6 Mayıs 2013

Etik ve Ben\Öteki: Robert Musil’in Niteliksiz Adam’ı 
Zeynep Talay
    

http://www.zeyneptalay.com/uploads/1/8/2/1/18216091/etik_ben_ve_teki_-_niteliksiz_adam_-_cin_ayse.pdf

3 Nisan 2013




MELİKE KOÇAK
Bir Karın ve Dil Ağrısı Yazısıdır Bu, Pınar Selek'e Göz Kırpan


            Kelimelerimi aklımın süzgecine dökeyim, eleyeyim dökülenlerden bu yazıyı kurayım istiyordum ve şöyle bir şeyi döndürüp duruyordum: Cumhuriyet'ten bugüne "makbul kadın"ın resmini çizmek, onun kim olduğunu anlamaya, anlatmaya çalışmak; sonra bunların dışında kalan kadınların nasıl etiketlendiğine, çirkin ördek yavrusu, cinli, cadı, öteki ilan edildiğine; bunun araçlarına ve içeriklerine bakmak; edebiyatın bu cinli kadınlarıyla sohbete dalmak, ardından canımız Pınar'a selam göndermek.  Niyetim, buydu.
            Orada burada otura kalka karalarken, Paris, üç Kürt kadının öldürülen bedenini kalbimizin orta yerine çengelledi 10 Ocak'ta. Çok kanadık. Bizden daha çok kanayanlara yaşlarımızı kattık. Acılar ağacımızın en tepesine çıkıp dünyaya göz attık. Şaştık kaldık. Ağaçtan düştük. Sakine Cansız, Fidan Doğan, Leyla Söylemez korkak ve kanlı ve kendine cellatlığı rol biçenlerin kötücül hesapları ve hasta akıllarınca öldürülmüştü. Bu, hakikatti.
            Oysa biz, birer birer sayıp yedincisine geldiğimiz şu sene, saymaktan iyice yorgun düşsek de, kaldırımda yatan bir canımıza her ocak ayında yanar dururduk. Biraz suçlu, biraz ezik. Ağacımızın tepesine çıkıp, karışacak toprak bulamadığından beton kaldırıma yayılmış kanda kaybolan gözlerimizi, tam karşımızdaki resimden bize bakan Hrant'ın gözlerinde bulmaya çalışırdık. Oğuz Atay'ın "Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin acaba?" sorusunu soran kaç kişi karşısında daha cevapsız kalacağımızı düşünür, geç kalmış cevaplarımızı keşkelere sarıp sarmalar gözümüzden akıtırdık. Hafiflemez daha da ağırlaşırdık. Her 19 Ocak, öfkeyle, nefretle, bilmemeyle kör akıllarca katledilen canımız Hrant'ımız için adalet ister dururduk.
            Ocak ayı dert ayı, der, geçmesini beklerdik. Lhasa de Sela dinlerdik. Geçmezdi. Geçmediği gibi acıları sökün sökün önümüze dökerdi. Yeni yıla sevinmek sizin neyinize, derdi! Biz Lhasa de Sela dinler, toprak kaplarda kahve içer, yazar çizer, dilimizden kahveye düşen kurtçukları parmağımızla temizler, yüzümüzü sabunlar, yastan yastıklara gömülür, kararsak da aklımızı kuş avuçlarımızda tutmaya çalışır; sokaklara, meydanlara isyanımızı, arayışımızı, inadımızı akıtırdık. Ta ki ağulara karışası devlet 34 canı Roboski'de paramparça edene kadar!
            O zaman işte, kuş kadar kalan avuçlarımız mıydı, aklımız mıydı; bilemedik. "Toprak gibi ikiye ayrıldığını gördüğüm(üz)de / yerin dibine geçmeyi diledi"k Birhan Keskin gibi. Olmadı. O şairdi, biz değildik. Acı ağacının köküne içimizdeki âh'ları kustuk. Didem Madak, onları kendi âh'ı bildi de topladı bize ev kurdu şiirden. Biz kalanları deliklerimize dizdik. Bir âh'ın şapkasına bindik, bulutlara kaçtık. Kaçtık sandık. Kimileri, off ne kadar kadınsı! dedi. Duymadık. Acı da yas da cinsiyetsiz, kimliksiz, dinsiz, dilsiz değil midir; demedik. Anlamazlardı; "erk-ek"lerdi!
            Hem bizim öyle bir acımız vardı ki on beş sene olmuştu dilimize kök salalı.
            Yaş aldık, boy attık, saçımıza ak düştü, alnımızda çizgiler, ellerimizde lekeler... İşlere girdik çıktık. İşlerden atıldık. Projeler başladı bitti başladı bitti. "Evlerin içi devir devir değişti / Evlerin dışı pencere, duvar." diyen Behçet Netacitigil'e sığındık. Evlere taşındık, evlerden kaçtık. Seviştik, sevişemedik.. Ayrıldık, birleştik.. Yalnızdık.. Âşık olduk, bazen olduk zannettik.. Davalara girdik çıktık.. İki, üç, beş olduk.. Eylemlerden eylem beğenemedik.. Sinemalar yıkıldı, tüneller açıldı, kitapçılar kapandı, her yer zincir zincir dükkân, herkes toplu toplu konut oldu.. Alışveriş merkezlerinde soluksuz kaldık.. El-ci-di ekranlardan medet umduk; daha net, daha büyük, parlak, açık gösterecekti! Öyküler yazdık, yırttık, attık.. Çok kızdık, çok ağladık, dil döktük, dilleri sevdik.. Tezleri bitirdik, tezlerden kovulduk.. Tezcanlıydık, sakinleştik, sakindik, ürkekleştik.. İşteşten edilgene döne döne yaşadık durduk. Çok savaş oldu.. Çok göç.. Çok kıyım.. Eskileri anar gibi yaptık; adını koyduk koyamadık. Ama hep bildik, bu topraklarda birileri çok cana kıymış ve hâlâ kıymakta. Bildik. Saklamadık. Söyledik.  Üç hali çok yaşadık: Su içtik, gaz kokladık; havamızı aldık. Mezarlar kazıldı, mezar olmayan topraklar kazıldı; çok kemik çıktı! Anneler çok ağladı. Çocukları kin bağladı! Çocukları sevemedik, onları hapise gönderdik, hapislerde koruyamadık, kıçlarında yaralar açıldı, kalpleri bizi affetmeyecekti. Bunu bildik. Çok evler basıldı. Çok yasaklar geldi. Kadınlar çok öldü, erkekler çok öldürdü.
            Bunlar bitmez. Burada duralım. (...)
            Velhasıl, eyledik eylemedik. Ama aklı bitli devlet o bitlerini yıkayamadı. Sarıya boyalı kasaba okullarının bahçelerindeki uzun çeşmeler kalmadı, kalsaydı... Okulların kadın ve erkek öğretmenleri -mutlaka kadın ve erkek- eczanelerden aldıkları bit ilaçlarını çocukların başına döker, soğuk suda yıkardı. Yıkasalardı... Bitler dökülür. Çocuklar yağlı ellerini yıkamamayı böylece öğrenirdi. Öğrenselerdi.. Bi daha belki bitlenmezlerdi. Aslında, belki değil; eminim! Böyle öğrendik hem. Kesinlikle öğretmenlerin yüzünden. Ya da belki çeşmesizlikten. Çocuklar yağlı ellerini kafalarına sürdükçe, saç diplerinde yer bulamayan bitler akıllara sızdı! Ağırlaştı ağırlaştı kafalar. Bit değiş tokuşu başladı; sonra gazete köşelerinde, manşetlerde, televizyonlarda. Tabii bir tutam kimlik, bir tutam dil, biraz din, cinsiyet... Önemliydi miktar! Ve teraziler bit tartmaktan adaleti tartamaz hale gelmiş olacak ki Pınar Selek'te hep takıldı o terazi.

            Ayarına bit kaçmış terazilerin inatçı, isyânkar kadını! Pınar Selek.
            Çok kitap yazdı. Türkiye toplumunun hangi araçları, nasıl kullanarak erkekleri erkek yaptığını erkeklerin dilinden anlattı. Sol muhalafete en can yakan meseleler üzerinden eleştiriler getirdi, "barışamadık" dedi.  Bize çok masallar fısıldadı bütün masal klişelerini ters yüz ettiği. Oyunların, hayallerin, masalların peşi sıra koşup durdu. Travestilere ve transseksüellere bu toplumda reva görülen şiddeti didikledi, aklımız kaçacak delik aradı kahrından. Bulamadı. Kaçarken hep Pınar'a yakalandı. İçinde çıktığı yolculuklarda, kimliklerde önyargılara kapan oldu kelimeleri. Çünkü o tuttu roman yazdı. İçimizdeki, şehrimizdeki şiddetin tam göbeğine bıraktı bedenimizi, aklımızı, kalbimizi. Çık, bakalım, dedi! Çık! İşte böyle hayat! Neyi anlatırsa anlatsın, kelimelere karalar bağlatmadı en kara meselelerde bile. Şu ülkenin kendisine biçtiği kapkaralığa rağmen.
            Sokaklardaydı. Atölyelerde. Şehirlerde. Kitaplarda. Aklın sisle, pusla, koyu, keskin nefretle, öfkeyle, düşmanlıkla örülü ilmiklerini kelimeleriyle açmaktı derdi. Sevmekti, umuttu, hayaldi, arzuydu, tutkuydu, isyandı, özgürlüktü.. Kocaman kalp, kocaman akıl, kocaman inat, göz, kulak, ağızdı... araçları... Zihinlerdeki, gözlerdeki, kulaklardaki düğümleri çözdürmekti dileği, çabası. Altına tozlar süpürülen örtüleri kaldırmak, bakın bu tozları süpürenler onlar, çünkü... demekti.
            Elbette yıkıcıydı. Kelimeleriyle yıkmak, herkesin ve toplumun kendisini şiddetten, nefretten, kinden, ezberlerden, kalıplardan, ahlâk dayatmalarından uzak yeniden inşa etmesinin yollarını aramak, bulmak, göstermekti derdi günü.  Fuzûlî, şair sözünün yalan olduğunu söylese de Cemal Süreya elbette haklıydı. Zira, "Yıkıcı bir aşk"tı onunkisi "tutku yükünü milletin ortasına yık"an, "ekmeği suyu günde üç öğün böl"en "bölücü bir aşk" ve elbette "hain," hepimizin evine "hırsız girer"ken "onunkine polis" girerdi. Hem "yasadışı bir aşk" hem "kökü dışarıda" hem de "en sıradan ezgilerden sevinçler devşir"en"soyguncu bir aşk"tı. Hele öylesine "işgalci bir aşk"tı ki "bu", "samanlık sevişenin diyor / başka bir şey demiyor"du.
             Biz, yıkımlarısevengiller olarak böylesi yıkımlardan yanayken, terazisi bitli akıllar ocak ayında dertlerden dert beğen sepetine elini daldırıp 29 Aralık, 19 Ocak dertlerine bu sene 10 Ocak'ı da ekledi. Dayanabildiğimizi, dertlerle beslendiğimizi düşünmüş, sınırlarımızı, eşiklerimizi merak etmiş olacak ki  25 Ocak'ta canımız Pınar'ımıza bizim ve onun hiç bilmediğimiz bir dilde pusula yazdı. Taş binanın önünde, yağmurlar bitleri temizlemeye yetişemedi, pusula elimizde kalakaldık. Pınar'la yan yana gel(e)meyecek bütün kıyıcı kelimeleri yan yana getirmekten usunmamış olmalılar ki kendilerine biçtikleri dikişleri söküleyazmış entarilerinin altına sakladıkları erklerini kaşıyıp, ucu yenmiş tırnaklarından irin damlayan parmaklarını hepimize bir daha bir daha salladılar. Oysa biz, hepimiz, o tırnaklardan akan irinleri kovalarla toplayıp üzerilerine boca etmiş, ortalığı tertemiz parlatmıştık.

            Gerçi Didem Madak söylememiş miydi; "Karnabahar kızartmıyordu asla / Başroldeki kadınlar". Pınar Selek de bu kurtlu coğrafyanın bitli terazisinin kurtlarını, bitlerini silkeleyip toprağı havalandıran başrol oyuncularından biri idi. Onların kurduğu beceriksiz ve beşinci sınıf senaryoların değil! Karnabahar kızartacak da değildi ya! Kurtları, bitleri ayıklayacak, toprağı havalandıracak, kelimeler devşirecek, yazacak, yıkacak, yazacaktı... Ağaçların rahatını kaçıracak, Melih Cevdet'e göz kırpacaktı.
            Sokağı yurt bilmiş çocuklar, travestiler, seks işçileri, öğrenciler, feministler, akademisyenler, gazeteciler,.. hiçbişeyler, herkesler.. ile binbir dilde ben aşkın da sevdanın da adaletin de insanın da allahını bilirim, diyecek ve kalbinin göz bebeğinden Didem Madak'ı kucaklayıp şöyle haykıracaktı: (...)


"Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız"

            Oyunlara, yazarlara, şehirlere, evlere, heykellere, şairlere, kadınlara, eylemlere, sokaklara... dair bıkmadan, usanmadan yazdığından olsa gerek; yazmak, sanki başka bir direnme biçimidir onun için. Yazmasa çıldıracak gibi olan Sait Faik'in denizinden içenlerdendir o da. Araştırmasa, sormasa, görmese, konuşmasa... Bir de galiba gülmese çıldıracaktır. Sözde can bulur, sözden can bulur gibidir.
            İçine Sevim Burak'ın iğneleri kaçmıştır da Pınar bu iğnelerle kendisini, evi, insanı, hayatı, toplumu, binbir meseleyi sürekli kazmıştır, kazmaktadır. "Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır? Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bu, bir kez bu zavallılıktan sıyrılmaya görsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazılır ya da kendi kendine kanıtlamak için. Çünkü insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalımı yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben dünyama egemen olabilmeyi edebiyatla öğrendim. " diyen Tezer Özlü haklıdır. İçine Sevim'in iğneleri, Didem'in sesi, Cemal'in yıkımı, Melih Cevdet'in ağacı, Birhan'ın cümleleri... ve daha niceleri... kendine  dünyanın karın ağrısı, toprağın çatlakları, tarihin yaraları, insanın can acısı, bedenin çizikleri kaçmış Pınar da -böyle herkes gibi -şiddetle, yalanla, iftirayla, hukuksuzlukla... kendisine egemen olmaya kalkışanlara on beş senedir tam da bu içine kaçmış binbir bilinir ve bilinmeyen'den aldığı güçle dayanır.
            Önümüze yığılan kat kat acı, kat kat derdin ortasında, Yolcunun Siyah Bavulu'ndaki gibi "ey allahım bir gidip bir geliyor aklım / şimdi nerdeydi şimdi nerdeydi" deriz; ama  Pınar dayandığı için biz de dayanırız. Dayanırken Lhasa de Sela dinler, ağlarız. Kahve içer ağlarız. Rakıda kaybolur ağlarız. Dilimiz kurtçuklardan, kafamız bitlerden arındıkça, yeşil elmaya tarçın döküp kıyısından kıyısından ısırdıkça, ezine peynirin gözeneklerine daldıkça... Bakar, tadar, dalar ağlarız. Ama kararmayız. Acılara güzellemeler yazmayız.
            Şehrin suyunun kıyısında, ayaklarımızı suya sarkıtıp parmak uçlarımızdan saç diplerimize serinleyip; inadımızın, isyanımızın şerbetini içip kaleme, sorulara, hayata, insana, adalete, hukuka takılan çelmeleri boşa çıkarmak için; Pınar'la birlikte ayaklarımızı suya sarkıtmak, küçük kara balıkların masallarını yazmak için ve Hrant için, Roboski için, Sakine, Fidan, Leyla için herbirimiz bildiğimiz dilde kendi yollarımızı kurup, başka yollarla kesiştirip mücadele ederiz.
            Bazen de akıl süzgecini duvara asıp kelimeleri karın ağrımızdan, ten yanığımızdan, dil yaramızdan döker döker, toparlarız.

cin ayşe 9, bahar 2013

17 Mart 2013

BICI FORBES. İşler





 GÖRÜNMEZ OL

a)     Gizlenerek
b)     Kendini belirleyici işaretlerden tecrit ederek
c)     Giderek
d)     Yerin içine batarak
e)     Bir başkası olarak
f)      Fiziki varlığının farkındalığından kurtulana kadar bir nesneye veya fikre yoğunlaşarak
g)     Fiziki varlığından herkesi uzaklaştırarak
h)     Varolmayı sona erdirerek

1966

YONCA YAPRAĞI OLAYI
Bütün bir öğleden sonrayı ana yoldaki yonca yaprağı kavşağında araba kullanarak geçir.

POSTA OLAYI, 1965

Su mektupları yolla.

GÖKYÜZÜ OLAYI
Huzurlu ve sessiz bir yeşil alanda sırt üstü yat; gökyüzünü takdir et.

METRO SERİSİ, 1966

  1. Bir metro duvarına veya afişine “iki numara” yaz.
  2. Bir metro peronunda plastik ambalajlar içinde dur – sabah iş kalabalığının en yoğun saatinde.


SU OLAYI

Suyu kirlet, toprağı sula.


Çeviren: Neslihan Zapcı Erdal

 cin ayşe sayı 9 kadınların fluxus'u dosyasından...


ölüler ve kutsal inekler üzerine kısa notlar şiiridir





                                                                          anita sezgener, namaste serisinden,  Nepal, 2012



ANİTA SEZGENER

ölüler ve kutsal inekler üzerine kısa notlar şiiri

varsayın ki öldünüz artık hiç yazamazsınız
sadece mırıldanarak ineklerin üzerinden güvercin uçuracak
yemleyecek birileri
külleri bir kentin yüksek yerinden bakakalacak var.
isminizi tersinden söyleyecek birileri ve kaldırımlar havada
kaybolursanız içinizde kutsal inekler. tikanızı ara sıra yoklayan
(ben çok ellerim yüzümü silerim öyle böyle
kovalar gibi bir sütü dağlara donakalırım)
nasıl sıradağ ama benim içim donuk gelir
muzlar pucalar kadife çiçekleri dışımızdan taşar
benim içim ölü yine diyemem

⌘

dal baht yemeden geçmez bu öğlen yiyelim
cezalı bu cam bu gözlük bu göz ne çok renk
beni bırakın beni
bir tibetli kaç günde varır  bu yere
bu çay bu masala bu dua tekerleği
yeniden doğsam  kendini kali bilen bir arkadaşım var
yeniden doğsam bu güneşi yesem içim cız yapsa
beni burada ölürsem ‘ana kucağı’ mı diyelim
bir şey olmaz horoz ısırmaz sarı sarıdır derim
kumariler artık okula gidince yanımızdan geçerler
hardal yağı yılan otu ölmeyelim çeşmede hala su akar
varsayın ki öldünüz ve artık duman yok ateş yok kül yok.
bir görünmezlikse bu kaosun biri ve salyangozun birliği
buda’nın gözleri inanın hepinizi görür alnınız yıldızlı enseniz
taç yaprağı en önce söz vardı unutur muyuz om mani padme hum
ve anamızdan emdiğimiz süt emekleyen vardık
maymunların sizinle aynı düşünmediği anlar olabilir
zihin çakması ama rahiplerin bordosu güzel uyku getirir
içinizdeki siyah dumanı nefesle dışarı atınca şıngırdar rupiler
ganesh engelleri kaldırınca bir parçası olmalık her şeyin
bi dağdan tepeden önemli olmamayı belki yeniden doğarız
bi fare gibi gülümser bu koca takozları içimizden atarız.

       ⌘

bu filler büyür anne içimizin büyüdüğü gibi
tanrıçalar kaç seneler uyur memeleriyle
emziremeyen hayvanlar biraz olsun şaşkındır
sesimi yükseltirsem bana gülün hem bu yeşiller morlar simler
(dağların izni yoksa öyle başını alıp gidemezsin yükseğe)
buralar yorulmuyor duman belki kan sıvı ya da kemik
bagmati’ye bakınca içimiz tapınak ve tükürülünce yere
bir kırmızı iki kırmızı üç kırmızı arınması buranın
(kendine not: tikaları süründük korunursun artık
sana yeşil cam boncuklar söz yaranı sarıcam sarmaldan
çıktın döndün dokuz etti stupanın çevresini
hep dönenlerle sabaha karşı
karma temizliği için ve ağlamak buralarda ayıpken)

⌘


(haksızlığa not: sana taa Nepal’den soruyorum: sen mükemmel misin yoksa?
O zaman yazık! Gel Pashupatinath’ta duello edelim güzel kadınlar sürmeli
olur sonra tamam özürünü kabul ediyorum gangjong otel’e gelirsen
lobide seninle el sıkışabiliriz sonra da patan müzesine gideriz ki
pek uzun boylu olur bence sadece el sıkışalım
şimdilik!)


            ⌘


burada kristal kayalar var onlar ağlatıyor
bak da nasıl yıkatıyorlar kendilerini soğuk suya
ağlama hem yağla yakılır bütün kandiller fitil lazım
kukri içelim az da başımız dönsün
ne çok başlı tanrılara şaşıp kalalım çok kollarına
inan her şeyin bir anlamı var
çok yaşayabilene bir avuç gıpta
geçince salıncaklar pencereden
silinir. hem bulut ol ne var katı olmayı bunca istemek.

            ⌘

kriket oynayan çocuklar sarı bir toz
kaplıyken durbalar sahte sadular ellerini açmış bekler
hintli kadınları ayırt ediyorsun
tibetliler ayrı onlar çok çekmişler gelirken

            ⌘

senin kaos dediğin her şeyin olması gerektiği
ve ölüler hemencecik yakılıyor ne çok odun
biz ölümden çok ürkeriz öğretmişler
sabahlar unutmak için tebeşirler yazmak
biz korkunun sadece korkmak olduğunu
öğretmişler.
beni meditayon yapayım Lama
az yaşayayım ölmeye daha var olsun.

                                    ⌘


Miriam’a not: Hey Miriam ben seni bilirsem ormandan geri kaçırsam
orada sana bir gazel bakmış görsen bana anlatsan
sonra konu kutsal ineklere gelse bu sefer de ben desem
en güzel dilekler en karanlık düşüncelerden sonraymış
hem her yer her yerden önceymiş desem
hiç tanıdık olmayan tanıdıktır seni kulağına fısıldamak için
ama daha olmadan sen kafanı kaldırsan
atomlarım dağılır Miriam
bir uyku cümlesi  tüm açık avlulara Himalaya tuzu
diye bir şey var yararlı.

⌘
                       
ey nilüfer çiçeğinin mücevheri diyerek
şimdi seni daha mutlu görmek bir batı mutsuzluğundan
bir vapur yolculuğu gibi rüyada yanımızda ceylan gözlüler
gülümsemek bir tür mandalina maymunların elinden yiyince
tespihler 108 taneli şefkat tanrısının mantrası ey
bana dedim ya ölmedim
kora’sını yapanlarla 1,3,5,7

    ⌘

gath’ların uzağında  durmuş bakarken  bir kaygının dumanıdır
merdivenlerden suya indirilen anonim peki maymunlar hiç ölmez mi
ağlamayasa ki ruhu rahatça gitsin ardı arkası pek imgelemdir şimdi
biz taşlardan da uzak duramayız dört elementi bırak içinden geçsin.

                                          ⌘

yaklara in desen inmez onlar yukarda yaşarlar
anneannelerin yanı rüyada en güvenli yerdir, başın
asla çarpmaz. hele  bir de yumuşaksa çim
biraz yak sütü sana yeminle diyorum
kim küserse küssün bu dağlar küsmez rahat uyu!

   ⌘
    

cin ayşe 9, mart 2013