14 Haziran 2022

LAL HİTAY. BOŞLUKLARI DOLDURMA (2.TEFRİKA)


  “Fill in the Blanks” – Visual Diary Day 4

<Nevruz Seyidoğlu (foto)

>Park Hyun-Ki “Tv Stone Tower” (1979-1982)

 

 

BOŞLUKLARI DOLDURMA

 

                                                                                          Yabancı’ya

 
            Ayça, apartmanlarının sokağının girişindeki yol çalışmasının etrafa dağılan asfalt kayacıklarına takılıp düşerek kendini yaralamasına tuz biber olarak cüzdanını da düşürmüş olduğunu çantasına baktığında fark etti. Cüzdanı çantasında yoktu. Ayla’nın dövmeli arkadaşının onu taşıdığı salondaki ikili koltukta yatıyordu.  Yerinden kalkıp cüzdanı aramak için dışarı çıkmak istedi. Ayla, Ayça’nın bu şekilde evden çıkıp cüzdan aramasını istemedi. Ayça’ya cüzdana kendisinin bakabileceğini söyleyip arkadaşını da alarak evden çıktı. Terzi Hasan ile tanışması da böylece gerçekleşti.  

 

Ayla, ilk olarak apartmanın bulunduğu sokağın girişinde yol çalışması civarına bakmaya karar verdi. Ayça taksiden indikten sonra cüzdanını çantasının içine koyduğuna emin olduğunu söylemişti. Yol çalışmasının etrafında aksayarak ağır ağır dönüp, çalışmanın sağına soluna bakındı. Çalışan işçilere hilti sesinden fırsat bularak yeşil bir cüzdan görüp görmediklerini sorarken Terzi Hasan dükkânının önünde oturduğu tabureden kalkıp ona doğru ilerledi. Elinde tuttuğu Ayça’nın yeşil, iri belirgin dikişleri olan deri cüzdanı göstererek aradığının bu olup olmadığını sordu. Ayça düştüğünde cüzdan çantadan fırlayıp seke seke Terzi Hasan’ın dükkânının önüne kadar gelip kaldırıma çarpıp durabilmişti. Cüzdanı döne döne aranırken yorulan Ayla’nın, Hasan’ın “İstersen gel otur, soluklan dinlen biraz.”  teklifini geri çevirmemesi yeni bir ilişkinin başlangıcı oldu. Terzinin önünde alçak bir rafa sıralanmış toprak saksılardaki ortancaları görünce Ayla, yanlarındaki azıcık bir boşluğa ilişerek, saksılarla sıralandı. Soluklanma teklifini takiben kendisine yöneltilen çay ve sigara teklifini de kabul etti. Sigara içmiyordu ama canı çayla sigara tüttürmek istedi. Hasan ile karşılıklı çay içip sigara tüttürerek, birbirlerine gülümsediler. Ayla, Ayça’nın Hasan’ın nasıl biri olduğuna ilişkin meraklı sorularını nefesini kuvvetli bir şekilde dışarı verip, kaşlarını çatarak geçiştiremeyince “tebessümle anlaşan bir adam” diye cevapladı.  

 

Ayla, Terzi Hasan’ın dükkânına tam olarak adlandıramadığı bir sebeple çekiliyordu. Başlangıçta kaçtığı, kafasını dinlediği ve kafasına göre takıldığı bir yer olarak gördü terziyi. Hasan’ın suskun hallerini insan canlısı bulur, suskunluğunun samimiyetle karşılayan bir suskunluk olduğunu düşünürdü. Belki de böylesi işine geldiğinden. Terzinin içi tıkış tepiş eşya ile dolu olduğu halde her nasılsa daima en ufak bir toz parçasına denk gelinemeyecek kadar temiz ve ışıl ışıldı. Dükkânın giriş kapısının sol tarafı boydan boya camdı. Bu camın dış tarafından tepeye yakın irice mavi harflerle Terzi Hasan yazıyordu. Camın iç kısmında oturacak kadar bir mesafeyi takip eden dikiş makinesi vardı. Bunun takip eden sol duvar boyunca kumaşların, makasların, iğne ipliğin durduğu masa ve raflar, rafların yanında duvara monte bir ütü masası, onun yanında üst üste konulmuş iki adet sedir ağacından yapılmış eski sandığın üzerinde akvaryumu andıran cam fanus ve fanusun içindeki hep tazelenen şakayıklar kendine yer bulmuştu. Hemen bunların bittiği yerde bir, bir buçuk metre uzunluğunda üst üste istiflenmiş eski gazeteler vardı. Köşede duran terzi mankeninin tüm heybetine rağmen hüzünlü bir yanı da yok değildi. Dükkân girişinin karşısındaki duvar bir kapı ile başlıyordu ve bu kapı Hasan’ın ailesi ile oturduğu eve açılırdı. Kapının bittiği yere hemen hemen bitişik dükkânın dörtte birine kadar uzanan bir ara duvar ile derinliği belirlenmiş, girişi lacivert kadife perde ile örtülmüş bir giyinme kabini vardı. Ayla bu kadife perdenin toz tutmuyor oluşuna akıl sır erdiremez, her geldiğinde bir fırsat bulup perdeyi silkeleyip kalkan tozu güneş ışığında seyretmeyi düşlerdi ancak uzunca bir süre bu denemelerinin sonucu hayal kırıklığıydı. Kabinin omurgası ara duvarın eni de biraz kalın tutulmuştu. Burada da bir boy aynası asılıydı. Kabinin solundaki duvarda bulunan raflar ise yüksekçe monte edilmişti ve terzilikten bahçeciliğe, edebiyattan felsefeye ilgili ilgisiz ve birbirinden farklı kitaplara ev sahipliği yapardı. Rafların altında üst üste geçirilmiş tabure ve sandalyeler kişi sayısına göre birbirlerinden ayrıştırılarak müşterilere veya misafirlere dağıtılırdı. Ayla için bu dükkân aslında tam olarak şimdiye ait değildi. Kapısından geçtiğinde sanki başka bir zaman dilimindeymiş gibi hissederdi ama terziyi özdeşleştirdiği herhangi özel başkaca bir zaman dilimi de yoktu. Söz gelimi filmlerden kitaplardan bildiğince 60’lar, 70’ler, 80’ler ya da başkaca bir zaman imgesine denk gelmiyordu terziye dair hissiyatı. Yalnızca rutinine dahil olmuş olduğu halde bu dükkâna gelmek onun için olağanında bir kesintiydi. Belki bu sebeple bu dükkânı tam olarak şimdiye ait hissetmiyordu. Belki de terziye gelen gidenlerin, kendi karşılaştığı, tanıştığı insanlardan oldukça farklı olması ona biraz da böyle hissediyordu. Mesela Rafet Bey gibi. 

 

Ayla’nın sadece sabahtan dersinin olduğu bir gün öğle vakti yine Hasan’ın dükkanında zamanını askıya alıyor ya da zamanını öldürüyordu. Hasan dükkânın girişindeki taburede oturup çayını sigarasını içerken o da dükkânın içinde ağır ağır dolaşıyor, kitapları eline alıp göz atıp yerine koyuyor ya da gazeteleri kurcalıyor sonra yine dolanmaya devam ediyordu. Gökyüzünün bulutsuz ve masmavi olduğu, güneşten saklanmanın mümkün olmadığı bir gündü. Rafet Bey terzinin kapısında belirdiğinde Ayla boy aynasının karşısındaydı ve Rafet Bey’in görüntüsü aynaya yansımıştı. Ancak güneş de bütün gücüyle kapıdan dükkâna nüfuz etmekte ve aynayı hedeflemekte olduğundan ayna parlamış, Ayla’yı kısmen kör etmişti. Bu yarı körlük durumunda aynaya yansıyan görüntüden Ayla yüzü olmayan ince uzunca bir bedene sahip adamı ve onun bedenine tam oturmuş çok şık lacivert takım elbiseyi seçebilmişti.  Rafet Bey nevi şahsına münhasır denilebilecek bir insandı. Ruhioğulları apartmanında otururdu. Terzi Hasan’ın dükkânı bu apartmanın giriş katındaydı. Rafet Bey, yıllarca bu ilçenin ilçe gazetesini çıkarmış ama sonra bir anda vazgeçmişti. Hasan’ın yığıntı ile arşiv arası istiflenmiş gazeteleri arasında Rafet Bey’in gazetesinin nüshaları da kendine yer bulmaktaydı. Takımlarını, paltosunu, gömleklerini diktirir bunların her birine isminin ve soy isminin baş harflerini işletirdi. Rafet Bey, gördüğü ilk andan beri Ayla’da kaçma isteği uyandırdı. Lacivert takımı ile onu ilk gördüğü gün Ayla’ya “Hanım Kız” şeklinde hitap etmişti ki bu tek başına Ayla’nın birine gıcık kapması için yeterliydi. Etek giydiği bir gün yine denk gelmişler ve Ayla’ya çiçeklerinin çok hoş gözüktüğünü söyledi. Vücut dilinden dövmelerini kastettiği açıktı ancak anlaşılan başkaca bir husus dövmelerin dövme olarak hoş görülmediğiydi. Ayla eğer ki dükkânın önünde Rafet Bey’in Hasan ile oturduğunu görürse selam verip doğrudan eve yollanırdı çünkü Rafet Bey’in varlığı onun için bu dükkânın tecrübe etmesini sağladığı, hoşa giden, nefes aldıran yabancılık ve yabancılaşma hissini ters yüz ederek bu yabancılık hissinin çok hoyrat bir yana savrulmasına sebep olurdu. Ayla’nın Rafet Bey’e ilişkin en tuhaf bulduğu şey ise evlerinde kesinlikle ütü yapılmasına tahammül edememesi, eve ütü alınmasına dahi müsaade etmediği için yıkanan kıyafetlerin, çarşafların ütülenmesi için Terzi Hasan’a getirmesiydi.  

 

            Ayla’nın Rafet Bey’i terzinin girişinde görmediğinden Hasan’a uğradığı bir gündü. Hafta ve gün ortası tenhalığının sükûnetli yavaşlığıyla ilerleyen bir gün. Ayla terzinin içinde bir aşağı bir yukarı salınıyor cam fanusun içindeki taze şakayıkları koklayıp, kitapları, gazeteleri kurcalıyordu. Gazete öbeğinin orta kısımlarında bir gazeteyi istifi dağıtmadan çekmek için dikkatlice uğraştı. Hasan onun gazetelerin sırasını bozmasına ses çıkarmıyordu. Gazetenin ilk sayfasında yerde yüzüstü yatan bir adam vardı. Ayakları birbirine bakıyordu ve üzeri gazetelerle örtülüydü. Sağ ayakkabısının tabanın ön kısmı yıpranmıştı. Ayla’nın haberi okumadan üzerine kasvet çöktü çünkü o günü hatırlıyordu. Gazeteyi öbeğin daha üst kısımlarına yerleştirip kitaplara yöneldi. Eline rastgele bir kitap aldığında kestane rengi koyu kahverengi düğmeli ve yelekli takımıyla Rafet Bey kapıda belirdi. Kırlaşmış ama gürlüğünü yitirmemiş dalgalı güzel saçları vardı ve bunları özenle tarayıp şekillendirmiş olurdu. Kışa hazırlık olması için Hasan’ın tadil etmesini istediği siyah kaşmir paltosunu sağ koluna asmıştı. Ayla’yı içeride görünce “Hanım kızım sizi gördüğüme çok sevindim.” dedi. Ayla yarım ağız gülümseyerek nasıl sıvışacağını planlamaya başladı. Hasan’ın raflarından rastgele aldığı kitabı yerine koyacakken Rafet Bey kitaba uzanıp “Bakabilir miyim?” diye sordu. Bundan kaçışı yoktu işte. Mecbur onayladı. Raftan rastgele aldığı kitabın Antik Yunan felsefesinde atomculuğa ilişkin bir kitap olduğunu o zaman anladı. Bu Rafet Bey’i heyecanlandırdı. Geniş gülümsemesi ile yüzü aydınlandı. “Evren, madde ve boşluktan oluşur.” diye fısıldadı kendi kendine. Bir anda coşkun el kol hareketleri ile gençliğini, aldığı eğitimi anlatmaya başladı. Ayla artık kaçamayacağını anladığından üst üste geçirilmiş taburelerden birini çekip üzerine yerleşerek daha rahat bir konumda Rafet Bey’i dinlemeyi tercih etti. Rafet Bey hemen eve kadar çıkıp geleceğini kendi denemelerinden oluşan zamanında kendi matbaalarında bastıkları kitaplarından Ayla’ya hediye etmek istediğini söyledi. Ayla o gün için kaderine razı olması gerektiğini “Kitaba bakabilir miyim?” sorusunu savuşturamadığında anlamıştı anlamasına ama kabullenmesi için atomculuğu da dinlemesi gerekti.  Rafet Bey’in verdiği üç adet boylu ve kalınca kara ciltli kitabı eve kadar zar zor taşıdı. Odasında bir köşeye bırakılmış ev sahibinin olduğunu düşündükleri çalışmayan eski tüplü televizyon zamanla bir raf gibi işlev görmeye başlamıştı. Odanın köşesine dayadığı bu televizyonun üstü anahtar, cüzdan, defterler, kitapların ödünç verilip alındığı güvenli bir yerdi. Rafet Bey’in kitaplarını da üst üste bu setin üstüne yerleşti. Ayla sonra yatağına uzandı. Terzi Hasan’ın şakayıklarının kokusunu düşünerek odanın havasını içine çekti, tavanı izlemeye daldı. Sigarası olsa bir tane tüttürebileceğini düşündü. 

 

            Kimi günler Ayla bütün varlığının Terzi Hasan’a gitmesine karşı koyduğunu hisseder yine de oraya gitmekten kaçınamaz, huzursuzluk ve gerginlikle yoğrulurdu. Böyle günlerde zaten ahenkli olmayan yürüyüşü ayaklarına iri kayalar bağlanmışçasına ağırlaşır ve düzensizleşirdi. Bazen o kadar gergin hissederdi ki oldukça hafif olan tabureyi kaldırırken bile kolları katılaşıp, ağrırdı. Ama yine de özellikle böyle hissettiği günlerde dahi Hasan’ın terzi dükkânından ayağını kesemezdi. Öyle günlerde ne şakayıklar ne gazeteler ne kitaplar umurunda olurdu. Dükkânın önüne ortancaların hizasına taburesini koyar, dirseğini dizine dayayıp eli ile çenesini tutup ara ara iç çekerek Hasan’ın karşısında otururdu. Hasan da nedense bu dertli dertli iç çekmelere rağmen bir kez bile neyin var diye sormazdı. En başta onu rahat hissettiren tebessümle anlaşma hali böyle günlerde garibine giderdi. Belki en başlarda dükkânın tecrübe etmesini sağladığı ve hoşuna giden nefes aldıran yabancılık ve yabancılaşma hissi bu sorgusuz sualsizliktendi. Ancak zaman ilerledikçe aynı davranışın etkisini başka şekilde tecrübe etmeye başladı. Belki de Terzi Hasan’ın dükkânının zamansızlığı o kadar da zamansız değil, an ile kopukluğu düşündüğü kadar büyük bir kopukluk değildi. Belki heveslerinin aniliğine kapılıp heveslerin zamansız olduğu yanılgısına kapılmıştı.  Evren madde ve boşluktan oluşur. İnsanın boşlukları, boş bulundukları, boşa aldıkları anlar olur. Doğanın boşluk kaldırıp kaldırmamasından bağımsız olarak insanının, kendi insanlığının getirisi olan boşluk hissi ile arası limonidir. 

 

            Ayla, Rafet Bey’in paltosunun terzi mankenin üzerinden uzadıkça uzayan bir misafirlikte olduğunu fark ettiğinde kendi huzursuzluğuna rağmen terziden ayak kesemediğinin de farkındaydı. Bu sebeple Rafet Bey’i gördüğünde kaçma gereği duymuyor ve o oradayken de dükkânda vakit geçirmeye devam ediyordu. Zaten Rafet Bey’in ona karşı takındığı teklifsiz, pervasız, coşkulu ve fazlaca ilgili tutumundan eser yoktu. Rafet Bey’in saçı başı taranmış olsa da daha özensiz ve dağınıktı. Bir gün bile sektirmediği belli olan sinekkaydı traşlı halleri yerini hafif sakallı ve hırpani bir çehreye, jilet gibi yeni ütülenmiş takımları yerini çok giyildiği belli ütüsü şöyle böyle takımlara bırakmıştı. Boy aynasının önünde bir hayalet gibi dikilip paltoyu üstüne geçirirdi. Sağına, soluna döner, uzun uzun kendine bakardı. O terzideyken derin bir sessizlik oluşmaya başladı. Bu sırada neredeyse yalnızca Rafet Bey’in derin derin soluk alışverişleri duyulurdu. Bu süre biraz daha uzasa belki de adamın kalp atışlarını bile duyabileceklerdi. Rafet Bey paltosuna ilişkin bir gün istediğini öbür gün istemiyor, bugün diktirdiğini yarın söktürüyordu. Hasan’da da tebessümle anlaşacak hal ve keyif kalmadı. O kadar ki o pırıl pırıl dükkân tozlu bir eskici dükkânı gibi görünmeye başladı. Prova kabini perdesinden havalanan tozların camdan, kapıdan giren ışıkta ağır ağır terzinin tabanına doğru süzüldüğü görülebiliyordu. Şakayıkların fanusu en sonuncusunun da solmasından sonra boş kalmıştı. Palto, orada, köşesinde, terzi mankeninin üzerinde herkesin ve her şeyin çözülüşünü planlar ve gözlemler gibiydi. Buna benzer düşünceler Hasan’ın da aklına düşmüş olsa gerek ki, Rafet Bey ondan talep etmemiş olduğu halde paltonun astarını açıp içine muska yerleştirilip yerleştirilmediğini kontrol etti. Rafet Bey paltonun astarının açıldığını nasıl fark ettiyse bu sebeple Hasan’a çıkıştığında, Hasan böyle bir şey yapmadığına Rafet Bey’i ikna etmekte epey zorlandı. Hasan’ın o gün zorla ısmarladığı kahve ve sigarayı dükkânın önündeki taburelerde gün ışığının turuncusunda yudumlarken Rafet Bey hiç huyu olmadığı halde karısından söz açtı. Ansızın, hiç kimsenin beklemediği bir şekilde palto astarının yarattığı gergin sessizliği bıçak gibi keserek karısının çehresinin eskisi gibi sevecen ve yumuşak olmadığını, sıcaklığını yitirdiğini, sanki yıllarca sevdiği kadın o değilmiş gibi hissettiğini söyledi. O zamana kadar hiç karısından bahsetmemişti. Ayla’nın şaşkınlığından çok daha vurgulu bir şaşkınlık ifadesinin Hasan’ın yüzüne oturması Rafet Bey’in hiçbir zaman böyle şeylerden bahsetmediğine yorulabilirdi ancak. Rafet Bey de zaten söylediklerine pişman olmuşçasına cümlesini tamamlamasının akabinde apar topar kahvesini bitirmeden “İyi akşamlar” dileyerek kalkıp gitti.

 

            Her şeye rağmen Ayla’ya kendini dayatan terzi bağımlılığı Rafet Bey’in paltosunun tılsımıyla ya da Rafet Bey’in eşinden bahsettiği şekilde bahsetmesinin hem kendinde hem Ayla da hem Hasan da hiç konuşulmaması gereken bir şey konuşulmuşçasına yarattığı tuhaf duygu sebebiyle azalmış gibiydi. Ayla neredeyse terziye hiç uğramak istemiyordu ve ayakları da ağırlık yapıp onu gitmek istemediği bu yere sürüklemiyordu. Eve giderken Hasan’ı görmeye alışmıştı. Hasan işi olmadığında dükkânın önünde taburesinde otururdu. İşi olduğunda bile dükkân kapanana kadar tek tabure kapının önünde köşede hep hazır bulunur, sahibini beklerdi. Tabure bile dükkânın önünde olmadığından Ayla dükkânın içine girmeye çekindi. Camdan içeri de bakamazdı çünkü camların jaluziler de o sıralar hep inikti. Okuldan eve döndüğü bir gün oturdukları sokağa doğru arabalar kuyruk oluşturmuştu. Sokakları için bu, alışık olunmayan bir araç yoğunluğuydu. Araçlar neredeyse durur halde gibiydi, milim milim ilerliyorlardı. Ayla, Ayça’nın düştüğü sokak girişinde tekrar yol çalışması olsa gerek diye düşündü. Gökyüzünün bulutsuz ve masmavi olduğu, güneşten saklanmanın mümkün olmadığı günlerden biriydi. Ayla havanın tadını çıkararak ağır ağır ilerlerken arabalardan birinin dikiz aynasına bütün gücüyle nüfuz eden güneş Ayla’nın gözünü almış onu bir an için kısmen kör etmişti. Önünü göremeyen Ayla dengesini iyice yitirerek düşeyazdı. Son anda elinden destek alarak düşmesine engel olabildi. Bu beklenmedik denge kaybı kalbinin hızlı hızlı atmasına sebep oldu. Hafif sakinledikten sonra yürümeye devam etti. Terzi Hasan’ın dükkâna yaklaştığında dükkânın az ilerisinde, yolda insanların toplandığını gördü. Hızlanabildiği kadar hızlanıp kalabalığa dahil oldu. Az ileride yerde üzeri gazete ile örtülmüş yüzüstü yatan, ayakları birbirine bakan bir adamın hareketsiz bedenini gördü. Adamın kanı sıcak asfaltı ıslatıp koyultmuştu. Rafet’in paltosunu giyen terzi mankeni kucaklamış olan Hasan’ın terzinin kapısından son hız çıkarak karşı kaldırımdaki çöp konteynerine gidip, paltoyu ve mankeni her şeyin hırsını almak istercesine hışımla çöpe atışını izledi. Hasan söylenip yumruklarını sıkarak aynı hızla dükkânına geri girdi. Ayla bir iki adım geri adım atıp, dükkânın önüne yöneldi. Camın önündeki ortancaların hizasına sıralanmış bir kadın ile göz göze geldi. Kadının üzerinde kırışık lacivert uzun bir etek ve beyaz bluz vardı. Nerede olduğunu tam ayırt edemiyormuş gibi bir ifadeye sahipti. Öbek öbek beyazlamış kahverengi saçları kafasının üzerine rastgele tutturulmuştu. Ayakları yalınayak ve tozluydu. Elleri kucağındaydı. Kadının dudakları hareket ediyordu ama Ayla ilk başta onu duyamadı.  Sonra biraz daha yaklaştığında kadının durmadan “Onu tutamadım” diye sayıkladığını ayırt etti. Kadının sesi, ifadesi her şeye rağmen sevecen yumuşak ve sıcaktı. 

 

 

 

 

 

 

 

 

23 Mayıs 2022

YENİ!!! LAL HİTAY. YAKINLIK (1.TEFRİKA)

👆 

Visual Diary[1] “Intimacy” 

< The Moss Sister by Inga Markstrom – collage

>M. Jitnesh Pai/Linchen Huntsman Spider – photography 

 

 YAKINLIK

                                           Han Kang’a

 

Kızkardeşler birbirine düşkün olur. Ayça, Ayla’yla olan ilişkisini bu düşkünlük üzerinden tanımlardı. Aralarının bir buçuk yaş olması, daha mı yakın olmalarına sebep oldu yoksa daha mı uzaklaşmalarına bunu cevaplayabilir miydi, işte bundan hiç emin değildi. Annelerinin onları benzer şekilde giydirmesinin üşengeçlik ve tembellik mi yoksa adalet duygusu ve hak geçmemesi arzusu yüzünden mi olduğunu hiçbir zaman cevaplayamayacağı gibi. 

Ayça yedi, Ayla beş buçuk yaşlarındayken annelerinin ciğerlerinin kötülemesiyle, yeşilliğin nispeten bol olduğu şehrin biraz dışında küçük bir beldeye taşındılar. Babasının işe geliş-gidişlerinin süresi uzamıştı ancak akla yatkın başka ihtimal de yoktu. Oturdukları binaya yakın geniş sayılabilecek dağınık birkaç tane çayırlık vardı. Onların boyutları düşünüldüğünde bu çayırlıklar göz alabildiğine uzanan yeşilliklerdi. Bu yeşillikleri yer yer öbeklenmiş kayalıklar bölerdi. Ağaçlar tek tüktü ve birkaç tanesi hariç hepsi cılız ve bodur yapıdaydı. Havalar nemli değildi ancak yine de ağaçların ve kayaların gövdeleri kuzeye baktığınca yosunla kaplıydı. Çocukluklarını geçirdikleri bu yerde yeşil rengi hem alan açarak hem istila eden bir şekilde her şeye baskındı denebilir. Taşındıkları bu yerin durağanlığına inat bir hareketliği vardı Ayça ve Ayla’nın. Bu çayırlıklar onlar için adeta bir cennet işlevi görürdü. Cılız ağaçlar tırmanmaya elverişli olmadığı ve cılız olmayanlar da yıldırıcı bir heybete sahip olduklarından oyun oynamak için kayalıkları tercih ederlerdi. En başlarda kayalıkların etrafında koşup birbirlerini kovalar, ebeler ve yakalarlardı. Daha sonraları kayalıkları tercih eden başka canlılar dikkatlerini çekti. Kayalıkları kendilerine siper alıp, yarı yarıya saklanarak orayı ziyaret eden örümcekleri, kertenkeleleri, çekirgeleri izleyip onlardan hem korkup hem onları korkutarak oyalandılar. Bir süre hayvanlarla içli dışlı vakit geçirip zarar görmemeleri korkularını yenmelerine yardımcı olup, cesaret bulmalarına sebebiyet verdiğinden olsa gerek kız kardeşlere bu hayvanları yakalama isteği hasıl oldu.  

Örümcekleri, kertenkele ve çekirgeleri yakalama isteğinin hasıl olması bir bayram öncesine, ikisine de bir çift siyah rugan kösele ayakkabı alındığı zamana denk geldi. Ayakkabıların kösele tabanı, yürürken kaymamaları için babaları tarafından bir anahtar yardımıyla itina bir şekilde çizildi. Yine de köselenin hiçbir zaman tam anlamı ile yatışmayan yosunsu bir kayganlığı vardır. Her ikisi de bu yeni ayakkabıları çok sevmişti. Ancak Ayla ayakkabıları hiç çıkarmak istemiyor, ayakkabıları çıkarmamak için ağlayıp sızlayıp, yerlerde dövünüyordu. Anneleri bütün bu gürültülü çırpınmalara soğukkanlılıkla göğüs gererek ayakkabıları Ayla’nın ayağından zorla çıkarıp saklıyordu. Ayakkabıları Ayla’nın istediği gibi her zaman giyememelerine rağmen ayakkabıların kutuları onlar için vazgeçilmez oldu ve buna da anne ve babalarından bir itiraz gelmedi. Bu kutulara küçük küçük delikler açıp kapağı ile birlikte kurdukları düzenek yardımıyla örümcek, kertenkele ve çekirge yakalama girişimleri ayakkabıları her daim giyilmesine izin verilmemesinin Ayla’da yarattığı mutsuzluğa teselli olmuş gibiydi. Her denemelerinde başarıya ulaşmasalar bile birkaç kez hayvanları yakalamışlıkları oldu. Örümcek, kertenkele, çekirge peşine düşmüşlerken kayalıkların etrafındaki düzleşmiş yeşilliklerde soluklanan serçeler dikkatlerini çekti. Ayla’nın ayakkabıları kaçak olarak giyip tam kapıdan çıkacakken annesine yakalanıp yine ağlaya sızlaya ayakkabıların ayağından zorla çıkarıldığı bir gün bir iki avuç ekmek kırıntısını mutfaktan alıp ceplerine koyup, kayalıklara yöneldiler. Bir dalla serçenin gireceğinden biraz daha yükseğe sabitledikleri kutunun tabanına bu kırıntıları koyup beklediler. Serçe ekmek kırıntılarını izleyip tuzağa çekildiğinden kutuyu sabitledikleri dalı çekerek serçenin üzerine kapadılar. Serçe şimdi kutudaydı. Yan yana bağdaş kurup kutuyu öncelerine alıp bir süre beklediler. Sonra kutunun kapağını yavaşça kaldırarak aralayıp içine baktılar. Serçe kutunun içinde büzüşmüştü, olduğundan da küçük görünüyordu. Ayla, serçeyi eline aldı. Onu iki eliyle sıkı sıkı tutuyordu. Ayça serçeyi sıkmamasını ve kuşu bırakmasını söylediğinde oralı olmayıp sıkmaya devam etti. Serçeyi kanadından tutarak ayağa kalktı ve koşmaya başladı. Ayça da Ayla’nın peşinde koştu. Ayla kanadından tuttuğu kuşu sallaya sallaya gittikçe hızlanarak koştu. Soluğu kesilene kadar hızlanarak koşmaya devam etti. Nefesi tamamen kesilecek gibi olduğunda durdu. Ayla durunca birkaç adım gerisinde Ayça da durdu. Soluk soluğaydılar. Ayla kanadından tuttuğu kuşu bıraktı. Kuş bir taş gibi yere düştü. Tüyleri avuç içinde tutulduğu zaman Ayla’nın teriyle ıslandığından olsa gerek yosun gibi donuk ve kaygandı. Ayça arkasını dönüp eve doğru ağlayarak yürümeye başladı. Ağladı ve yürüdü. Ayla bir süre sonra Ayça’nın ardından hareketlendi. Sakinleşmiş hissediyordu.

         O günden sonra oynamak için aynı yere gitseler de hayvanlara ilişmediler, ayakkabı kutularını ayakkabıları saklama işlevine bıraktılar. Yine gülerek, itişip kakışarak, nefesleri tıkanana, yüzleri al al olana kadar birbirlerini kovalayıp, kaçma, yakalama ve ebeleme oyununa geri döndüler. Ayla’nın ayakkabı hevesinin geçtiğini sandığı için annelerinin onlar üzerinde evden çıkarken uyguladığı istibdattın hafiflediği bir gün, Ayla bunu fırsat bilerek Ayça’nın tüm itirazlarına rağmen rugan ayakkabıları giyerek kapıdan hızlıca dışarı sıvıştı. Koşarak hep oynadıkları kayalıklara seyir etti. Ayça da arkasından onu takip etti. Ayla nispeten daha alçak olan birkaç taş öbeğindeki bir taşın üstüne çıktı. Taşların üzerinde birinden diğerine her seferinde düşmeye yazarak atlamaya başladı. Her bir taşın üzerinde yosunlu, pürüzlü yüzeylere ve ayakkabıların kayganlığına rağmen dengelendiğinde Ayça’ya dönüp dil çıkarıp “Korkak!” diye bağırarak onunla dalga geçti. Sonra daha ileride daha yüksek olan kayalara doğru koşmaya başladı. Ayça ona yetiştiğinde zar zor ilkine tırmanmıştı. İkincisine sekti, yalpalamaya başladı ve dengesini yitirip düştü. Düşerken sağ bacağı üzerinde olduğu kayayla, ona çok yakın olan diğer bir kayanın arasına sıkıştı. Ayla can havliyle bağırmaya başladı. Ayça eve doğru bütün gücüyle koşmaya başladı. Hem ağladı hem koştu. Eve vardığında ciğerleri patlayacakmış gibi hissediyordu. Annesine seslenebilmek için kendini yere atarak soluklanmaya çalıştı. Nefes alabildiğinde avazı çıktığı kadar haykırdı. 

         Ayla’nın bacağındaki kemik üç yerden birden kırılmıştı ve durumu ciddiydi. Kayalıkların arasından bacağını oldukça zorlanarak çıkarmışlardı. Kırılan kemikler etini yırtarak dışarı fırlamıştı. Bacağı koptu kopacak gibi görünüyor sanki yalnız derisi bacağını bir arada tutuyor gibi görünüyordu. Doktorun dediğine göre Ayla’nın bacağının kopmaması bir mucizeydi. Çok kan kaybetmişti ve baygın bir şekilde ambulans ile hastaneye götürüldü. Uzun bir ameliyattan sonra bir süre hastanede kaldıktan sonra eve dönebilmişlerdi. O hastanede kalırken birlikte uyudukları odadaki ranza yerine iki ayrı yatak alındı, Ayla’nın yatağı cam kenarına yerleştirildi. Doktorun Ayla’nın bacağının tam anlamı ile iyileşemeyeceğini söylemesi herkesi huzursuz etti. Bu endişeli halin annesi ve babasının soluklaştırdığını düşünüyordu Ayça. Ya da kendi endişe ve korkusu sebebi ile daha mat gözlerle bakıyordu etrafına. Kızkardeşler birbirine düşkün olur. Ayça, Ayla ile ilişkisini bu düşkünlük üzerinden tanımlardı. Düşkünlüğün daha aydınlık tezahürlerinden biri yakınlıktır. Dengesi yitmiş bir ilişkiyi yakınlık üzerinden düşünmek iki kaya arasında sıkışmış ve üç yerden kırılmış bir bacağın kaderine öykünür. 

         Ayla’nın uzun bir süre yatakta yatması gerekti. Başını yatağının yanındaki pencereye doğru çevirip, oradan dışarıyı izlerdi. Bazen o kadar dalgın görünürdü ki Ayça onun dışarıyı bakıp bakmadığını, bakıyorsa bile bir şey görüp görmediğini bilemezdi. Güneş batarken pencereden odaya ışığını bırakırdı. Camdan giren ışık Ayla’nın koyu kestane dalgalı saçlarını, kahverengi gözlerini ve beyaz tenini bal rengine boyardı. Bu anları sever ve kaçırmak istemezdi Ayça. Ayla’nın sıkışmışlığından beri tebessüm ettiğini gördüğü tek anların o anlar olduğunu düşünürdü. Ya da zannederdi. Bazen düşünmek ve zannetmek birbirine karışabilir. Düşkünlük ve yakınlık gibi. Ayça, Ayla’nın durmadan camdan dışarı izler halini onun mutsuzluğu olarak algıladığından ve onu mutlu edeceğini düşündüğünden tek başına kayalıklara gidip daha önce yakaladıkları şekilde bir serçeyi yakalayıp, ayakkabı kutusu içinde ona getirdi. Kuşu ona verip ileri geri yürüyerek tepki vermesini bekledi. Ayla kucağında kutuyu tutup açmaya bile tenezzül etmeden camdan tarafa doğru bakmaya devam edince, oda kapısını hafif aralık kalacak şekilde bırakarak odadan çıktı. Bir süre evin içinde gezindikten sonra oda kapısının önüne dönüp, kapının aralığından Ayla’yı izlemeye başladı. Ayla’nın yüzü cama dönüktü. Güneşin batması yakındı. Bir anda yüzünü camdan kucağındaki kutuya çevirdi. Kutunun kapağını hafifçe aralayıp serçeyi elleriyle kutudan aldı. Bir süre serçeyi okşadıktan sonra onu iki eliyle sıkı sıkı tutmaya başlayıp kafasını yine cama doğru çevirdi. Güneş dalgalı saçlarını, kahverengi gözlerini ve beyaz tenini bal rengine boyarken o da kuşu iki eliyle gittikçe sıkarak tutmaya devam etti. Kuş avucunda hareketsizdi, güneş ışığını Ayla’nın saçlarını, gözlerini ve teninin bal rengine boyayıp yoluna devam etmişti. Ayla avuçlarındaki serçeye baktı. Serçenin hareketsiz bedenini kutuya geri koyup, kutunun kapağını kapadı. Ayça usulca odaya girdi. Ayla’nın yüzü yine cama dönüktü. Tam bu esnada Ayça Ayla’nın tebessüm ettiğini gördüğüne yemin edebilirdi. Ayça’nın geldiğini görünce Ayla ona doğru dönüp kutuyu uzattı ve “Yeterince delik açmamışsın kutuya. Kuş havasızlıktan ölmüş.” dedi. Sonra yine her zamanki esaslı duruşuna geri döndü. 

         Ayça’nın alçısı çıktığında yüzleşilmesi gereken iki durum söz konusuydu. İlki bütün bacağını, bacağının ön tarafının tam ortasından eğimlenerek kasığına kadar boydan boya takip eden enli ve koyu dikiş iziydi. İkincisi ise bacağının doktorun söylediği gibi tam anlamı ile iyileşmeyeceği ve Ayça’nın bundan sonraki hayatına topal olarak devam edeceği gerçeğiydi. Bir kırılma noktası… Evde yaşananlar yaşanmamışçasına bir görmezden geliş hakimken dışarıda, okula başladığında, diğer çocuklarla, diğer insanlarla ilişkisini ilk belirleyen bu topallık oldu. Okulun ilk yılları zorluydu. Evet, Ayça ile Ayla’nın etrafındaki çocuklar da hep söylenilen ama tam olarak da neye işaret ettiği belli olmayan çocukların acımasızlığından nasibini almıştı. 

         Kazadan sonra bütün bu anlatılanlar üç aşağı beş yukarı herkes tarafından öngörülebilir. Talihsiz olayları yaşayan, onlara maruz kalan insanların bu olayı olabildiğince gerçekçi bir şekilde göğüsleme olgunluğu gösterdiği sayılıdır. Olmamış gibi yapmak, yokmuş gibi davranmak, olanları aza indirerek baş etmeye çalışmak daha sık gözlemlenebilir. Çocukların birbiri ile dalga geçtikleri, birbirlerine ve etraflarına karşı vahşileşmeleri söylene söylene kanıksanmıştır. Engelli bir insanın topluma karışması onun topluma nasıl dahil olacağı ve bunu mümkün kılacak aracılar ve yapılanmalar olmaksızın bu durumun fazlaca zorlayıcı olacağı da aklı başında, hayata ve insana biraz dokunmuş herkesçe düşünülebilir. Ancak Ayla’nın topal kalmasının üzerinde hiç durmaması çoğu insan tarafından şaşırtıcı bulunabilir. Ayla kazadan sonra kazadan önce nasılsa bedeni imkân verdiğince o şekilde davranmaya devam etti. Bedeninin imkân vermediği yerde bedeni buna imkân vermediği için öfkelenmek yerine bedeninin ona dayattığı sınırlara uyum sağladı. Ayla’nın durum ile uyumlanmasının, kabullenişinin bilinçli bir tercih mi yoksa bir mizaç meselesi mi ya da başkaca bir eğilimin sonucu mu olduğunu kesin olarak söylemek oldukça güç. Belki gerçekten de insanların doğuştan da getirdikleri bir mizaçları vardır. Ağlamadı, isyan etmedi, şikâyet etmedi. Ancak kazanın ardında bıraktıklarının onu rahatsız eden bir boyutu yok değildi. Bütün bacağında boylu boyuna uzanan yara izine karşı kuvvetli bir sevmezlik hissine sahipti. Bu yara izi o büyüdükçe küçülmedi, ilk ameliyatını takip eden başkaca ameliyatlar olması gerekti. Etek ve şort giymekten nefret etti, mayo bikini giymeyi kesinlikle reddettiğinden uzunca bir süre denize ya da havuza girmedi. Yine de arada ailecek gittikleri tatillerde sahilde gölgede şezlongda otururdu. Lisenin ilk yılını tamamladıktan sonraki yaz olmalıydı. Yine gölgede şezlongunda oturup uzaktan etrafı izlerken bir adam gözüne çarptı. Adam hem ondan hem Ayça’dan yaş olarak büyüktü. Sırtında iki omzuna yaslanan bir kartal figürünün dövmesi vardı. Ayla adama çarpıldığından dolayı mı dövmelerle ilgilenmeye başladı, dövme dikkatini çektiği için mi adamdan gözlerini alamadı kimsenin çözemediği bir şeydi ancak o günden sonra onda engellenemez bir dövme aşkı baş gösterdi. Farklı dövmelerin görsellerini buluyor, çıktılarını alıyor, bu görselleri kesip yapıştırıp farklı dövmeler elde ediyordu. İlgisi dövmelerin görselliği ile de sınırlı kalmadı.  Bu konuya ilişkin bulabildiği her türlü yazıyı da okudu. Dövme yaptırmak için ısrar etmeye başladı. Kimse oralı olmayınca ilk defa yaşadığı kazayı kendi istediği şeyi elde etmek için öne sürüp, kullandı. İstediğini de aldı. Yara izinin üstünü yavaş yavaş renk renk ortanca, şakayık, leylak, dağ lalesi, lotus, manolya, zambak çiçekleri ile döşemeye başladı. Bunları, bacağını dolanarak saran bir sarmaşık etrafında serpiştirtiyordu. Yara izini üstü örtüldüğünde de durmadı. Parça parça yaptırdığı dövmeler bütün bacağını kapladı. Daha sonra herkesten gizleyerek biriktirdiği bütün parasını bacağındaki dövmesini sağ kalçasından devam ettirerek bütün sırtını kaplayacak şekilde genişletmek için harcadı. Bu gösterişli dövmede ortancaların canlılığı göze çarpıyordu. O zaman ortaya çıktı ki kazadan sonra eve geldiğinde hep pencereden dışarı bakmasının sebebi ortancalara olan düşkünlüğüymüş. Kazadan sonra yatağının yanındaki pencereden huzur ve sükunetle neredeyse bütün gün pencerenin az ilerisinde öbeklenmiş pembe, mavi, kırmızı, beyaz, eflatun ortancaları izleyip, incelermiş. Ayla ortancalara düşkündü. Ortancalarla ilişkisini bu düşkünlük üzerinden tanımlardı. Bacağındaki yara izinin dövme ile kaplanması ancak daha henüz sırtına sıçramadığı günlerle birlikte şort ve etek giymeye başladı Ayla. Ve de evden kaçmaya. Bir yaz gecesi sabaha karşı eve döndü. Kapıyı ona Ayça açtı, sessizce odalarına geçtiler. Yüzü pencereye dönük yatağa girmeden önce vurgusuz bir şekilde “O dövmeli çocuklaydım.” dedi. Kıyafetlerini bile çıkarmadan yatağına yatıp, hemen uykuya daldı. 

         Ayça’nın üniversite sınavını bir sene kazanamadığı için bir sonraki sene birlikte üniversiteyi kazanıp iki ayrı odası kısa bir koridor ve küçük bir salonu olan bir eve çıktılar. Apartmanın en üst katında olduğundan havalar ısınınca bunaltıcı derece sıcak olan, kışın da ısınmak bilmeyen bir daire.  Eve ilk kez birkaç arkadaşını çağıran Ayça oldu. Ayla odasından uzunca bir süre çıkmadı. Daha sonra salonun kapısına gelip sessizce dikilerek Ayça ve misafirlerine baktı. Ayça’nın eve davet ettiği arkadaşlarından birinde bütün kolunu kaplayan farklı geometrik şekillerle yapılmış bir dövme vardı. Ayla çocuğa doğru ilerledi. Kendini tanıtıp yanına oturdu. Bütün gece çocukla oturdu. Herkes gittiğinde Ayça, Ayla ve çocuk kaldılar. Ayça konuşmaların dışında kaldıkça fazlalık olduğunu fark etti. Odasına çekildi. Bir süre sonra tuvaleti geldiği için kalktı. Salondan konuşma sesi gelmiyordu ama ışığı açıktı. Salona doğru ilerledi. İçeride kimsenin olmadığını görünce ışığı kapadı. Tuvalete yöneldi. Ayla’nın odası tam tuvaletin karşısındaydı. Penceresinden sızan ay ışığı hafif aralık kapıdan koridoru aydınlatıyordu. Ayça, düşünmeksizin Ayla’nın kapısına yöneldi. Kolu dövmeli çocuk Ayla’nın altında yüzüstü şekilde yatıyordu. Ayla adamın üstünde sırtı adamın suratına dönük, gözleri kapalı yüzü tavana doğru şekilde yavaş yavaş inip kalkıp, hafif inleyerek soluyordu. Adam aylanın sırtını dokunuyordu. Ayla’nın dövmelerini, sırtındaki çiçekleri okşar gibiydi. Sanki Ayla da bir eliyle adamın kolundaki dövmeye dokunup, okşuyordu. Ayla bir anda başını indirip hızla kapının aralığına doğru çevirdi. Ayça nefesini tutup parmak uçlarında uçarak odasına doğru gidip, son hız yatağına yattı. Tuvalet faslını sabaha ertelemeye karar verdi. Sabah karşı gözünü açtığında irkildi. Ayla tepesinde dikiliyordu. Uyuyamadığını söyleyip yanında yatıp yatamayacağını sordu. Ayça yatabileceğini söyleyince örtüyü kaldırıp yatağa girdi, Ayla sırtını Ayça’ya dönüp derin derin nefes almaya başladı. Ayça arkasından Ayla’ya sarıldı. Sabaha kadar az bir vakit sarmaş dolaş uyudular.  Ertesi gün Ayla, Ayça’ya “Akşam sen bir ara benim kapımın önünde miydin?” diye sordu. Ayça telaşla “Yo, ben hiç kalkmadım akşam.” diye cevap verdi. Ayla “O zaman salonun ışıklarını kim kapadı? Odama geçerken açık olduğuna eminim.” dedi. Ayça tek bir solukta “Belki kapadın da hatırlamıyorsundur.” dedi. Ayla kaşlarını çatarak kısa bir an Ayça’nın yüzünü süzdü, dudakları bir şey diyecekmişçesine kıpırdadı ama hiçbir şey söylemedi. Anahtarını alıp, kapıdan çıktı.  

         Ayça o geceden dolayı tam anlamı ile ne hissettiğini çözemedi. Ayla’nın da olayın üstüne gitmemesini aralarındaki sessiz bir anlaşma gibi algıladı. Bu adeta çocukken ortaklaşa olarak icra edip birlikte üzerine sustukları şeylerden biri gibiydi. Belki bu da yakınlığın veya düşkünlüğün kendini ifade ettiği farklı yüzlerinden biridir. Ayça daha düzenli olarak yeni insanlarla tanışıp daha sık olarak evde küçük toplaşmalar düzenlemeye başladı. Her gruba dövmesi olan bir çocuğun dahil olmasını garantiledi. Ayla yaz kış evde şortla geziyordu. Sakat bacağını hafifçe sürüyerek dövmesini gururla gösteriyordu. Eğer eve gelen dövmeli misafirin dövmesi kıyafetleri sebebi ile gözükmüyorsa Ayla odasından çıkıp salona uğradığında Ayça mutlaka çocuktan ve dövmesinden bahsediyordu. Ayla böylece kimle konuşması, kimle ilgilenmesi gerektiğini anlıyordu. Ayla çocukla odasına geçerken salonun ışığını açık bırakıyordu. Odasının kapısını da aralık. Ayça tuvalet için kalkarmış gibi yapıp, salonun ışığını kapayıp, usulca Ayla’nın aralık oda kapısı önüne geçerdi. Ayla’nın yüzü kapıdan yana dönük olsa bile gözleri hep kapalı olurdu. Ayça, Ayla’nın adamlarla hiç yüz yüze olduğuna denk gelmedi. Adamlarla yüz yüze gelmeye en yakın olduğu zamanlar adamların bacağındaki dövmenin ön kısmına ilgi gösterdiği zamanlardı. Ya da adamların dövmesi gövdelerinin ön tarafındaysa ve Ayla bu dövmelere ilgi göstermeye karar verip, ilgilendiğindeydi. Adamlarla öpüştüğünü de hiç görmedi. Adamların üstünde sırtı onların yüzüne dönük şekilde sevişmeyi tercih ediyordu sanki. Bazen yan yatar ve adam da aynı şekilde arkasından ona sarılarak onun içine girerdi. Bazen de dizleri ve dirsekleri üzerinde durur ve yine adamların arkasında olmasını sağlardı. Bazen adamlar oturur pozisyondayken kucaklarına ters oturup kalçasına iyice adamın kasıklarına bastırarak sevişirdi. Hiçbir zaman acele etmez hep yavaş yavaş sevişirdi. Ayça bir tek adamla bir an için yüz yüze geldiğini gördü Ayla’nın. Adamın üstüne ters değil de düz oturdu kısa bir an. O adamın diğerlerinden farkı neydi diye düşündüğünde bulabildiği tek cevap adamın bütün bedeninin dövmeyle kaplı olmasıydı. Bu gecelerin hepsinde sabah doğru Ayla, Ayça’nın odasına gelirdi. Artık Ayça’ya sormaksızın örtüyü kaldırır, sırtı Ayça’ya sırtı dönük olarak onun yanına yatardı. Ayla’nın yatağa yatması ile Ayça’nın uykusu hafifçe bölünür uyku uyanıklık arasında dönüp Ayla’ya sırtından sarılır sabaha kadar kısa bir süre öylece uyurlardı. 

         Her ne kadar sık sık birlikte uyusalar da Ayça, Ayla’nın gittikçe uzaklaştığını hissediyordu. Eve birileri gelmediği sürece odasından çıkmıyor Ayça odasına gidip onunla konuşmaya çalıştığında onu başından savıyordu. Okulda da yalnız başına ayağına sürüye sürüye gezip uygun bulduğu köşelerde hep bir şeyler okuyor ya da müzik dinliyordu. Bir ders çıkışı Ayça, Ayla’nın her zamankinden farklı olarak onu beklemeden okuldan çıkıp eve gittiğini öğrendi. Ayla’nın tek başına olmadığını yanında arkadaşı olduğunu da söylediler. Ayça, hangi arkadaşı olduğunu sorduğunda onun her yanı dövmeli adamla olduğunu öğrendi. Ayça’nın içini korkunç bir endişe kapladı. Sanki eve getirdiği insanlar yabancı insanlar değil, o ana kadar Ayla’nın seviştiği adamları kendi odasında tek başına bırakıp ikisinin aynı odada uyumasının hiçbir tehlikesi yokmuş da şu an için Ayça olmadan evde başkası ile olması bir tehlike teşkil ediyormuş gibi. Elleri soğuk soğuk terliyor, kalbi kulaklarını sağır edercesine çarpıyordu. Buz kestiğini hissetti. Ya adam Ayla’ya zarar verirse ya onu istemediği bir şeye zorlarsa, ya evi soyarsa gibi türlü düşünceler girdabında koşarak okuldan çıktı. Cebindeki sayılı paraya rağmen taksiye bindi. Bir taraftan da Ayla’yı arıyordu. Telefon açılmadıkça kalbi daha da hızlanıp, nefesi daha da daralıyordu. Eve bir kilometre kadar yaklaştıklarında trafik tıkandı. Taksiden inip koşmaya başladı. Kalbi ağzında atıyor nefesi daha da tıkanıyordu ama koşmaya devam ediyordu. İki kez soluklanmak için durdu. İlkinde bedeni buz gibi olmasına rağmen yüzünün alev alev yandığını ayrıca çaresizliğini hissetti. Ağlamaya başladı. Hem koştu hem ağladı. İkinci durması zorunluluktandı. Apartmanın sokağının girişinde yol çalışması vardı ve parça parça kırılmış asfalt çayırlıktaki kayalıklar gibi yolda öbeklenmişti. Bunlardan irice bir tanesine takılıp yüzü koyun yere kapaklandı. Pantolonunun sağ kısmı yırtıldı, sağ dizi yarılmış ve sağ kaşı açılmıştı. Acıdan kısa bir süre inleyip ayağa kalkıp dizinin acısından sağ bacağını sürüyerek koşmaya devam etti.  Apartmana vardığında asansörün en üst katta olduğunu gördü. Bekleyemedi. Kalan son gücü ile merdivenleri koşarak çıktı. Neredeyse hiç nefes alamıyordu. Evin kapısının önüne yığıldı. İlk soluklanmasında avazı çıktığı kadar “Ayla!!” diye bağırdı ve kapıya doğru dönüp kapıyı yumruklamaya başladı. Ayla şortuyla kapıya açtı. Ayça’ya hayretle baktı. “Bu halin nedir?” diye sordu. “Beni beklemeden çıkmışsın hem de o adamla. Başına bir şey gelecek diye çok korktum.” diye soluk soluğa cevap verdi Ayça. “Telefonunu da duymayınca” diye ekledi. Ayla, Ayça’nın yüzüne kaşlarını çatarak kısa bir an baktı bir şeyler söyleyecek gibi dudaklarını kıpırdattı. Duraksadı. Söyleyecek bir şey bulamadığı için mi yoksa söyleyeceklerinden vazgeçtiği için mi duraksadığı bilinmez. Kapıyı açık bırakıp, içeri ecza dolabına doğru bacağını sürüyerek ilerlerken “Her şeyi çok büyütüyorsun Ayça, hep öyleydin ve korkarım hep de öyle olacaksın” diye fısıldadı. Ayça onu duymadı. Soluklanmaya çalışmakla meşguldü.  

 

 

 

 

 



[1] Visual Diary, benim zaman içinde arşivlediğim görselleri ikili-üçlü montajlayarak sosyal medyadan gün gün paylaştığım bir projeydi. Halen ara ara arşivlediğim görselleri montajlayarak paylaşmaya devam ediyorum. Ancak ilk başta otuz gün olarak planlayıp otuz gün boyunca paylaştım. O otuz günlük deneyime ilişkin yazdığım nota  https://lalhitay.wordpress.com/2022/02/24/30-gunluk-ve-kucuk-hareketliligin-sonu-visualdiarynin-dusundurdukleri-kendime-not/linkinden ulaşılabilir. 

8 Mayıs 2022

DUYGU KANKAYTSIN. GÜYA

Bir damar çatlaması gözümden

Muazzam telaşla dokunmuşum ağaca

Benim olduğum bir ev yok

Birkaç ev var başka dünyada

Kestikçe etlerimi kokum yayılıyor ağaçta

 

Yazık ki insan duymuyor kokuyu utanıyorum kendimle

Atlıkarıncalara gidiyorum

İkna adında bir duygu benimle birlikte biniyor

Uzun uzun uğruyoruz sebebe

Dünya güya mağdur

Ben bütün dünyayı sırtlanmış

Zamanı durduruyorum bir yerde

Bulunduğum hiçbir yer

 

Hep mi en yakınlarından üzgün fotoğraf kalır 

Kuyu diye anlatmak isterken yakınıma

Parmağım şişmeye başlıyor yanlışlık burada

Kuyu diye biri yok

Sürekli kendime geliyorum

Bir şarkının adını sorarken dökülüyorum

Kim bilebilir masada açılmak isteyen biri var

Yutkunduğum şey

 

Şişliğim inmesin diye seviyorum parmağımı

Bahçeye çıkıyoruz parmaklarım onun ellerinde

Bu çağı kapatıp sesimizi toparlıyoruz

Çabuk geçecek bir kez daha gece

En güzel yerimde evsizliğimde ev yapıyorum 

Konuşmamı ne zaman yapacağım

Bilmiyorum



Cin Ayşe 17, yerleşmek

DİDEM ERBAŞ. GÖRÜNMEZ


 





                                    detay, 2022

Cin Ayşe 17, yerleşmek

DENİZ GÜNDOĞAN İBRİŞİM. Maya Angelou Eşliğinde Feminist Adımlar: Yürüyerek Yerleşmeye Dair Bir Deneme


 

 

Zaman ve mekân her şeye kendi rengini verir.

Murathan Mungan

 

Yürüme, dünyada olmak kadar dünyayı yaratmanın da yöntemlerinden biridir.

Rebecca Solnit

 

Arapça Ahl kökünden gelen ahl أهل bir yerde ikamet eden, hane halkından olan, eş(ler), yerli halk anlamına gelir. Ermenice şén շէն veya Orta Farsça (Pehlevice veya Partça) yazılı örneği bulunmayan şēn “meskûn ve mamur yer, abad” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Avesta (Zend) dilinde şi- veya şiti- “yerleşmek, ikamet etmek, kalabalık olmak” fiilinden türetilmiştir. Bu alıntılar yerleşmek sözcüğünde yer alan mekân tutmak, yurt tutmak anlamlarına gönderme yapar.

 

Yerleşmek sözcüğünde yukarıda yer alan bileşenindeki köklere bakmanın, yerleşmedeki insan eyleyiciliğini öne çıkardığını düşünürüz çoğu zaman. Biri gider, bir yere konar, bir yerde ikamet eder, orada komşuluk eder, orada kök salar. Buradaki yoğun vurgu insan öznenin ta kendisindedir, onun failliğindedir sanki. Oysa yerleşmekteki dönüşümün izlerine, bir yere dönüşmenin imkânına izin veren yerin kendi kendini örgütleyen anlamına, başka deyişle yerin failliğine kendimizi açmak önemlidir. Zira bu açılımın hem bu sözcüğün farklı ve ekolojik anlamlarını, hem de özne olarak kendimizin çoğul yanlarını görünür kılacağını düşünüyorum. Her yanıyla meşakkatli ve tekinsiz bir iştir yerleşmek çünkü. Kimi zaman kendi benliğimize yerleşebilmenin, kimi zaman da bir yere yerleşmenin yekpâre anlamını bulmak isteriz ama bulamayız pek. Yerleşmeye dair böylesi bir bakış, otantikliği ve nesnel gerçekliği garanti edilmiş bir öznenin kabuğunu kırmamız için de kritik bir eşiktir. Bu yazıda yerleşmeyi statik bir var olma çerçevesinde değil, Deleuze’ün bize önerdiği “oluş” ve “kaçış çizgileri” kavramları eşliğinde yeniden düşüneceğim ve yerleşmeye dair bir halden öteki hale geçişin yoğun, çoklu ve karmaşık durumunu inceleyeceğim. Bu çerçevede yerleşmeyi ekolojik ve feminist bağlamda yürümek eylemi ile birlikte düşünerek yürüyerek yerleşmenin anlamını ve izini süreceğim. Bu yazıda kişisel bir tecrübeden yola çıkarak çağdaş Amerikan edebiyatının en etkileyici feminist yazar ve sanatçılarından Maya Angelou eşliğinde yürüyeceğim. Angelou’nun doğduğu St. Louis[1] şehrine yerleşmemin hikayesinden bahsedeceğim. Bu hikâyede baş rolde feminist siyahi şair ve aktivist Angelou’nun dizeleri, yürümenin felsefesi ve bana yerleşerek beni dönüştüren Orta Batı Amerika’da bulunan St. Louis şehri var. Bu yazı nicedir düşündüğüm yerleşmeye ve bir şehre adanan gecikmiş bir mektup niteliğinde. 

 

2014 yılının ağustos ayında altı, yedi yılımı geçireceğimi bildiğim Amerika’nın Missouri eyaletinde bulunan St. Louis şehrine ve doktorama başlayacağım Washington Üniversitesi kampüsüne ayak bastığımda aklımdan tek şey geçiyordu. En sevdiğim şair ve yazarların doğduğu topraklardaydım. Yirminci yüzyılın en önemli modernist şair ve eleştirmenlerinden T.S. Eliot, St. Louis’in hummalı, sarı tozlu caddelerini tahayyül ederek 1922 tarihinde yazar Çorak Ülke’yi (The Wasteland). Tennessee Williams Sırça Kümes (The Glass Menagerie) oyununu 1944 yılında kaleme alırken oyundaki anne Amanda Wingfield ve liseyi henüz bitirmiş ve dış dünyadan izole olan Laura Wingfield karakterlerini çocukluğunun geçtiği St. Louis mahallerinde yaşadıklarından esinlenerek otobiyografik biçimde kaleme alır. Bir kadın, ne zaman kendi sesini duyurmak için ayağa kalksa, planlamamış bile olsa, tüm kadınlar için de ayağa kalkmış olur diyen Maya Angelou, St. Louis’de, yerleştiğim apartmanın tam üç sokak ötesinde dünyaya gelir. Kampüste, tarihi binaların, kaç yıllık manolya ağaçlarının arasında gezerken bu çok sevdiğim şair ve yazarların evlerini bulmalı, sokaklarını gezmeliydim diye düşünüyordum. Dahası şiiri, müziği, siyahi emeğin tarihini hiç durulmayan sularında saklayan Mississippi Nehri’nin de tam yanıbaşındaydım. Romanlara, şiirlere, öykülere, tanıdık Mark Twain hikâyeleri ve kölelik tarihine, Toni Morrison’ın hayaletlerine, pamuk tarlalarındaki emek ve isyana, blues müziğinin ritmine ve hüznüne, ırkçılığın bin bir veçhede açılan öfkesine tanıklık eden Mississippi kocaman bir arşiv olarak önümdeydi. Suyun hafızasını, suyun tanıklığını da anlamak istiyordum. Nehrin ezelden ebede akarken bir yandan da nasıl unutmadığını biliyordum. Bu düşüncelerle birlikte doktoradaki ilk dersime gittiğimi anımsıyorum.

 

Dersten çıkınca kampüste bir hareketlilik olduğunu fark ettim. Tarih 18 Ağustos 2014’tü. Bu tarihten tam dokuz gün önce Missouri eyaletinin Ferguson kentinde, yani kampüse arabayla yirmi, yirmi beş dakikalık uzaklıktaki kuzey yerleşim bölgesinde, 9 Ağustos 2014’te Michael Brown adlı siyahi bir genç öldürülmüştü. Brown’un bir suçu bulunmamasına ve ellerini kaldırarak teslim olmasına rağmen, beyaz bir polis memuru Darren Wilson tarafından silahla öldürülmesinin protesto yürüyüşüydü bu hareketlilik. Ansızın kendimi “Siyahi Yaşamlar Değerlidir” (“Black Lives Matter”) diye onca insan ile el ele tutuşup kenetlenirken, haykırırken ve yürürken buldum. Tarihi bir ana ve tarihi bir yürüyüşe tanıklık ediyordum. Zira “Siyahi Yaşamlar Değerlidir”[2] St. Louis yakınlarında tam o günlerde tam anlamıyla doğar ve ardından başka siyahi kayıplarla, tutulan veya tutulamayan yaslarla şekillenerek sesini çoğaltır. Devasa bir feryada, ulus ötesinde açılan eşitlikçi ve adaletli bir isyana dönüşür, bizi de olağanca gücüyle dönüştürür. Böylesi bir yürüyüşün içinden geçerek onun dinamizmi ve kuvvetiyle St. Louis’deki ilk haftamı tamamladım. Bu katmanlı ve içinde pek çok huzursuz hayalet sakladığına inandığım şehri artık hep yürüyerek, bilhassa Angelou’nun feminist ihtimamına ve feminist öfkesine sarılan şiirlerine sığınarak keşfedecektim. Daha doğrusu Angelou ile şehre yürüyerek yerleşecektim veya şehir tarihsel olanın sürekliğiyle bütün kıvrımlarıyla birlikte bana yerleşecekti.

 

 

 

Rehberim Maya Angelou: “Fırtına bulutları toplanıyor, Rüzgâr çıkacak birazdan”

 

Maya Angelou şair, yazar, şarkıcı, koreograf, aktris, senarist, kadın ve sivil haklar savunucusu, öğretmen gibi pek çok kimliği sırtına giymiş, siyah özgürlük hareketinin en önemli isimlerinden biridir. 4 Nisan 1928’de Marguerite Annie Johnson adıyla St. Louis’de doğar. Çocuklukta uğradığı travmatik tecrübelerin ardından yaşamını tamamıyla yeniden kurar. Üç, dört yaşlarındayken babaları tarafından kardeşiyle birlikte trene bindirilerek babaannelerinin yanına, Güney Arkansas’ta Stamps adlı tutucu bir kasabaya gönderilen Angelou, annesi babası tarafından terk edilir. Kendisine “Maya” adını erkek kardeşi verir. Sekiz yaşındayken yıllar sonra tekrar hayatına giren annesinin sevgilisi tarafından tecavüze uğrar. Kendisine bunu yapanın kim olduğunu açıkça dile getirdikten sonra adam tutuklanır ve ardından ölü bulunur. Angelou çocuk algısıyla “sesimle cinayet işliyorum” gözleriyle bakar hayata ve tam beş yıl boyunca hiç mi hiç konuşmaz. Annesine ilkin derin bir öfke duysa da annesinin yaşamının son zamanlarında bu öfkesi kabullenişe evrilir. Yıllar sonra annesiyle ilgili iç dünyasını Annem ve Ben isimli kitabında dünyaya açar. Angelou’nun çocukluğunda yaşadığı koyu karanlık tecrübeler, 1960’ların başında ırkçılık ve kadınlık müşterek mücadelesi Kafesteki Kuş Neden Şakır Bilirim otobiyografik romanında en samimi ve çarpıcı biçimde karşımıza çıkar. Angelou’nun[3] yedi kitaptan oluşan sıra dışı ve ilham verici yaşamöyküsünün ilk cildi savunmasız, şiddet gören küçük bir kızın, ırkçılık ve bağnazlıkla savaşarak son derece güçlü bir kadın karaktere dönüşmesinin hikâyesidir. 

 

Ben de bir elimde yirmi birinci yüzyılda okyanus ötesinde ilk elden tanıklık ettiğim siyahi yaşamlar değerlidir bilgisi, diğer elimde Kafesteki Kuş Neden Şakır Bilirim kitabı ile ırkçılık, cinsiyetçilik ve her türlü sömürü ve ötekileştirme politikalarının, gündelik ırkçılığın görünür olduğu St. Louis sokaklarını yürümeye başladım. İlkin Michael Brown için düzenlenen bir açık hava etkinliğine gittim. Orada hiç tanımadığım siyahi kadınlara sarıldım, onlar bana sarıldı, birlikte ağladık, şarkılar söyledik ve Mississippi nehri boyunca uzunca yürüdük. Yürüyüş boyunca St. Louis’in dinamikleri, özneleri, sokaklarında haykırılan adalet feryatları, sırtlara geçirilen çeşitli kimlikler, göçebe hafızalar sabit özne-nesne ilişkisini reddederek hiyerarşik olmayan birlikteliklerin çoğulluklarını düşündürttü bana. Tıpkı Deleuze’ün oluş kavramının bize önerdiği gibi, biyolojik yaradılışımızın, evrimsel mirasımızın, tarihsel/ailesel/politik bağlantılarımızın sunduğu yolların, ilişkilerin, değerlerin ve anlamların çok ötesinde başka oluş olanakları vardı ve bu bilhassa sokakta yürüyerek gerçekleşiyordu. Bu yürüyüşte bana eşlik eden Angelou’nun dizeleri ise çizgisel ve kümülatif bir bilgisel ilerlemeye karşı koymak için paha biçilmez bir kaynaktı. Bu arada şu önemli noktayı da not etmeliyim ki kendi pozisyonumun nasıl algılanacağı konusunda biraz endişeli ve temkinliydim. Neticede Orta Amerika’da ve siyahi nüfusun yüksek olduğu bir şehirde ayrıcalıklı, “beyaz” bir kadın kimliğiyle sokakta görünür olduğumun farkındaydım. Frantz Fanon’dan devşirdiğim/devşirdiğimiz, sömürgeciliğin ve ırkçılığın öznellikte açtığı yaralara ilişkin eleştirel bakış ve bilgi hep tazeydi. Siyahlık ve beyazlık gibi kategorilerin kendilerinin sömürgeciliğin ürünü olduğunu tartıştığı, eleştirel bilim pratiğiyle uyumsuz, metafizik siyah ve beyazlık anlayışının özsel temelciliğini reddettiği belirleyici eseri Siyah Deri, Beyaz Maskeler elbette aklımdaydı. Kuramsal ve pratik olanın bir araya gelişini, çarpışmasını gözlemliyordum belki de. Böylesi bir düzende birbirinden farklı zamansallık ve mekânsallıkta seyreden hafızalar, farklı biçimlerde tezahür eden bireysel ve toplumsal travmalar kamusal alanda birbiriyle karşılaşıyor, muazzam biçimde, birbirlerine üstünlük taslamadan bir araya geliyordu. Bununla birlikte, bütün bu unsurlara eklenen kimliklerin, siyahlığın ve beyazlığın ne kadar keyfi ve inşa edilmiş kategoriler olduğunun bilincine ve yordamına vakıf olsanız da kimi zaman içinde bulunduğunuz geçerli durumlar daha karmaşık seyredebiliyordu. Ancak ne olursa olsun her koşulda yürürken sokağın ve doğanın müziğini işittiğimi, kokusunu içime çektiğimi biliyordum. Eş zamanlı olarak protestolara ve direnişlere rastlıyordum ve karışıyordum. Bütün bu eylemler sürekli devam eden sabit olmayan bir süreç, bir oluş gibi önümde açılıyor ve hayatın tüm unsurlarının ilişkili olduğu bir duruma işaret ediyordu. St. Louis bütünüyle bir aktör olarak bana sesleniyordu ve dokunuyordu.

 

İkinci olarak, zaman kaybetmeden, hemen hemen her şiirinde içinde yaşadığı dünyanın illetlerini ve kahrını vurgulayan, ataerkil düzenin yanlışlarını korkusuzca gözler önüne seren Angelou’nun evini arayıp buldum. Evin önünde karşılaştığım bir ıhlamur ağacına sırtımı yasladım. İstanbul’da, Beylerbeyi veya Beşiktaş sırtlarındaki ıhlamur ağaçlarının kokusuyla St. Louis ıhlamurları birbirine karıştı. Bir ıhlamur ağacının öğrettiklerini diğeri olumluyordu sanki. İstanbul’da mayıs sonu haziran başlarında keskin kokusunu duyduğum ıhlamur, yeryüzünün bu yanında ağustos aylarında salıyordu kokusunu ve kudretini. Ağaçtan aldığım güç ve bilgelikle bir “flaneuse”[4] olarak yerleşmenin gizini arıyor ve aralıyordum. Dizelerin, mekânın, sokağın kendi kendilerini örgütleyen anlamlarına, eyleyiciliklerine kendimi açıyordum. Tıpkı Deleuze ve Guattari’nin göçebe bilim imkânlarını anlatırken kullandıkları kayık metaforu gibi ben de bir kayık alıp veya bir kayık olup, parçası olmak istediğim şehrin, sokakların, adalet arayışının akışına bırakıyordum kendimi ve öyle okuyordum Angelou’nun dizlerini: “Tarihin utanç kulübelerinin üstünden yükseliyorum / Acıya kök salmış geçmişin içinden yükseliyorum / Siyah bir okyanusum ben, kabarıyorum...” 

 

Angelou, acıya kök salan geçmişin yükünden yükselirken kendisini olağanca gücüyle esneten, nereye kadar yükselebiliyorsa oraya yükselen aktif bir kuvvet olarak karşılar bizi. Aynı zamanda bu dizeleriyle kadın-oluşu, siyahi kadın-oluşu tüm oluşların başlangıcı olarak alır belki de. Burada Deleuze’e geri gelirsek eğer, ona göre kadın-oluş genel anlamda dişiye değil, azınlığa gönderme yapar. Cinselliğin ikili düzenini yersiz yurtsuzlaştırmak için kadın ile erkek mutlaka kadın-oluşu tecrübe etmelidir (69-71). Böylelikle erkek/kadın, doğa/kültür, özne/nesne gibi düalitelere dayanmayan Deleuzyen felsefede kadın-oluş ötekiliğin başlıca figürü olarak fallik kimliğin yerle yeksan edilmesine imkân sağlar. Angelou’nun siyah köpüklerinde kabaran okyanusu Deleuzyen anlamda hegemonik ses karşısında ikili ayrımları reddeden bir akıştır, çokludur ve birbiriyle bağlantılıdır. Angelou’nun evinden bu düşüncelerle ayrılırken onun kabaran siyah okyanusunu da bizzat görebiliyordum. Zira giderek kabaran siyah bir çığlık yürüdüğüm sokakları kaplıyordu. İnsanlar yürüyor, erk merkezlerinden uzaklaşan kaçış çizgilerini yaratıyor, yapılandırılmış ırkçı sisteme ve düşünceye itirazını olağanca gücüyle dile getiriyorlardı. Kaçış çizgileri, hiçbir zaman, dünyadan kaçmakla oluşmaz der Deleuze ve Guattari. Ve kaçış çizgileri hakkında şöyle derler“[…] tıpkı bir boruda delik açtığınızda olduğu gibi, sızıntılar yarattığınızda oluşur; bütün toplumsal sistemler, kaçış çizgilerini tıkamak için parçalarını ne kadar sağlamlaştırsalar da her yanlarından sızdırırlar” (204). St. Louis de her yanından sızdırıyordu. Kafesteki kuşlar nicedir özlenenleri şakıyordu kaçış çizgilerinde. Sokaklardan, parklardan, kafelerden, kitapçılardan, meydanlardan, kampüslerden, uzak tepelerden özgürlük şakıyordu. Şehir Angelou’nun dizeleriyle, adalet feryadıyla, yürümenin aklı, ruhu ve bedenini ontolojik yatay düzlemde birleştirmesiyle bana yerleşmeye başlıyordu. Şehir tarihsel, kültürel, toplumsal, bireysel ve ekolojik bağların dolaşıklığında artık ayaklarımın, gözlerimin, ellerimin, kulaklarımın ve bütün öteki duyularımın içindeydi.

 

Yürüyerek Köklenmek, Köklenerek Yürümek

 

Ekoloji ve feminizm yoldaşlığında zihin, kalp açıcı metinlerin yazarı Rebecca Solnit’in dile getirdiği gibi yürümek “kentin özelleştirilmiş küçük bir parçasında” (256) değil tamamında yaşayarak çoğalır ve tanıklığını çoğullaştırır. Felsefeci Frédéric Gros da yürürken nasıl birikip çoğaldığımıza dair şunları söyler: “Ve son olarak, yürürken hiçbir zaman yalnız değilizdir çünkü yürüdüğümüzde çok geçmeden iki kişi oluruz, özellikle de uzun süre yürüdükten sonra. Demek istediğim, tek başımıza da olsak, bedenimizle ruhumuz arasında bir diyalog vardır her zaman” (56). Böylelikle sözde edilgen bedenle hareket halinde ve görüp hisseden, yaşayan beden arasındaki makasın kapandığını tecrübe ederiz. Bedenin ve dünyanın birbiriyle konuşmaya başladığı o biricik anda zamanın ve mekânın değişen ve değiştiren gücünü tadarız. Solnit yürümenin sadece romantik, simgesel ve gitmek gibi anlamları aştığını tartışarak şunları dile getirir: “İdeal olarak yürüme zihnin, bedenin ve dünyanın, sanki nihayet birbiriyle konuşmaya başlamış üç kişi ya da aniden bir melodi oluşturan üç nota benzeri bir uyum içinde bulunduğu bir durumdur. Yürüme sayesinde bedenimizde ve dünyada var oluruz ancak onlar tarafından meşgul edilmeyiz. Bütünüyle düşüncelerimiz içinde kaybolmadan düşünmemiz mümkün olur” (6). Solnit’in izinden gidersek eğer, yürüme özgürlük tahayyülleri, sürprizlerle karşılaşma ve zihin açmayla çok yakından ilişkilidir. Aynı zamanda yürüme eyleminde ortaya çıkan yan yollar, sapaklar, duraklar, duraksamalar bedenden kopan günlük yaşam içinde bir yerlerde gizli kalmış, sessizleştirilmiş ve ötekileştirilmiş nice hikâyeyi ulaştırır bize. Bu yanıyla yürüyüş sadece bir tema değil, politik bir söylem olarak da karşımıza çıkar.  Bizi sokaklara, seslere, kokulara, başka var oluşlara, kadın-oluşlara, yeryüzü-oluşlara, ötelenmiş haklara açar, onlarla dans ettirir. Tıpkı Ayhan Geçgin’in metinlerindeki, Uzun Yürüyüş’teki gibi, bir kabuk biçiminde sınırlandığımız gövdelerden çıkmak için gövdeyi yeryüzüne açmaya bir davettir yürüyüş. James Joyce’un Ulysses’inde, Virginia Woolf’un Mrs.Dalloway’indeSevgi Soysal’ın Tante Rosa’sında ve Yürümek romanındaki karakterlerin bize önerdikleri dönüştürücü eylemdir. Onlar zihinlerindeki düşünce ve anı yumaklarını, şimdi’nin geçmişe, geçmişin şimdiye çağrılmasını en çok yürüdükleri sırada görünür kılarlar. İçinde yaşadıkları çağlardaki bireysel ve toplumsal kırılmalara tanıklıklarını yürürken gerçekleştirirler. En güzelini yol ve yürüyüş öğretir der mesela Gülten Akın. Akın’ın bu deyişini doğrularcasına yürümek öğretiyor bana da. Yürürken mekânlar kendi istençleriyle kökleniyor içimde; çoğalıyorlar, çatallaşarak yeniden oluşuyorlar. Yaşamlarınadalet çağrılarının, direnişlerin arasından bir şehre süzülmenin ve bir şehrin, St. Louis’in, bütün iradesi ve arzusuyla bana yerleşmesine, bu yerleşmeyi teslim etmeme dair kısa bir denemedir bu yazı. Şehir bana yerleşirken Angelou’nun dizleri de yanımda, arkamda, sağımda, solumda nefes alıp veriyordu:

 

“Sözlerinizle bizi vurabilirsiniz/Gözlerinizle bizi kesebilirsiniz/Nefret dolu var oluşunuzla bizi öldürebilirsiniz/Lakin, hava gibi, yükseliriz biz hâlâ.”

 

Kaynakça

Angelou, MayaI Know Why the Caged Bird Sings. New York: Ballantine Books, 2009.

————. And Still I Rise. London: Little, Brown Book Group, 1986.

————. Kafesteki Kuş Neden Şakır, Bilirim. Çeviren Sinem Er, İstanbul: Everest Yayınları, 2014.

Benjamin, Walter. Pasajlar. Çeviren Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2016.

Deleuze, Gilles and Félix Guattari. A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia. Translated by Brian Massumi, Minneapolis: University of Minnesota Press, 1987.

————. Kafka, minör bir edebiyat için. Çeviren Özgür Uçkan ve Işık Ergüden, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2000.

Elkin, Laura. Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar Paris, New York, Tokyo, Viyana ve Londra. Çeviren Doğacan Dilcun Doğan, İstanbul: Nebula Kitap, 2018.

Fanon, Frantz. Siyah Deri Beyaz Maskeler. Çeviren Orçun Türkay, İstanbul: Metis Yayınları, 2020.

Gros, Frédéric. Yürümenin Felsefesi. Çev. Albina Ulutaşlı, İstanbul: Kolektif Kitap, 2008.

Murathan, Mungan. Hamamname. İstanbul: Metis Yayınları, 2020.

Solnit, Rebecca. Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi. Çev. Elvan Kıvılcım, İstanbul: Encore Yayınları, 2016.



[1] Dünyanın dördüncü uzun nehri olan Mississippi kıyısına 1764 Gilbert Antoine de St. Maxent, Pierre Laclède ve Auguste Chouteau adlı kürk tüccarları tarafından kurulan St. Louis, Yedi Yıl Savaşları süresince Fransa hakimiyetinde kalır. 1803’teki Louisiana satın alımı (Louisiana Purchase), başka deyişle Mississippi havzasının batısındaki toprakların Amerika Birleşik Devletleri tarafından Fransa’dan satın alınması, ile bölge Amerika’nın olur. Zamanında Batı’ya açılan kapı olarak adlandırılır. İlk kurulduğunda liman özelliğinden dolayı Amerika Birleşik önde gelen şehirleri arasındadır. Gateway Kemeri Mississippi nehrinin üzerindedir ve tam buranın yirmi dokuzkilometre kuzeyindeyse Kayalık Dağları’na doğru akan Missouri nehri vardır. Bu iki nehrin kesiştiği noktada St. Louis çoğunluğu siyahi nüfusuyla işçi hareketleri, siyahi işçi isyanları, sivil haklar hareketi, siyahi feminist özgürlük mücadelesi ve günümüzde siyahi yaşamlar değerlidir hareketlerinin en önemli merkezlerinden biri haline gelir.

[2] “Siyahi Yaşamlar Değerlidir” ilkin üç siyahi kadın, Alicia Garza, Patrisse Cullors ve Opal Tometi tarafından siyahilerin öldürülmesine itirazlarını dile getirmek için sosyal medya platformu ve bilhassa facebook hesaplarında kullanılmıştır. 2014 yılının temmuz ayında New York’ta Eric Garner’ın öldürülmesi, ardından Ferguson’da Michael Brown’un öldürülmesi bu hareketin yayılmasını ve adalet taleplerini hızlandırmıştır. “Siyahi Yaşamlar Değerlidir” hareketi 2014’ten bugüne değin artık sadece Amerika kıtasında değil dünyanın hemen hemen her yerinde giderek artan eşitsizlik ve adaletsizlik mücadelesi için sesini yükseltiyor ve Walter Scott, Freddie Gray, Meagan Hockaday, Philandro Castile, Grechario Mack, Kenneth Ross Jr., Isaiah Lewis ve George Floyd gibi siyahi isimler için adalet talebini yineliyor.

[3] Angelou’nun yaşamöyküsünün ardından yazdığı ciltleri şunları içerir: Benim Adımda Toplan (1974), Singin’ and Swingin’ ve Gettin’ Merry Like Christmas (1976), Bir Kadının Kalbi (bin dokuz yüz Seksen bir), Tanrı’nın Tüm Çocuklarının Seyahat Ayakkabılarına İhtiyacı Vardır(1986), Cennete Bir Şarkı Fırlattı (2002), Annem ve Ben (2013).

 

 

[4] Flanör (flâneur) figürü Walter Benjamin’in Pasajlar’ında çok önemli bir yere sahiptir. On dokuzuncu yüzyıl

başkenti Paris üzerinden bu alandaki çalışmalarına başlayan, daha sonra yapıtını Baudelaire üzerine kaleme aldığı incelemelerle geliştiren Benjamin, Pasajlar’da Paris pasajlardaki dükkânları ve pasajı seyreden, pasajlar boyu gezinen bir aylak tipin de görünürlüğünü imkânlı kılar. Benjamin pasajların gezinmeyi önemli kılan yönüne değinir. Charles Baudelaire aracılığıyla ele aldığı flanör, bu dünyada kendisini evinde hisseder, can sıkıntısına derman bulur ve sokak, flâneur’ün meskeni haline gelir. Flanörü elbette modernizm ile düşünmek ve bu figürü Benjamin’in de deyimiyle modern zamanın gezgini/dervişi olarak görmek gereklidir. Bu bağlamda flanör, yolda bir yere ulaşma amacı olmaksızın, sadece yolda olmayı, yolu duymayı, yolu bütün hazzıyla tecrübe etmeyi ve bu sürede kendi iç yolculuğuna kulak vermeyi önceler. Okuru George Sand, Virginia Woolf, Jean Rhys, Agnès Varda, Sophie Calle, Martha Gellhorn ve Joan Didion gibi “flanözlerin” ayak izlerini takip ederek yürümeye davet eden Lauren Elkin’in Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar Paris, New York, Tokyo, Viyana ve Londra adlı önemli eserini de buraya not düşmek aydınlatıcıdır.

 

Cin Ayşe 17, yerleşmek