher’i bir anda önünde görünce düşündüğünden çok mutlu oldu. Kalbi ağzında heyecanlı, teklifsiz bir şekilde kadının boynuna atlayıp, ona sarıldı.  Seher bu coşkuyu biraz garipsese de hoş karşıladı, özlenmenin güzel olduğunu söyledi. “Bu kadar özlediğine göre hasret gidermemiz şart hadi bu akşam işin yoksa bana gel” dedi. Ayça dünden razıydı. Yemekten sonra buluşmak için anlaştılar.   

Seher bahçeyi hazırlamıştı. Terzi Hasan yoktu. Havalar serindi ancak dışarıda oturulmayacak kadar soğumamıştı. Masanın üstünde iki tane güzelce katlanmış kalınca rengarenk şal duruyordu. Seher şallardan birini Ayça’ya uzatıp, diğerini kendine aldıŞalına sarınıp yan yana koyduğu sandalyelerden birine oturdu. Ayça’yı da diğerine oturması için davet etti. “Gereğinden fazla uzayan sessizlik olursa aya ve yıldızlara bakarak oyalanırız diye düşündüm, ondan bahçeyi hazırladım.” dedi. Cümlesini bitirirken başını gökyüzüne çevirmişti bile. Bir süre öylece gökyüzüne baktı. Daha teleskop bulunmadan, gökyüzünün doğru düzgün gözlemlenmediği bir zamanda, ay tutulmalarının yerini ve zamanını bilebildiği için ayı saklayabildiğine inanılan, cadı ve büyücü olduğu söylenen Aglonike’yi duydun mu hiç?” diye sordu. Ayça afalladı… Aglonike bu aralar ne kadar sık gündeme geliyordu. Ayla’da ona geçenlerde aynı kadını bilip bilmediğini sordu. Ayla’nın orada olmadığında bile Ayça’nın vakit geçirdiği insanlarla daha çok ortaklaştığı hissi… Çocukluktan kalan arkada kalmak ve yetişmeye çalışma hissi…  “Duydum.” diye cevapladı. “Şairler geçmişi, kahinler geleceği söyler derler. Gece, ay ve yıldızlar kiminin cevherinin ışıldaması için ilham verici olabilir. Diğerleri, yani çoğunluk için yalnızca oradadırlar. Geçen görüşmemizde söylemiştim, Rafet’in annesinin çocukluğunun ıssız geçtiğini… Söylemediğim çocukluğunun bir o kadar da sessiz geçtiğiydi… Zorunda kalmadıkça hiç konuşmayan bir kız. Bu yüzden o az katlı evin düz damında, meteor yağmurunu izleyecek bir grup gençle nasıl tanıştığı, o toplantıya nasıl dahil olduğu, bir anda nasıl dile geldiği benim için de orada bulunan annem için de hep meçhul kalmıştır. Anlaşılan o gece orada gökyüzünü seyredip, meteor yağmuru beklerken gece, ay ve yıldızlar onun cevherini parlatması için ilham vermişti.” Ayça konuşma hemen Rafet’in annesine geldiği için sabah Seher’i gördüğü andaki kadar heyecanlandı. Hikâyenin kalan kısmını merak ediyordu ama bunu nasıl dile getireceğine bir türlü karar veremiyordu. Şimdi fırsatını bulmuşken Rafet’in annesinin yarım kalan hikayesi geçen sefer tamamlayamadıklarını söyledi. Seher hafifçe iç çekerek başını salladı. İçeri gidip bir şişe şarap, iki tane kadeh ve atıştırmalıklarla geri geldi. 

//Ağustos ayıydı. Evin düz beton damının ılıklığı, uzanıp gökyüzünü izlemek isteyen gençlere karşı misafirperverdi. Bulutsuz gökyüzünde ay ve yıldızlar ışıl ışıldı. Damda sessiz bir bekleme hakimdi. Feride hem o anki sessizliği hem de ona yıllardır hâkim olan sessizliği sona erdirip anlatmaya o gün, o anda başladı. Feride, Rafet Bey’in annesi... Bütün evren buz ve ateşin dansı gibidir. Savaşı değil. İyilik ve kötülüğün karşı karşıya gelmesi değil, bir varolma direnci, farklılıklara ve sürtüşmelere rağmen var olma mücadelesi… Ateş, buzun varoluşuna tehdittir, buz da ateşi sönümler, güçten düşürür. Buna rağmen alev alev yanan yüzeyin altında buz ve taştan çekirdeği olan gökcisimleri bütün ihtişamı ile var olur. Yüksek çekim gücü ile çekirdeği alev alev tutuştururken yıldızların ısısı ona doğru olan mesafeyi kat edemediğinden yüzeyi buzla kaplı gökcisimleri de yörüngelerinde salınır. Isısı ulaşmasa da ışığı ulaşan yıldız buzlu yüzeyi parlatır, görünür kılar. Yanan çekirdek basıncıyla buzu iterek yüzeyde volkanlar oluşturur. Zorlama volkanlarından buz ve su buharı uzaya püskürür, enkaz uzaya boşalır. Püsküren buzun bir kısmı yüzeye geri döner bir kısmı da en yakın gördüğü gazdan haleye tutunur. Tutunabilenler bütün gücüyle ışığı yansıtarak karanlığın örttüğü haleyi görünür kılar. Hiçbir şey çelişkiden azade değildir; uzay da. Zorlama volkanlarının enkazı su buharı ve buzsa, kuyruklu yıldızların enkazı da çakıl taşı, kum taneleri ve kimi zaman iri kayalardır. Şu an burada bir enkazın parıltılarını bekliyoruz. Dünyanın kuyruklu yıldızın enkazının içinden geçmesini, dünya ve kuyruklu yıldızın yörüngelerinin kesişmesini, farklı varoluşların birbirini yok etmeden bir arada var olabilmesinin, bir araya gelebilmesinin çoklu ışıltısını gözlemlemeyi umuyoruz. Meteor yağmuru başladı. Feride sustu. Bir dahaki hikayesine kadar da sessizliğine geri döndü.//

// Seher de bir süre kendi sessizliğine çekilince Ayça bakışlarını gökyüzüne çevirdi. Ay ve yıldızlar belirgindi. Anlatacak hiçbir şeyin yok mu Ayça? Ay ve yıldızlar senin için yalnızca oradalar mı? Beklemek… Rafet Bey’in ara ara değindiği bekleyiş insanları.  Neyi beklediğini bilmeden kendini bir bekleyişe kıstıranlar. Hayatın nasıl olması gerektiğini, insanların nasıl olması nasıl davranması gerektiğini kendi bekleyişlerine sıkıştıranlar... Böyle olmadıkça şansızlığına yakınanlar, haksızlığa uğramış hissedip, küskünleşenler… Bekleyiş insanları ıskalar kendini, diğerlerini, günü, geçmişi, geleceği… Hayatı ıskalarlar.  Arada kendinin de bekleyiş insanı olup olmadığını düşünmeye başlamıştı Ayça. Bekleyişin hayatına Sedat’ın kayıplara karışması ile girip girmediğine emin değildi. Bekleyişinin ne kadar Sedat ile ilgili olduğuna ilişkin de bir fikri yoktu. En başından beri bir bekleyiş miydi onunki? Hiçbir şeyi kendi haline bırakamadığını ona söylemişlerdi. Bu kendi haline bırakamama bekleyiş insanının bir özelliği mi Rafet Bey buna değinmemişti. Umursayan kişi bekleyiş insanı olmakla itham edilebilir miydi? Bu sorunun cevabı da Rafet Bey’in yazılarında yoktu. Günün sonunda hayatı ıskalamanın, herkes kadar yok olmadan var olma mücadelesi veren bekleyiş insanı için kurtulamadığı bir zorunluluk hali olmasının ironik bir yanının olup olmadığında da ilişkin suskundu Rafet Bey.//

// Ölümden konuşmak, ölümü anlatmak hiçbir zaman hiç kimse için kolay olmamıştır. Bu durumla nasıl baş edeceğini bilmeyen yetişkinler kaybı türlü şekillerde ifade etmeye çalışır da ölenin öldüğünü dile getiremez. Bazen çaresizlik yanlışları ve doğruları tartamayacak kadar yoğun bir şekilde kendini hissettirebilir ve bu histen kurtulmak her şeyden daha öncelikli ve önemli hale gelebilir. Mesela ölen kişinin gittiği söylenir. ‘Gitti’ denir. Bu kelime kaçamaklı olduğu kadar sanki ölen kişinin bir tercih yaptığını da ima eder. Böylece tek bir kelimeyle çaresizliğini yatıştırıp, sorumluluğu da üstünden atar insan.  Ancak yine tek kelimeyle bazı şeyleri olduğundan da çıkışsız bir hale getirebilir. Rafet Bey’in anneannesinin yanına babası gittikten sonra taşındı. Tayfun, Rafet’in babası… Feride ve meteor yağmuru gözlemcileri ile böylece komşu oldu. Tayfun’un anneannesinin evi Ferideler ile aynı sokaktaydı, aralarında birkaç bina vardı. Bir süre okul çıkışlarında aynı yerlerden önlü arkalı yürüdüler. Sonra ikisi de birbirlerinin babasının ‘gitmiş’ olduğunu öğrenince, birlikte yürümeye başladılar. Konuşmaları selamlaşmanın ötesine birkaç cümleyle geçse de yoldaşlıkları istikrarlıydı. Tayfun, Feride gibi değildi, insanlara yakın dururdu, konuşkandı.  Geldiği yıl, sene sonundaki koşu yarışlarına hazırlanıyordu. Kısa mesafe koşucusuydu. Bütün yıl canla başla bu yarışa hazırlandıktan sonra kıl payı birinciliği kaçırıp ikinci olunca Tayfun silikleşti, suskunlaştı.  Okul kapandıktan sonra ortalarda görünmedi. Ağustos ayında, bir önceki yaz olduğu gibi meteor yağmurları için alçak evin beton damında buluşuldu. Tayfun uzun süreden sonra o akşam, o damda kendini gösterdi. Hepsi bir önceki sene yaptıkları gibi ılık betona boylu boyunca uzanıp bakışlarını gökyüzüne çevirip, beklemeye başladılar. Nasıl ki Tayfun uzun zaman sonra o akşam kendini gösterdiyse Feride de bütün yılın ardından o akşam yeniden anlatmaya karar verdi. Sona kalan dona kalır derler. İkinciler sona kalan olmasalar da sona kalmış olandan da daha çok kaybetmiş hissederler. Zafer ucu ucuna kaybedildiğinde suçu yalnızca talihe atamayacak kadar kırılganlaşır insan. Bir şeyin elinden kayıp gittiği hissi o şeye ne kadar yaklaşmış olursan o kadar çok pekişir. Talihin görmezden geldiği ikincileri tarih de görmezden gelir. Verilen çabanın bir hiç uğruna verildiği hissinin atlatılması kolay değildir. Birinci gelenlerin her şey ikinci gelenlerin hiçbir şey olduğu insanlık yarışında yalnızca ikinci olmak[1], sona kalmak ve dona kalmaktır. Buzdan kıtanın keşfinde de insanlığın hafızasına kazana budur. Yedinci kıta ihtişamlı ancak gizemli ve ele geçmezdir. Öyle ki yedinci gezegen bile kendine daha önce açık etmiştir. Zamanla herkes ve her şey kendini sakınmayı öğrenir. Bir nevi buz gibi kayganlaşır, esnemese bile hâkim olunması zorlaşır. Yedinci kıtanın keşfi, yedinci gezegenin keşfinden sonra, onu gölgeleyerek… Gerekli tüm hazırlıkları yaptığını düşünse, bütün benliğini bu keşfe adamış olsa da insan kaygan ve sert rekabete hiçbir zaman tam olarak hazır olmayabilir. Talih o gün senin yanında değildir, bu yokluk dondurucu rüzgârın etkisini arttırmasıyla kendini fark ettirir. Vicdanın ve aklın arasında sıkışmışlığın, koşulları değerlendirmede seni körleştirince varacağın noktayı daha da uzağa sürükler.  Ve bütün bunlar hedefe varmanın coşkusunu yıkıcılıkla kuşatır, atılan çığlıklar zafere ait değil bir enkaza ait olmanın sese dönüşlüğüdür. Daha önce keşfedilmiş olanın keşfedilmesi gibidir ikinci olmak, bunun hissettirdiği kırgınlık ve kırıklık bir yerde geri dönüşsüzdür. Sona kalan gerçekten dona kalır. Talih ve tarihin terk ettiği noktada kişi unutulmuşluğuyla yalnızca ikincidir daha fazlası değil. İnsanın içinde yaşadığı dünyada rekabeti bu hale dönüştürmesinin en vahşi sonuçlarından biri budur belki. Var olmak için yok etmeyi, yok olana ve yok edilene sessiz kalmayı oyunun kuralı sanmak.//

 // …Hikâye anlatıcıları, aktarırlar. Hem geçmişe hem geleceğe aittirler. An onlar için, salınabilecekleri herhangi uzamdan biridir. Sesleri kendilerinin olduğu kadar başkalarınındır. Bu sebepten belki de kendinden çok fazla şey katmamalıdır hikâye anlatıcısı, kendinden kattıkları bir lanet gibi onun hayatına çökebilir… Kendi anneannesi ve annesini düşünerek mi söylemişti bunları Rafet Bey. Öyleyse bunları ve devamında söylediklerine nasıl böyle mesafeli ve duygusuzca ifade edebildi. …İnsanlar, geçmişe ve geleceğe ait gördüğü anlatıcının aktardıklarını bir kurgu ve uydurma olduğunu düşünmez, ihtiyaçları karşılayan gerçek bir öyküyü anlattığını düşünür. Bu durumun farkında olmamanın bedelleri olmuştur ve olacaktır. Geçmişte de gelecekte de. Bunun adil olmadığını düşünebiliriz ve belki de hatta büyük ihtimalle adil değildir bu sebeple bazı rolleri üzerine alırken iyice düşünmeli insan. Anlatıp, anlatmamaya dikkatlice tartıp biçerek karar vermeli. Her şey değişir ancak bazı şeyler sabittir. Çoğu haksızlığın adil olma kisvesi altında haklılaştırılarak toplum olmanın devamlılığının gerekliliğine atfedilmesi gibi… Rafet ölmedi Ayça senin zihnine yerleşti ve varlığını orada sürdürüyor. Bu seni sıkıyor mu besliyor mu? Sesin bile sanki bazen Rafet’in sesini, düşüncesini keserek kendine yol buluyor. Sen mi ona sığındın o mu sana? Gidenler, kendilerine bir yer olmadığı bir yer bulamadığı için gidenler, kendilerine böyle yer ediniyor olabilir mi? Vicdanı ve aklı arasında sıkışmışlıklarla koşulları değerlendirmede körleşince insan, neyi ne zaman nasıl anlatacağına ilişkin kararlarında geri dönüşsüz hatalar yapmaya açık olmaz mı? //

//Anlatıların ihtiyaçlara göre belirlendiği, şekillendiği zamanlar olmuştur. Bu zamanların izi, bazen kendini hortlak gibi tüyleri hafif dikleştirerek hissettirir. İkinciliğe ilişkin anlatı belki de böyle bir ihtiyaçtan doğdu. Meteor yağmurunu izledikten sonra damdaki grup dağıldı. Tayfun ve Feride hemen bu akşamın ardından, hikâyenin sıcağıyla mı yakınlaştılar? Hayır, böyle şeyler aşk hikayelerinde olur.  Tayfun annesinin yanına döndü. Uzunca bir süre sonra neden bilinmez yeniden geri geldi. İşte o zaman çok sık vakit geçirmeye ve uzun uzun konuşmaya başladılar. İşler ciddileşip evlilik söz konusu olunca ötekilere Feride’yi ikaz etme ihtiyacı hasıl oldu. Tayfun’un babasının ailesinin garip olduğunu söylediler. Halalarının bahsettiler. Birinin her ölünün yıkamasına girme ısrarı ve sabun yemesinden. Diğerinin ete dokunamadığından, et görünce çığlık çığlığa bağırıp kaçacak delik aramasından. Tayfun’un babaannesinin kendini balkondan aşağı attığından. Gitti denilen babasının da kendi annesinin onu çağırdığı sayıklayarak aynı balkondan atladığından. Kan çeker dendiğinden. Gitmenin bir tercih olduğu doğrudur ama tercihlerin koşullardan bağımsız olduğu söylenemez. Rafet’in anneannesi evliliğe kesinlikle karşı çıktı ama Feride dinlemedi. Buzdolabının kapısını açıp derin derin iç çekerek önünde durmak dışında elinden pek bir şey gelmedi. Feride bire bin katıp olmayanı bile olmuş gibi anlatmanın bütün insanlara has olduğunu düşünüyordu. Annesi için söylenenleri biliyordu, babasının gidişini. Mutsuzluktan beslenen bir güruhun onların hayatına göz diktiği kanısındaydı. Ufak tefek olmazlıkların herkesin ailesinde, hayatında olabilirdi. Tayfun’la evlendi. Bir süre çok da mutlu oldu. Rafet’i doğurdu. Rafet’e ve onun yaşıtlarına yani bizlere uzak soğuk diyarların öykülerine anlattı, balinalarla dostluk yapan, onların soluk borusunda yaşayan, onunla dünyayı gezen uzak diyar çocuklarının hikayelerini. Ta ki ikinci olduğundan beri hiç koşmayan Tayfun koşmaya başlayana kadar. Eski kısa mesafe koşucusunun gittikçe uzayan koşuları. Bütün gününü koşarak geçirmesi, neredeyse yalnızca uyumak için durması. Bu durumun ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum. Ama hep derli toplu görülen sıcakkanlı Tayfun’un gün geçtikçe hırpani bir şekle bürünüp, hırçınlaştığını bakışlarının gittikçe bir hortlağı andırdığını anımsıyorum ve Feride’nin endişeli gözlerini. Sonra bir gün Tayfun’un gün boyunca Feride’ye babasının onu çağırdığını sayıklayıp bir anda hızlıca balkona çıkıp aşağı atladığını. Feride’nin ayakkabısının tekini bile giymeden darmadağınık bir şekilde aşağı koşmasını. Tayfun’un öylesine yerden uzanan bedenin yanına yığılır gibi çöküp, ‘Tutamadım’ dediğini ve hiçbir şeyden haberi olmayan Rafet’e babasının uzaklara gittiğinin söylendiğini.// 

Seher şarapları tazeledi. Sessizce yan yana oturuyorlardı. Ayça’nın tek kelime edecek hali yoktu. Rafet Bey ve anasoyunun hikayesinin buraya bağlanacağını asla tahmin etmemişti. İkisi de şaraplarını yudumlayıp boş gözlerle gökyüzünü bakıyorlar. Ayça, Seher’in bahçeyi hazırlamasına duacıydı. Yalnız gökyüzüne bakarak oyalanabildiği için değil, ciğerlerini temiz hava ile doldurmanın kendini sakinleştirmeye yardımcı olduğunu düşündüğü için. Kadehlerin sonuna yaklaşırlarken Seher Ayça’ya ondan anlatmasını istediği için pişman olup olmadığını sordu. Ayça olmadığını söyledi ama bu söylediğinin doğru olup olmadığını o da bilmiyordu. Seher, Rafet Bey’in vefatıyla birlikte bunu birilerine anlatma ihtiyacı hissettiğini söyledi. Birinin dinlemeye gönüllü olmasını canı gönülden istediğini. Onun anlatısı da bir ihtiyaçtan doğmuş, bu ihtiyaç kendini tüyleri ürperten bir hortlak gibi hissettirmişti. Kadehleri boşalınca ayaklandılar. Seher Ayça’ya “Arada gel ziyaretime. Hiçbir şey anlatmadan laflarız.” dedi. Ayça “Olur, gelirim.” dedi. Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordu. 

 

Annex 1 – Feride’nin Şarkısı

I

Bazıları o anın bilgisine sahiptir

Kimsenin bilmediği ama o ana ait olanın bilgisine

Aglonike gibiler

yok etmeme ve yok olmama

Meteor yağmurları

çelişkilerle bir arada var olmanın çoklu ışıltısı

enkazı uzaya salınır

aynı hizada uzunca bir süre

İnsanın kendine bakarken hep biraz eksik kalması gibi

kendini sakınması da olabilir

koşulları doğru değerlendirmediğince

yıkıcı bir hale sokabilir

insanın duyguları

anlık rahatsızlık ve çaresizliğin dile döktüğü

aktarıcılar…

Hem şair hem kahindirler

Ölümden konuşmak zorsa

gittiğini söylediklerini söylediler

olsaydı öyle olurdu

Zaman, ülke ve toplumlar

Anlatılacaklar olmadan da sohbet edelim

 

II

 

“anlatan kadın başkalarının söylediklerini anlatıyordur”

itiraz etmek istemedin

sesin senin olduğu kadar başkalarının

bunun sıkışmışlığını annenle gördün

erkeklerin binemediği aygıra binen o kadında

deneyimlerine ilişkin hep erkeklerin dedikleri

tutkularınla, bedeninle, varoluşunla ilgili

yankılarını herkeste gördün ve duydun

sıkışmışlığını yine en çok annende

buzdolabının önünde soluklanan kadın

ejderhaların olmadı senin, yalnızca balinaların

seni dünyada gezdiren

yine de çocuklara anlattın

kadınsı dünyada kaldın

kararlarından pişman olmadın

sesini küçümsemedin, anlattıklarını da

sevdiğin insanlarlaydın

sevdiğin gibi sevdiğin kadar davrandın

tutamaman tutmaman gerektiğindendir

sessizliğin sessiz olmayı tercihinden

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Stefan Zweig, “Güney Kutbu İçin Savşım”, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, çev. Kasım Eğit, Can Yayınların, 10. Baskı, 2010, İstanbul.

19 Temmuz 2023

YENİİ!!! LAL HİTAY. HASAR. TEFRİKA 9


1)      Resim / Bilinmiyor

2)      Second Hand – Kadyrova Zhanna – Havana – 2019

3)      Bina fotoğrafı /Bilinmiyor/Instagram: Desillusions

HASAR

Helene Cixous ve John Cheever’a

“…

banyo ağlamak için eski bir yerdir

Bak bakalım annenin elleri hala kirli mi

…”[1]

 

            Seher’den döndükten sonra kendini duşa attı Ayça. Cehennemsi sıcaklara maruz kalınmadığında da su rahatlatırdı. Rahatlaması belki de suyun ince ve devamlı sesinin banyo fayanslarındaki yankısının kendi düşüncelerini duymasını engellemesiydi. Suyun kötülük kabul etmediğine inanılır. Bu sebeple cadı olduğundan şüphelenenler suya atılır ve yüzeye çıkarsa şüphe haklı sayılırdı. Mesele bir kadını suçlamaksa, onu suçlayacak ve suçlamaları meşrulaştıracak yol her zaman bulunur. Ya batıölmesi ya yüzeyde kalıöldürülmesini haklılaştırması beklenir. Rafetin anneannesini yakmamışolmaları aslında bir mucizeydi. Duşa girdi girmesine ama günü üzerinden yıkayıp atamadı. Bazen böyle olurdu. O rahatlama hiç gelmezdi. Kafasındaki sesler baskındı.  Ayla’nın ilk kez onu beklemeden okuldan bir başkası ile çıkmasının verdiği panik ve çaresizlik hissini yatıştırmayıp can havliyle eve ulaşmaya çalışırken, eve bir an önce uluşsa her şey hemen normalde dönecek umuduyla yolu arşınlarken, yol çalışmasının etrafa saçtığı taşlara takılıp kapaklanması dış gerçeklikle bir an için de olsa temas etmesini sağlamıştı. Darbe aldığı, sert bir temastı. Nefes nefese eve vardıktan sonra Aylanın bezmişliği ve kendi bitkinliği arasında ilk fırsatta duşa girmişti. Yüzü ve bacağındaki yaralar su ile temas edince kendini yakıcılığı ile daha da hissettirmişti. Duş başlığını eline alıp dizlerini kendine çekerek yere oturmuş, suyu başından aşağı tutarken kanın pembeleştirdiği suyun giderden usulca akmasını izlemişti. Su kötülüğü kabul etmez. O gün de bugün gibi kafasındaki sesler baskındı. 

Su kötülüğü kabul etmez. Ailece oturdukları evin yakınlarındaki gölü düşündü. Aylanın kimselerin görmediğini zannederek sıvışıp evin yanındaki gölete gidip, kavanoz dolusu külleri suya boşaltışını. Yazıp yaktığı dilekleriydi belkiHayata dair istekleri, arzularının, kurduğu hayallerin Belki de bu onun hıdrelleziydi. Güllerden ikisi de yüz çevirmişti gerçi ancak Aylanın ortanca sevgisi bakiydi. İlk o zaman mı başlamıştı Aylanın onun bırakıp sıvışmaları? Neden ondan saklıyordu, neden kaçıyordu, neden sıvışıyordu ondan? Sakladığını, kaçtığını, sakladığını sanıyordu. Ayça bunu sanmasına izin veriyor Ayla da Ayça’nın buna izin vermesine izin veriyordu. Kardeşlik yer yer danışıklı dövüştür. Ayça, Ayla’nın göle onu atlatarak gittiğini fark ettiğinde de okuldan ona haber vermeden çıktığına benzer bir yoğunluk ve çıkışsızlık hissetmişti ama hemen toparlanmıştı. Ayla’ya çaktırmadan onu takip etti. O gün de yolda birkaç kez takıldı… Düşünceleri değil, adeta sıkıştırıldığı için patladı patlayacak bir ritme yükselen kalbinin çarpıntısının gürültüsünün sebep olduğu dengesizliklerdendi takılmaları. Göle vardığında hem saklanıp hem Ayla’yı görebileceği bir mesafede durdu. İşte Ayla, orada gölün kenarında elinde kül dolu kavanozla duruyordu. Kavanozun kapağını yavaşça açıyordu. Rüzgâr saçlarını ve üzerindeki baharlık montu, yerdeki yaprakları havalandırmıştı. Kavanozu baş aşağı göle boca ediyor küller suya ve etrafa saçılıyordu. 

Su kötülüğü kabul etmez. Çamaşırları yıkadıktan sonra balkondaki ipe özenle dizdiği zaman ansızın bastıran yağmurun kabul edemediği neydi o zaman? Omuz omuza ön saflarda hizalanmış çarşaflar, t-shirtler, gömlek ve pantolonlar, arkaya saklanan iç çamaşırları ve Aylanın var yok arası şortlarıÇamaşırların da yaşanmışlıkları, tanıklıkları vardı tabii, çamaşırların da hikayeleri vardıLiteratura de cordel. Cordel edebiyatı. Ucuz ve popüler hikayelerin edebiyatı. İsmini hikayelerin iplere asılarak satılmasından alır. Hayatlarının hikayesinin ucuz olmasını istemezdi. Hayatlarının hikayesinin görkemli olmasını isterdi. Kurtarılmayı beklercesine kendini sıkıştırması belki de bu görkem arzusunun çarpık yansımalarıydı. “Hayata razı olmak zordur. Razı olmadan süslemeye kalktığında da ucuzlaşıp, bayağılaşır.” diye yazmıştıRafet Bey. Onun yazıları iplere asılarak satılsaydı üzülürdü. Yere kapaklandığı gün duşa girdikten sonra toz, toprak ve kan içinde kalmış kıyafetlerini de yıkadı. Sonra henüz açık olan yaranın gerginleştirdiği bacağıyla aksaya aksaya balkona ilerleyip, yıkadığı kotunu, bluzunu iç çamaşırlarını çamaşır iplerine astı. Balkonun kapısının yanına çektiği sandalyeye oturup bir sigara yakıp rüzgârda hafifçe sallanan çamaşırlarını izlemeye koyuldu. Hafiften bir yağmur çiselemeye başladı. Kotu, bluzu ve iç çamaşırlarını toplayıp içeri almadı. Balkonun kapısını kapayıp salona geçti. O kotu, bluzu ve iç çamaşırlarını bir daha kullanmayacağını en başında biliyordu. O kotun, bluzun ve iç çamaşırının hikayesini hatırlamak istemiyordu. Onları alışkanlıktan yıkayıp balkona asmıştı. Yağmur araya girmese, kuruduklarında alışkanlıktan toplayıp, ütüleyip katlayacaktı. Ve alışkanlıktan akşam çöple birlikte kapınıönüne çıkarıp düzgünce koyacaktı. Hayata razı olmanın bir tezahürü müydüalışkanlıklara meyilli olmak? Ya da ona razı gelememenin huzursuzluğunu bastırmak için sığınacak limanlardan biri mi? 

Su kötülüğü kabul etmez. Ölü bir insan bedenini ilk kez göl sayesinde görmüşlerdi. Gölde ölü bir kadın bedeni bulunduğu söylenince civardaki herkes yavaş yavaş gölün etrafına üşüştü. Leontios[2] lanetinden nasibini almış felakete bakma arzusunu yenemeyen insanlar. İyice bakın gözlerim şu güzel manzaraya Ayla ile okuldan dönüyorlardı. İnsanların aynı yöne doğru hızlıca ilerlediklerini görünce hiç konuşmadan birbirlerine soru sormadan takibe girişip kendilerini göl kenarında buldular. Ne o ne de Ayla göle yaklaşmadı. Aralardan üzeri turuncu çarşafla örtülmüş hareketsiz bedeni seçtiler. Kadının katılaşmış donuk ayakları çarşafın dışındaydıİnsanlar fısıldaşıyordu ancak konuşulanları hiç duymadı, duyacak durumda da değildi. Midesi bulanıyor kulakları uğulduyordu. Aylaya midesinin bulandığı eve dönmek istediğini söyledi. Ağır ağır eve yürüdüler. Kadın neden ölmüştü, kendini mi öldürmüştü yoksa öldürülmüş müydü hiçbir zaman öğrenemediler. Göl civarı bu olaydan sonra oldukça ıssızlaştı. Ayla işte tam bu zamanlarda gölü mesken tutmaya başladı. Bir şeyi “yapma” dendiğinde, o şeyi inadına yapma huyu onu topal bıraktı ama o inadını bırakmadı. Bunun bir cesaret değil pervasızlık olduğunu bilemeyecek bir kız değildi. Yaptığının pervasızlık olduğunu bildiğinden Ayça adı gibi emindi. Pervasızlığı üstüne bile bile alıyordu. Pervasızlık ondan bedenleşiyordu ve o farkında olarak bunu seçiyordu.  Pervasızlık onun hem gücü hem zayıflığıydıÇoğu huyu onun hem gücü hem zayıflığıydı. Belki çoğu insanın da çoğu huyu onların hem gücü hem zayıflığıdır. Rafet Bey’in kendini öldürdüğü gün eve geldiğinde o gölde ölü bulunan kadını anımsadığını söyledi Ayla. Rafet Beyin de ayakları ölü bedenin örten gazetelerin dışında kalmıştı. “Belki o kadın da intihar etmişti” dedi. “Rafet Bey boşluğa o sulara bırakmıştı kendini belki.” diye ekledi. Salonun kapısında dikilip bunları ağzının içinde geveleyerek,kendi kendine söylenir gibi fısıldamıştı. Sonra hızlıca banyoya yönelmişti. Günü üzerinde yıkayıp atmaya ihtiyaç duyuyor olabilirdi. Tam yakınlaşacak gibi olduğunda bir anda alıp başına gitme huyu da vardı Ayla’nın. Hem gücü hem zayıflığı

            Su kötülükleri kabul etmez. Rüyalar da alelade her yerde herkese anlatılmaz. Özellikle de rüya kötüyse. “Biri kötüye yorarsa gerçekleşir.” diye uyarmış suya anlatmasını tembihlemiş, kötülüğün su ile birlikte akıp gideceğini söylemişti. Aynı rüyayı kaç kez aynı banyoda, musluğun ince suyuna fısıltı ile hızlı hızlı anlattığını anımsamıyordu. Tekrarlayan kâbusları ne zaman görmeye başladığını da… Ayla’yı öldü zannettikleri aslında onun kaçıp gittiği… Kaçıp gidip başka bir aile ile yaşamaya başladığı... Artık onun ailesinin başkaları olduğu… Onu bulduklarında onları tanımamazlıktan geldiği, telefon ettiklerinde onları geçiştirdiği Neden öldüğüne inanmalarına izin verdiği, onlara böyle bir acıyı nasıl yaşattığı, niye gittiği, neden bıraktığı sorularına cevap vermeyerek beton gibi bir ifade ile sanki orada değillermişçesine onlara baktığı… Bu kâbusun etkisinden tam kurtulacak gibi olduğunda yeniden görüyordu. Ayla, ondan uzaklaşsın ya da uzaklaşmasın, Ayça ne zaman Ayla ondan uzaklaşırmış gibi hissetse bu kâbusun duygusunu iliklerine kadar hissediyordu. Ayla’ya bunu anlatamazdı. Anlatsa kötüye yorabilirdi.  Kötüye yorarsa kötülük gerçekleşebilirdi. Ayla’ya anlatamazdı. Rüyayı kötüye yormayıp, yorumlamasa Ayça’yı yorumlayacaktı. Gerçeklik kafasına taş olup düşse onun yine kendi kafasının içinde olanda direteceğini, mesela o taşın bulut olduğu kanısındaysa taş kafasını yarsa bile taşın bulut olduğuna inanmaya devam edip onun bulut olduğunda direteceği gibi şeyler söyleyecekti. Kafasının içindekilerin yalnız onu değil kendisini de yorduğunu söyleyecekti. Asla sevgisini, fedakarlığı, vericiliği ve endişelerini anlamayan bir kız kardeş niye vardır? Niye endişelerinin sevgisi, fedakarlığı ve vericiliğiyle ilişkili olduğunu anlamaz? Neden hiç anlayış gösteremez, ilk fırsatta sırtını dönmeye hevesli olur? Kız kardeş yine de kız kardeştir; sırtını dönmesini, gitmesini düşünemediğin, düşünmek bile istemediğin. 

Rüyalar içinden çıkılmaz bir hal alabilirler. Ayla’nın dövmeler tutkusunun başladığı yaz. Kaçıp kaçıp buluştuğu sırtında iki omzuna yaslanan kartal figürünün dövmesi olan o adam. Erkenden güpegündüz neşeyle odalarına geliyor Ayla yokken. Ortalık dağınık, yataklar toplanmamış. Odaya aşinaymış gibi tavırları, sanki oda hep dağınıkmış ve o bunu kanıksamışmışgibi. Bir anda soyunuyor ve Ayça da soyunuyor. Sonra bir utanç hissediyor. İçerisinin çok aydınlık olduğunun farkına çıplak kalınca varıyor. Yatağın içine girmek istiyor adam “Seni görmek istiyorum” diyor, “O kadar güzelsin ki seni sevişirken olduğun gibi, tüçıplaklığınla görmek istiyorum” diyor. Ayça adamın onu güzel bulmasının sevincini hissediyor. Adam ona sokuluyor. Ayça kaçmıyor, kaçamıyor. Şefkat, sevgi ve tutku dolu bir birleşme. Sanki her gün yapıyorlarmış gibi, sanki sevgililermiş gibi. Uyanmak istemiyor. Uyandığında mutlulukla, utancı aynı anda hissediyor. Sanki gerçekten adamla sevişmişmiş gibi hissi bütün günü tonu oluyor. Rüyaları görmeye devam ederken adamı plajda da görmeye devam ediyor. Plajda gördüğü sanki o rüyalarındaki adam değil gibi. Ama bir yandan da tam da rüyalarındaki gibi. Adam plajda, etrafta görülmez olduğunda da rüyaları devam ediyor. İlk görmeye başladığından bu rüyasını o kadar çok birine anlatmak istiyor ki kendini çok zor tutuyor. Anlatırsa rüya gerçekleşecekmiş gibi. Adamla gerçekten sevişecekmiş gibi. Ayla’ya ne der? Nasıl açıklar? Kız kardeşler yeri geldiğinde kendini tutmayı, yeri geldiğinde arkada durmayı bilmeli. Banyodaki musluğun başına kendini zor atıyor. Suyu açıp hızlı hızlı anlatmaya başlıyor.     

Su kötülüğü kabul etmez. Seher’in Rafet’in annesi için söyledikleri düşündü. Kadının soğuk yerlere ve buza tutkusunun nedeninin bunaldıkça buzdolabı önüne dikilen annesi ve ıssız çocukluğu olabileceğini… Soğuk yerlerin ve buzun onun hikayesine sızıntısını… Su yolunu bulur. Her şeye ve herkese her zorluğa ve engele rağmen bulur. Akmayan su cansızlaşır. Cansızlık bir tür katılaşmaysa o zaman buz, suyun yaşamı dışlayan halidir. Hikâye anlatıcılığının yaşamsallığına aleladeliğin bayağığı karışğında donuklaşıp, katılaşarak cansızlaşıyordu belki. Kim bilir belki buz yaşamsallığı potansiyel olarak kendinde taşıyan bir cansızlığın tezahürüdür. Hikâye anlatıcısı olmayan anneler de vardır. Üstelik soğuk yerlere veya buza düşkünlükleri de yoktur. Yaşamsallığı akışkanlık ve katılaşma üzerinden anlatılamayacak başka türlü bir hayatın anneleri. Kendi annesini düşündü. Kahve keyfinin bütün günün dayatmalarını askıya aldığı bir yaşanmışlığı olan annesini. Annelikten zaman buldukça kendine bir keyif kahvesi yapardı annesi. Hava güzelse balkona çıkar, kahvesini balkonda içerdi. Kahve keyfini öğleden sonra, akşamüstüne denk getirdiyse güneşin tok ışığı kumral tenini parlatırdı. Annesi için günün en renkli zamanları bunlardı. Ve bu anlarda mutluluğu yüzünden okunurdu. Annesi ufak şeylerle mutlu olurdu. Ama geceleri ufak şeylerle mutlu olmakta zorlanıyor olabilirdi. Birkaç kez suyu fazla kaçırdığı için gece tuvalete gitmek için uyandığında banyoda annesi olduğu için beklemesi gerekti. Bir defasında annesi kapıyı aralık unutmuştu. Ayça odasına dönmedi ve aralıktan banyoya bakmayı tercih etti. İçeriyi daha rahat görebileceği bir açıya çıçıkarmadan yerleşti. Annesi klozetin üzerine oturmuş, lavaboya doğru dönmüştü. Musluktan akan lız suyun altında sağ elini gezdiriyordu. Yüzü yere eğik, omuzları aşağı düşüktü. Sol eliyle gözlerini kapamıştı. Omuzlarının sarsıldığını görebiliyordu. Kötü rüyalar annesine de mi musallat olmuştu?  

Bu olayı Ayla ile paylaşmadı. O gün bu olayı paylaşmaması ile bugün artık çoğşeyi paylaşmıyor olmaları birbirinden farklıydı. Ayça belki ilk zamandan beri asla kapanmayan bir ayrıksılılığı, fiziksel olarak Ayla’ya yakın kalarak yok saymaya çalıştı uzun zaman. Ancak annesinin banyodaki halini Ayla ile paylaşmamasının nedeni ne bu ayrıksılık ne de şahit olduğşeyden sonra annesine dair hissettiği sırdaşlık hissiydi. Ayla’ya bu olayı anlatmadı çünkü nasıl anlatacağını bilmiyordu. Ayla’nın kazasının üzerinden çok az zaman geçmişti. Evdeki konuşmalar zorlamaydı. Sessiz gerginlikleri hissedebilmek olgunlukla değil, insan olmakla ilgilidir. Hiçbir şey yokken zorlama konuşmalar da olasılıklardan biridir ancak insan hiçbirşey yokmuş gibi davranırken zorlama konuşmalar yapmak zorundadır. Belki anlatsa sessizliğin daha da derinleşmesi korkusu onu susturdu. Bugün aynı olay olsa ve Ayla’ya bunu anlatsa ve bunu annesinin kabuslar görmesine bağlasa karşılık olarak Ayla büyük ihtimalle iç geçirecekti. Sonra azarlama ve söylenme arası tiratlarından birine başlayacaktı. |Ayça sen niye böylesin | Nereden biliyorsun kabusların musallat olduğunu anneme| Başka bir sebepten olamaz mı| Neden her boşluğu kendinle dolduruyorsun| Neden olanı olduğu gibi kabul etmiyorsun| Neden her şeyi kafandakileri uydurmaya çalışıyorsun | Niye böylesin sen Ayça | Bir şeye takılıyorsun ve her şeyi onunla açıklamaya çalışıyorsun| Hep bir şeylere takılıyorsun Ayça ve her seferinde kendi boşluğuna düşüyorsun | Ama her seferinde yine ve yeniden takılacak bir şeyler buluyorsun | Yaralanıyorsun ama yaralarının olduğunun da farkına varmıyor kendini daha da fazla yaralamak için zorluyorsun | Neden böylesin Ayça, neden| 

            Su kötülükleri kabul etmez. Günü üzerinden yıkayıp atamadı ve rahatlama gelmedi. Kafasındaki sesler banyonun fayanslarında çınlayacak şekilde yüksekti. Ellerin için ve tabanları buruşmuş ve su soğumuştu. Küvetten çıkıp, kurulandı. Kirlileri çamaşır makinesine koyarak makineyi çalıştırıp odasına geçti. Yatağına uzandı. Başucundaki şakayıkları izledi bir süre. Sedat’la birlikteyken satın aldığı kitabı okumaya kaldığı yerden devam etti. Komşularının havuzlarını yüzerek geçip, eve dönmeyi planlayan, buna kendini inandırmış bir adamın hikayesiydi. Su eve dönüşün umudunun da taşıyıcısıydı. Adamın yolculuğu güzel başlamıştı. Hem insanlar hem gökyüzü pırıl pırılken hikâye ilerledikçe hem insanlar hem de hava koşulları kötüleşmeye başlamıştı. Gerçekten amaç evine varmak mıydı, evine varabilecek miydi henüz Ayça için cevabını bulmamış sorulardı. Hikâyenin hüzünlü bir tona bürünmesi adamın planının suya düşeceğini, inancının boşa olduğunu gösterir gibiydi. Ayla’nın ona söyledikleri aklına geldi. Adam da olanı olduğu gibi kabul etmeyip dış dünyayı kafasındakilere uydurmaya çalışanlardandı belki. Böyle hikayelere hâkim olan duygu hüzündü o zaman. Ya da bu da yine onun hüsnü kuruntusu. Kalkıp çamaşır makinesini kontrol etti, durmuştu. Çamaşırları makineden çıkardı, balkona ilerledi. Balkon iplerini ıslak bezle sildi. Karşı binanın dış cephesi tadilatta olduğundan her yer toz toprak içindeydi. Çamaşırları iplere serdi. Mutfağa gidip kendine bir kahve yaptı, salonun penceresinde dışarıyı izlemeye başladı. Tadilattaki binanın bir kısmını kaplayan muşamba şiddetli bir şekilde uçuşuyordu. Bakışlarını gökyüzüne çevirdi. Bulutlar yağmuru haber verircesine koyulmaya ve alçalmaya başlamıştı

 

  

             

 



[1] Ferah Doğan, Bir Hissi Parlatmak İçin, “Banyo”, Tabiat Kitap, 2022, İstanbul. 

[2] Platon’un Devlet’inde yer alan bir karakterdir. Aglaion’un oğludur. Pire’den yukarı gelirken kuzey surlarının dibindeki işkence yerinde cesetler görür. Bir yandan bunlara bakmak ister, bir yandan da görmemek için başını çevirir. Bir süre bakma arzusu ile baş etse de en sonunda dayanamayıp ölülere bakar.