19 Kasım 2025

ASUMAN SUSAM/ ANİTA SEZGENER: CİN AYŞE SÖYLEŞİLERİ 2: Asuman Susam ile “Kalbi Hızlandıran Şeyler” üzerine





Anita Sezgener: Kitabında duyguların, duygulanımların dilinden sesleniyorsun bize. Çok etkilenerek, tesirlenerek okudum. “soğuk gürültü”yle açılıyor kitap. Bir gürültünün soğuk olması büyük bir savaş izleğini kuşatıyor gibi geldi bana. Bu izlekten gidersek neler söylemek istersin? Senden açılan dünyayı kavrayan ve tekrar sana dönen bir soğuk ip sanki ama seni de yeryüzünü de boğmasına izin vermiyorsun gibi bir adalet duygusu işliyor derinde.

Peki esneyemeyen beden ne yapar? Esnemeyen bir bedene ne olur diye sorarak başlamak istiyorum.

 

Asuman Susam: Öncelikle çok teşekkür ediyorum. “tesir”, duygudan damıtılan şeylerin bedeni kat edip ondan içe dolanların etkisini ne başka ve güzel anlatıyor.  Doğru hissetmişsin. Bu şiirde birbirine dolanık iki anlatı hattı var: Biz gittikten sonra kalanlar, anlattıklarımız, kayıt altına aldıklarımız. Büyük anlatı olan, kesintisiz ve süreç içinde kılık da değiştirse şiddetinin etkisini artırarak sürdüren savaşın tarihi. Bir de canlılığımızın deneyimlerinden biriktirdiğimiz hikayelerimiz var bizim. Belleğimiz. "soğuk gürültü”yle işaret ettiğim, yeryüzünde diğer canlılıklarla ortaklaştığımız hayattan bizi koparan, bize unutturulan her şey. Bu şiirler pandemi sürecinin boğuntusundan, savaşlardan fışkıran bir ölüm tetiklenmesinin içinden çıktılar. Hepimiz içerideyken uzun bir süre duyduğumuz bildik, dayatılan dünyanın uğultusuydu. Sessizliğin açıklığı sonradan geldi. Kimilerimize belki hiç gelmedi. Soğuktu, katı bir maddeye dönüşecek kadar hem de ve umutvar bir kuşatıcılığı yoktu. Sessizlikten sonra yavaşlık geldi. Yavaşlık hatırlatır. Unuttuklarımızı geri çağırmak için bir olanak o. Hafıza canlandıkça hikâyeler geri gelir. Soğukluğu çözen şeyler. O yavaşlıktan çıkıp gelenler kalbi hızlandıran şeyler. Tarihin söylettirdiği “savaş sona ermedi/ korku devam etti”yse de siste yanan ateşe inananlar kavmi, teslim olmayacak o gürültüye.

 

 “soğuk gürültü” hatıranın, travmanın ve bastırılmış felaketlerin tarihinin yankılarını da taşıyor. Zamanın düz değil, dairesel ve kesintili aktığı bir şiirsel evrende. Şiirde geçen “ben anlatacak, sen dinleyecek, o anımsayacak” epigrafı, tanıklığın katmanlı ve çoğul yapısını tarif etsin istedim. Bellek aktarım yoluyla çoğalıyor, bozuluyor, yeniden kuruluyor. Buradan, şimdiden geriye doğru bakalım istedim, elbette gelecek için.

 

Şiir, sessiz tanıklıkların, bastırılmış hafızaların ve geleceğe devredilmiş utançların dile gelme biçimi olabilir mi? Bu soruyu önemsiyorum. Kişiselin politikle, bedenin şiddetle, hafızanın hepsiyle karşılaştığı/çarpıştığı bir şiirsel uzamda. Kaderci bir teslimiyetten kurtulmak  felaketin, zulmün tekrarını, tarihsel şiddetin sürekliliğini görürsek, duyabilirsek durdurulabilir sanki. 

 

İnsanın yalnızca tanıklık değil, direnme, hayatta kalma biçimleri de üretmek sorumluluğu. Yaralanabilirliğin bir itiraz, dayanışma ve direnme alanına dönüşmesi. Şiir bunu görünürleştirmeye, duyulur kılmaya yarıyor bence. Umut, senin dediğin o ipi bırakmama bu hisse dair. Bir kapanış olmaktan çok yeni bir açılışı duyursun isterim hep şiir.

 

“Esnemeyen bir bedene ne olur?” Bu soru, yalnızca bir fiziksel katılık halini değil, aynı zamanda etik, politik ve ontolojik bir kapanmayı da ima ediyor değil mi? Bedene dair imgeler bende hem bedensel hem varoluşsal bir geçirgenliği sorgulamak için galiba. Esnemezsek acıyla, acıdan katılaşırız korkarım. “esnemeyen beden, ceza sömürgesi”diyorum ya  yalnızca bastırılmış arzuların değil, aynı zamanda tarihin, şiddetin ve otoritenin beden üzerindeki mutlak kontrolüne tanıklığımızı da düşünelim istiyorum. Bedenle taşıdığımız varlığımız silinmeye yüz tutmuşsa; bir disiplin ve bastırma mekanizmasına hizmet ediyorsa beden susar, katılaşır, kendi sesini kaybeder. Esneme benim için dönüşmenin, eklemlenmenin, başkalıkla bağ kurmanın potansiyeli. Esnemeyen ötekine bağlanamaz, ilişkisiz bir katılık ve kapanmadır bu. Şiir buraları çatlatır. Ben bu çatlakların peşindeyim sanırım. Şiirle bir başkasına, ötekine doğru bir açılma.

 

 

A.S: “Dünya inancı”nı ihtimam ile birlikte düşündüğünde neler geliyor aklına?

 

A.Susam: İhtimam kavramı benim için etik olduğu kadar politik de bir kavrayış. Doğrudan öteki ile, bir sen ile olan ilişkimizden kolektif olana doğru yayılan. Hem bir sorumluluk hem bir direniş hattının kavramsal karşılığı. Şiir bir yaraya bakma biçimi çoğu zaman benim için. İçinde “temsili mümkün olmayanı temsil etme arzusu” olarak çatlaklarımdan sızandan, eksikliğimden ses buluyor. Temsil edilemeyenlerin eşiğinde duran bir söz olarak.

Duygularımız, bedenlerimiz, günlük ritmimiz bile denetlenmekteyken şiir bir “ters akış” yaratır ya ortak hislerimizin mecrası olarak bence ihtimam orada kurulan bir şey. Kaba bir çatışma alanının uzağında, şefkatle direnmenin yeri. İhtimamı ben hem şairin kendine, hem sözüne, hem de başkasının yaşamına gösterdiği bir sadakat-bağlılık, şiiri de “dünyayı onarmak için bir olasılık” olarak görüyorum. İhtimamın dilde başladığına inanıyorum. 

  

Dünyaya bakmak değil, onunla temas olarak şiir. Kutsal bir halenin içinden değil, çekildiği sınırların, tereddütlerin, yanılma paylarının içinden bir temas. Sözün kendini dayatması olarak değil, dünyanın sessizliğine, suskunluklara kulak vererek. Başka bir etik, bedenleşme, zamansallık olarak.

 

A.S:Antik Yunan’dan gelirsek, “parrhesiastes” metaforu ki şiirin de başlığı gerçeğin korkusuzca içtenlikle ifade edildiği bu günlerde nasıl yerini bulmuş, bir kehanet gibi, tüm risklere, tehlikelere rağmen söyleyen.

 

A.Susam: Parrhesia (doğruyu söyleme cesareti) kavramını yalnızca felsefi değil; etik, poetik ve politik bir yer olarak çok önemsiyorum. Michel Foucault’nun derinlemesine tartıştığı “parrhesiastes”i, yani gerçeği konuşma cesaretini göstereni, hem bir şair personasına hem de yaralı, suskunlaştırılmış, bastırılmış her bedenin sesi olabilecek bir tanıklığın öznesine dönüştürebilir miyim, bunu denemekti çabam.

 

“Canımız kimdir: bir kendimiz yek diğerimiz” seslemesiyle yalnızca bireyin kendiyle ilişkisini değil, canı ortaklaştıran, birleştiren, kırılgan ama kolektif bir varlık alanını düşünelim istedim. 

 

Hem hafıza anlatılarının “büyük söylemler”e karşı konumunu, hem duygulardan açılanları, hem yanıtsız bırakılmış adalet talebini aynı anda yankılayan bir sesleniş olabilir mi? "boşluktur, aramız dille dolar" diyorum ya boşluk konuşulmayanın, susturulanın içinden geçen dil ile şiddetin içinden doğan sözle dolacaktır.  Gerçeği tüm riskleri göze alarak söyleyen kişinin dediklerinin şiirde bir kehanet gibi yankılandığını duyman ve söylemen çok değerli. Foucault’nun doğruyu söyleme cesareti (parrhesia) üzerine yaptığı analizlerde, parrhesiastes yalnızca bir hakikat sözcüsü değil, aynı zamanda kendi yaşamını ortaya koyarak konuşan, bedeniyle de sorumluluk üstlenen etik bir özne. Bu öznelik hem tanıklık sorumluluğuyla hem de kamusal bir konuşma biçimi olarak yeniden şiirde kurulabilir miydi temel sorum. Sadece sesini yükselteni değil, aynı zamanda aşağıdan — yeraltından, bastırılmış olandan — konuşanı işaret ederken o seslerin hafızasına da yollamak istedim okuyanı. 

 

Yalnızca hakikati söyleyen olarak değil, onun bedensel ağırlığını taşıyan, sesiyle yırtığı, yarığı, krizi ifşa eden kişi olarak düşledim parrhesiastes’i. Geçmişin tortularıyla bugünü söylemek değil yalnızca gelecek olasılıklarına da baktıran bir cesaret olarak. Bedenin, sesin ve sessizliğin birlikte taşıdığı bir hakikât elçisi.

 

Kassandra, tanıklığın trajik öznesi olarak önemliydi benim için: Duyduğu hakikati dillendiren ama duyulmayan kişi. Bir kadın sesinden yükselen hakikatin susturulması ya da  duyul(a)maması. Sözü geçersiz kılınan bir hakikat taşıyıcısıdır o. Onun duyulmazlığı da bilinçdışımı belli ki çok etkilemiş ikinci girişi şiirime. Hem bireysel hem kolektif kadın hafızasının susturulmuşluğunu söyler. Rağmen kehanetlerini söylemeye devam eder Kasandra. İçerinin çığlığı, dışarının bastırdığı.

  

Parrhesiastes ve Kassandra birbirini yankılayan iki tanıklık biçimi oldular sanki.  

Biri sözü yüksek sesle, risk alarak söyleyen; diğeri ise sezgiyle gelen hakikati, duyulmazlıkla örülü bir mekânda meydan okuyarak taşıyan. O sesin duyulması meselesi devam eden bir kriz değil mi hâlâ dünya için. 

 

 “parrhesiastes” benim için yalnızca bireysel bir cesaret ya da sezgisel bilgeliğin imgesi değildi elbette; aynı zamanda içinde olduğumuz şiddet rejimlerinin, suskunluk zorunluluğunun ve duygulanımsal baskının şiirden bir kaydını tutma meselesiydi de. Krizlerle yüzleşmek hem zorunluluk hem de kırılganlığa açık bir yük olduğunda şiir çatlaklarda titreşen sese dönüşsün isteğim: duyulması istenmeyen ses, hatırlanması bastırılmış acı, söylenmesi tehlikeli hakikat. Şiir bunları yüklenebilir. 

 

A.S: Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine” makalesinde Klee’nin “Angelus Novus” tablosundan bahseder, bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir melek tasvir edilmektedir tabloda, gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Onu tarih meleğine benzetir Benjamin, yüzü geçmişe çevrilmiş. O geçmişte tek bir felaket görür, yıkıntıları üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Oysa melek kırık parçaları birleştirmek için biraz daha kalmak isterdi, ancak Cennet’ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını şiddetle yakalayınca kanatlarını kapayamaz olmuştu. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır. (s.43, son bakışta aşk) U dönüşü şiirindeki melek Benjamin’in meleği. Sen sanki bu tarih meleğine u dönüşü yaptırıyorsun gibime geldi, şu harika dizelerle: “onlar sömürgeleştirirken zamanı/dünya tortulaşır/bir yıldız yırtarak aşar atmosferi/ bunların hepsini seyredebilirsin”, can havliyle sanki meleğin bir postmodernist okuması gibi geldi bana.

 

A.Susam: Öncelikle bu duyuş ve değerli-derin tespitin için çok teşekkür ederim. Yazdığımızı değerli kılan ve yazma hevesimizi diri tutan ihtimamlardan bu da.

Tarihsel ilerleme mitiyle hesaplaşan, sömürgeleştirilmiş zamanın tortularında başka bir  zaman arama hali hem de can havliyle. Felaketten sonra, felaketin içinden, zamanın sınır çizgilerinden başka türden bir zamansallık kurma çağrısı. Başarabilir miyiz?.. Şiir, zamanın sınırına gelir ve orada bir U dönüşü yapar: hem tarihsel, hem varoluşsal, hem de poetik bir manevra olarak onu düşünelim. “Melek”i yalnızca geçmişin yıkıntılarına değil, yeniden tahayyül edilen geleceklere de tanık kılmak. Bu olabilir mi?

Modern tarihin süreklilik ve ilerleme mitiyle birlikte hayatımızı sömürgeleştiren araçları değil mi ölçülebilirlik, ilerlemecilik, homojenlik. Yaşamları, deneyimleri çekmecelere tıkıştırmak. Şiirle bu homojenleştirilmiş zaman anlayışına karşı bir direniş alanı açabilir miyiz? Zaman tortulaşır, yırtılır, eksilir, içe doğru katlanırken. Kapitalist modernite, o büyük kapan, sadece toprakları değil, aynı zamanda hafızayı, geleceği ve şimdi algısını da sinsice rıza üretimleriyle sömürgeleştirirken U Dönüşü buna dair için bir itirazı benim için. Tarihi ilerleyen bir anlatı olmaktan kurtardığımızda kayıplar, eksiklikler çatlaklarla dolu bir deneyime dönüşür. Yaşam da bir açıklığa…

 

 

A.S: “insicamsız” şiirin sağlamcılık teorisine tam bir başkaldırı. Bradiotti’nin de reddettiği altın oranı sen de lanetliyorsun burada. Bedenlerimizi esnetmeyi bize yasaklamışlar mı diye düşünmeden edemedim. Bir bedenin utancı, bir bedenin unutuluşu nedir sence?

 

A.Susam: Zaman gibi beden de sistemin bireyi sömürgeleştirme alanlarından. Sağlamcılığın bizi getirdiği yer örtük-açık bir faşizm olabilir ancak. Estetiğin tarihi bedenin de tarihi ve Batı kaynaklı.  Orantılı/mükemmel beden anlatısı bir ideolojidir de neredeyse. O anlatının dışında kalan bedenler görünülmezleştirilir. Eksiklikleri ya da fazlalıklarından. Beden bizim varlığımızın evidir ve tepeden tırnağa tıbbın da normatif bakışını taşır. Normalleştirilen, uyumlanan, disipline edilen bir şeydir. Belirlenen ritimlerle çemberin içinde tutulur; ama beden varlığın duygulanım yeri olarak dışarıya doğru hep bir taşmayı, taşkınlığı da içinde barındırır.  

 

Kusurlu olan, norm dışı olan, eksik ya da fazla olan… ben kusursuz bedenlerin yerine bu tür bedenlere şiirle baktırmak istedim. Norm dışı olanları şiirin dünyasına taşıyarak. 

Şiir bize karşılaşmalar için alan açar bedenin, travmanın dili, kırılmanın kaydı, hafızayla taşınan toksiklikler; bedenin tarihsel, biyopolitik olarak parçalanmasının üzerindeki tahakkümü tartışmak için. İçeriden dışarıya doğru yeni bir bedenlenme için. 

            

O kadar uzun yüzyıllar aklın egemenliğinde beden uyutulmuş ve unutulmuş ki… Aynı zamanda tiksinileceklerin, utanılacakların yeri olarak da örtülüp kapatılmış kültürel olarak. Bedenin sarkması, aşırı kilo ile genişlemesi, sakatlanması, regl olması, yaşlanması, taşkın arzu taşıması, duygulanması... beden bunlarla ilgili utançla çerçevelenmiş. Mükemmellik bir iktidar fantazisidir.Bu nedenle ben, bedeni utanılan, dışlanan değil; açılan, çoğalan, eklentilerle yeniden kurulan bir varlık olarak düşünmeye açıldım burada. 

İhtimam dille başlar demiştim, bedenle de süren bir şey. Bizi katılaşmaya, kapanmaya, yalnızlaşmaya iten, kendi varlığından başkaya tahammül göstermeye izin vermeyen sistem içinde bedene ihtimam da canlılığa, devamlılığa, yeşermeye açılmaktır. Yavaşlıkla. Kusur sevgisiyle.

 

A.S: Şiirde “aşırılık” için ne düşünüyorsun. Baskılanmış, bastırılmış her yanımız, 

her   fikrimiz, her öbeğimiz. Bizim bu dünyada “aşırı” olmamız ne anlamdadır, bize neleri getirir? 

              “kök hücre olsun aşılansın bana sen

  bu aşırılıksa aşırılık!”

 

A.Susam: Aşırılık bir fazlalık-gereksizlik olarak dışarı atılandır. Düzensizlik ve kontrolden çıkma riski barındırır. Duygudaki, bedendeki, dildeki aşırılık… kaosa, norm dışılığa, anomaliye, tuhaflığa, yadırgıya çıkarır bizi insan-merkezli bir disiplinle düşündüğümüzde. Ben bunu yıkalım derdiyle seslenen biriyim; dolayısıyla aşırılık bende burada negatif anlamlar barındırmaz, tam tersi bir meydan okumaya, alan işgaline taşır öznesini. Çünkü o, sağlamcılığa, efendinin sınırlarında bir sömürgeleşmeye karşıdır. Dilde örneğin kulağın alıştırıldığı insicamlı ses dizgesine karşıdır. Bir varkalma stratejisidir bir yanıyla. Sınır aşımıdır, silinmesidir. Bastırılanın, ötelenenin hakkını arama halidir, Butlerca söylemek gerekirse efendiye ve efendiliğe bela olmak demektir. Belletildiği gibi bir patoloji, anomali değil direnme biçimidir. Bir hayatta kalma var kalma dilidir.

 

A.S: Şiirlere sinen bir insan yorgunluğu, insanın dünya için de yorgunluk olduğu duygusu geçiyor bana. Bir şiirinde de “toksik keder” diyorsun. Biz kendi kederimizle baş edebilmenin yollarını buluyoruz da, dışarıdan gelen toksikitelere karşı da koruyor mu bizi şiir sence? İhtimam, özen her bireyin başarabildiği bir şey değil çünkü.

             “ışığa çıksın o

toksik kederinden kendini kurtarsın.”

 

A.Susam: Işık, var oluşun, karanlıktan kopmanın, hareket edebilmenin ilk koşulu. Kemik İnadı’nda bunu demiştim. Bedeni ve duyguları yoran bir dünyadayız. Kederden bitap düştüğümüz bir yere dönüştü çoktandır ve neşe kayboldu. Hayret ve merak kayboldu. Tek başımıza öğrendiğimiz ve baş ettiğimiz şey de bana kalırsa artık yetmiyor hiçbirimize. Neşeyi, dünya inancını, umudu geri çağırmak gerek. Bu kederi iliğime dek duyduğum için bu kitap şefkatle, ihtimam kavramıyla çok dolanık bir yapıt oldu.

Şiir kimseye doğrudan ne bir korugan, ne bir şifa yeri olmaz kanımca; ama bunlara doğru bir duyuş ve bakış kazandırır. Böyle bir şiir fikrinin bir şeyleri başka gösterme gücü olduğuna inanıyorum.

Dışarıyla yüklü, oradan gelen bir “toksik keder”, değersizlik hissi, ideolojik baskı, zorbalık, duygulanım stratejileri ile üzerimize boca edilen manipülatif tavırlarla kuşatmış durumda bizi. Tam bir yıkım psikolojisi. Şiir burada bir terapi aracına dönüşmez bence bir zırh da olmaz kimseye. Ama kırılganlıklarımızı, incinebilirliklerimizi tanımlamamıza, duymamıza olanak verir. Başkasının kederi ile temas etmenin, dil kurmanın yollarını açabilir. Toksik kitleden ayrışmamızı sağlayabilir. Arıtma gücü yoktur ama gösterme gücü her zaman vardır. İçeri alınanı dışarı atmanın, görünür ve taşınabilir kılmanın yollarını sunar bence.

 

A.S: Bir bedenin olmaklığını nasıl konuşabiliriz dünyanın yalnızlığı ile beraber?

 

A.Susam:Bir bedenin olmaklığı, bedeni duygudan koparıp, yanlızlaştırıp kaskatı nesneleştirmeye karşı duygu ve deneyimle bedenlenmiş bir varoluşa çıkarır bizi. Beden daha önce de dediğim gibi varlığa ev, geçit, eşik pek çok şey olur. Dünya ve şeylerle aramızdaki anlam köprüsü onunla kurulur. Varlığın dünyaya tutulması ve tutunması onunla olur. Dünyanın tenine dokunmak, ancak onunla mümkün. Duygulanımlar gibi duyumlara açar. Bu bizi dünyaya, yeryüzüne ihtimamın sapaklarına da çıkarır. Dünyanın yalnızlığına, kederine ve yorgunluğuna ancak böyle dokunabiliriz bir bedenle. 

 

A.S: “kim daha hızlı ayrılacak iliğinden?” bir boy ölçüşme kısan, kırpan, görünmez kılan, kırpanla.

müzakerecilerin kurduğu sisteme bir başkaldırı olarak okuyorum “eksik ezber” şiirini. Şiirin tüm hükmedicilere başkaldırısı olarak. Bu tertemiz isyan seni de güçlü kıldı mı?

 

A.Susam: Yazmak, tüm karşılaşmaları şiirleştirmek insanın önce kendine tekrar tekrar varmasıyla ilgili. Sonra dünya ve Dünya ile, şeylerle arasında kurulan bağ ile. Dediğin gibi oldu tertemiz bir isyan. Dünya ve kendimle ilgili yorgunlukları attığım, yavaşladığım, sakinleştiğim, deri değiştirdiğim, yeni bir ses ve ritim bulduğum, bedenlenmenin anlamlarını yeniden kavradığım, duygu ve duygulanımlara yalnızca kendim için değil yakın ve uzak öteki için de baktığım, anlamaya, kavramaya çalıştığım bir süreç dökümü. Yazarak yapmak, bedenle yazmak…neymiş başka türlü öğrendiğim.

 

A.S: kıyamET şiirinde “dünyanın sonu için son sözcük ne?” diyorsun. Bir kehanet şiiri. Şiir bizi çok geçmişe, çok geleceğe mi fırlatır diye sormuştum kendime geçen. Şairler hep biraz daha ileriyi görür’e inanıyorum ben, sen ne dersin? “korkak olmadan önce neydi insan?”

 

A.Susam: kıyamET’i bir dünyanın sonu anlatısı olarak kurdum; ama içinde dünyayı yeniden başlatma arzusu da olan. Etik, ekolojik bir çöküş olarak insanı şimdisinden okurken geçmişinden anlamaya geleceğine uzanmaya da çalıştım. Antik dönemlerin duyuşuna kadar bizi geri döndüren hem kıyamet sonrası bakışı içeren bir şiir. “Korkak olmadan önce neydi insan?”, bu soru aslında modern insanın etik çözülüşüne karşı bir kazı, bir hatırlama daveti. Kurtuluşçuluğa yaslanmasa da teolojik sorular da barındırır; ama hepsi etiğin ve politiğin alanına açılmak için. Kutsalın bir yıkım aracına dönüştürülmesine, buradan tüm dışlanmışlara, tarih dışına kovulmuşlara bakalım istedim. Bu hatırlayışın bizi yeni bir yeryüzü evi yapmaya götürebilecek imkanları taşıdığına inanıyorum çünkü.

          

Bu yıkımdan, kıyametten sonra kimler kalacaktır geriye? Bence kırılganlar, dışarıda bırakılanlar, yok sayılanlar. Bir çoğulluk olarak.

Hem başlangıca hem sona, hem ilksel olanın yankısına hem henüz gelmemişin titreşimine açık. Çoktan unutulan henüz dile gelmemiş olan geriliminde.

Şair, kehanetle tanıklık arasında ara bölgede olan, sözü eşikten duyulan. Şairler de Benjamin’in tarih meleği gibi geriye bakarak geleceğe sürüklenenlerdir bir bakıma.

Geçmişin yıkıntılarından geleceğin ihtimallerine doğru.

 

A.S: “çocukluktur” şiirinde “dünyayı onarmak için bir olasılık” diyorsun. Benim de çok yakın hissettiğim bir tema bu. Bunu bir çocuğun yapabileceği fikri “dünyanın karşısına dikilir çocuk”la bize çokça geçiyor. Ölen, öldürülen her çocuk bu olasılığı azaltıyor değil mi?  

Çocuğun kendini korumak için bir “cephanelik”e ihtiyaç duyduğu bir dünyada biz ancak onları anarak mı “dünyayı onarmak”tan bahsedebiliriz sence?

 

A.Susam: Çocuk ve çocukluk da benim için ilksel olana gidiş demek. En saf, en doğrudan, en yaban. Onun cephaneliği doğadan ve doğaya ait her şey. Bize şimdide yapılan savaşların tam tersi bir şey söylemek için var ondaki kabuklar, taşlar, kemikler, kuru yapraklar, dallar. Bir varolma biçimi olarak duyup söylediğim o. Zaman dışılığın içinde ne tarih ne hatıra; başka bir yaşam ve bilme biçiminin varlığı, müthiş bir meydan okuyuş. Dil öncesi, rüya içi. Sürekli geri çağrılan ama asla dönülemeyen. Halesini kaybetmiş dünyada o haleyi henüz görebilen. Onun eylemesi şefkatli bir onarmadır tüm iktidarlardan azadedir çünkü.

 

 

A.S: Bedenle bir konuşma da süregidiyor, içsel bir monolog. Yabancılık, yabanlık, yersizlik düşüncesine eşlik. Boşluk’u konuşmak isterim, boşluğa nasıl baktığını şiirde?

 

A.Susam: Boşluk bende hem bir eksilmenin, yokluğun alanını işaret ediyor hem de harekete açılmanın yeri olarak bir eşiğin olanaklarını hatırlatıyor. Boşluklar olmasa esneyemeyiz. Henüz dile gelmemişin mayalandığı alan olarak sessizlikle birlikte düşündüğüm bir şey. Bir şeyin henüz olmadan hemen önceki yeri gibi sanki o. Söylenemezin, görünemezin sesleri, görüntüleriyle de dolmaya açık. Sessizlik nasıl sesin/dilin kaynağıysa aslında boşluk da varlığın olma yeri gibi geliyor. Mutlak ve kesin olan doluluktan kaçıp yokluğun çevresini dolaşmak için boşluk; başka için, tanıklık için, açılma için… Geçmiş ile gelecek, içeride olanla dışarıda kalan, olmuş olanla olamayan arasındadır ve biraradalığı, geçişliliği de sağlayandır o.  Bir de tabii senin de temas ettiğin yabanlık, yersizlik, sürgünlük var, ruh göçmenliği; boşluğun hem topografik hem duygulanımsal katmanlarına çıkarır bizi.

 

A.S: “arkasını dönünce” bir ihtimam şiiri, aynı zamanda da kehanet. “başıboş bir dünya sonu”. Bedenin esnediği açıldığı bir anda tekrar kapanma korkusu, yabandan gelen haykırış,  dünyanın kaybedilmesi kaygısı ve oradan ihtimamla çıkış, ve özellikle kendine ihtimamla.

“ihtimamın önce kendi üzerine olsun.”  Tek bir kavrama sığdırmak çok zor elbet ama bir “ihtimam” kitabı da der miydin “kalbi hızlandıran şeyler için”?

 

A.Susam: Kesinlikle derim. Kolektif ve bireysel bir yastan çıkış kitabı da derim ona. Pandeminin, anne kaybımın, can yakıcı savaşlara tanıklık ettiğimiz zor zamanlardan dünyaya ve Dünya’ya insanla bakmanın ve yeni anlamları, olmaları deneyimlemenin kitabı da derim.  

Bu şiir, Orfeus mitiyle kayıp, kopuş ve felaketle biçimlenmiş bir geçmişten “geri dönme” hakkını, şiirle onarılabilecek bir gelecek ihtimaline çevirme olasılığına bir soruydu. Burada ihtimam, yalnızca başkasına yönelmiş bir şefkat ya da bakım değil — aynı zamanda kendilikle, bedenle, hafızayla, dilin kırıklarıyla ve zamanın katmanlarıyla kurulan çok yönlü bir ilişki biçimi. Kehanet burada, aslında yabandan geleni, o unuttuğumuzu bir hatırlama ve duyumsama, sezme olarak var. Kesinliğin ve mutlaklığın dışında bir dili, yara almış ve yaralara bakan bir dili taşıdığı için de böyledir herhalde. 

       

A.S: “dayanıklılık” temasını seçseydim “yavaş adım” şiirine özellikle işaret ederdim. Dayanıklılığı “tardigrada” diye çok dayanıklı bir hayvan üzerinden seslemiş olman çok etkileyici. Biz yangınlarda yanarız, o yanmaz. Biz korunmalıyız ve şiir bizi korur mu? Bu da çok düşündüğüm bir konu.

 

A.Susam: “Tardigrada” ile bir gazete haberinde karşılaştım. Dayanıklılığı, yavaşlığı ve evrene upuzun tanıklığı… birlikte düşündüm. Yorgun bir süreklilik. Modern dünyanın dur durak bilmeyen performatif hız akışında yavaşlık unutulan ve zaman dışı bırakılan ya. Burada zamansız zamanın öznesi gibiydi sanki o. Zamanı askıya almak gibiydi ona bakıp onu düşünmek. Ondan çıkıp kainatı. Büyük anlatıların sızamadığı yerlerden ama bu düşünmek. Küçük yarıklardan mesela, çatlaklardan. Dil öncesi bir hakikat zamanına gitmeyi arzulayarak. 

 

Ancak şiirle bunun etrafında dolaşılabilir’e çok inanıyorum. Tardigrada burada elbette biyolojik bir dayanıklılıktan çok fazlasına çekiyor bizi varlığıyla. Kırılganlıkları yeniden düşünmeye doğru. Yangınlardan çıkabilme olasılığını, yeryüzünü onarmayı belki de ihtimamla yeniden düşünmeye davet. Önemlisi gezegenlerarası koşullarda yaşayabilen bir canlılığı, insanmerkezciliği hem kırılganlığı hem kibriyle düşünmek. Hem kırılgan hem güçlü, hem geri çekilebilen hem de dünyaya açılabilen bir varlık “tardigrada”. Bir eşik-varlık. Biraradalığı, çoğulluğu düşünmeye bir vesile. Bir mikrocanlı ile insandan öteye, insanla birlikte  bakmak.

 

Şiir bizi korur mu? Önemli bir soru. Benim için etiğe ve politiğe de ister istemez bağlanan bir soru. Dayanıklılık belki kırılganlıklarımızın bir zafiyet olmadığını kabul etmekle de ilgilidir, ne dersin? Yeni biçimler ve olasılıklara doğru esneyebilmeyi de içerir. Tardigrada, şiirin ta kendisi olabilir. Şiir bir yönüyle kolektif ve bireysel travmalarla, yıkımlarla, tarihsel suskunluklarla baş etmenin yollarından biri. Kendiliğindenlik değil ama çaba isteyen bir şey olarak: karşılaşma anlarını gereksinir, başkalığa açılan duyuş biçimleriyle birlikte. Şiir bizi bir zırh gibi korumaz, felaketin, krizin içinden geçirerek yapar bunu. İlksel olanın sesine, biçimine atarak bu dayanıklılığı hatırlatır.  

 

A.S:“otobiyografik izler” şiirin üzerinden soracak olursam ve tüm şiirlere bakacak olursam burada bambaşka bir otobiyografik kayıt ortaya çıkıyor. Bedenle, duyumlarla, varlıkla dünyanın izini çıkarmak. Zor başarılır bir şey bence. Otobiyografik şiir için ne söylemek istersin?

 

A.Susam: Bu şiir benim için bir göç şiiri. Kendimden çıkma, onu yeniden kurma. Kendimle aramda olanlar, dünya ve şeylerle de aramda olanlarla birleşti ve bu izler bir kayıt olarak yazılmayı istedi. Ben’in bedenle, zamanla, dille bir hayat yoklamasıydı bu. Travmatik olandan yola çıkıp bir dönüşme halini izlerle okuma. Elbette salt kişisel olanla değil kolektif sesler ve işaretlerle de bir yol alma. Yazma süreci bir dönüşüm ritüeli gibiydi yeniden bütünlenmeye doğru. Beden fiziki bir şey olmaklığı kadar bir hafıza alanıdır da. Bedenle hatırlarız, duyumların yol göstericiliği ile. Ontolojik sancılarla dolu bir oluş süreci. Dille yapılan bir ameliyattı bu. Gerçeğini sonra olacaktım. Kendime şiiri bir onarma ve iyileşme yeri kıldım açıkçası. Kendinden çıkma ve başka bir şey olarak akma deneyimiydi. Bu şiirle bedenin, belleğin, benliğin bir kez daha yeniden yazılmasını önce kendim için mümkün kılmak istedim. Gerçek anlamda “bir beden-ruh operasyonu”ydu yazım süreci. Dışardan kırılmalarla içeriden dönüşmek.  

 

A.S: Son olarak bir “veda şiiri” olarak okuyorum kitabın kapanış şiirini. 

 

“Önceki ben ile vedaya hazırlanıyorum

Eskisi gibi olmayacak her şey için ağıt”

 

            Sınırlar, sınır bölgeler tüm kitap boyunca bir izlek olarak sürüyor. 

Teyel, yara, dikmek de. Yeni bir bene doğru koşar adım.

Son ne söylemek isterdin?

Bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum, beni de genişletti, çoğalttı.

 

A. Susam: Sevgili Anita, son sözünden başlayayım. Sadece soru olmayan, yazılanı açan, değerli kılan işaretlerin, tespitlerin ve ihtimamın için ben teşekkür ederim. 

Bu şiir evet bir yönüyle veda ama elveda olmayan bir veda şiiri. Tamamlanarak kopmaktan çok bir yeniden biçimlenme olarak düşündüğümde diğer şiirlerdeki gibi yüzü bir “açıklığa doğru” bakıyor. Beden ve ruhu yeni bir şeye sabitleyen değil de onu esneterek yeni olasılıklara açan. İhtimam sözcüğüyle birlikte “emanet” sözcüğünü de düşünüyorum. Şiire emanet ettiklerimiz, birbirimize emanet ettiklerimiz aslında. 

 

                                                                    

        Cin Ayşe 24, ihtimam

FERAH DOĞAN: Dalgalar X ve canlılık üzerine. CİN AYŞE SÖYLEŞİLERİ 1


page1image27104128

 page1image27104512 page1image27106240 page1image27106432 page1image27108160

1.Son kitabın “Dalgalar X” ağustos 2024’te Epona yayınevi tarafından basıldı. Bu kitabı yazmak sana bir canlılık kattı mı?

Canlılığın bir çıktısı olsa gerek bir kitap. Bir sürü başka şey gibi. Faturalar, çöpler, karbon ayak izi, yaptığımız işlerin sonuçları, kredi kartı ekstreleri, trafik vs. Ve kimle nasıl bir tepkimeye girerse artık. Bu tepkimelerle yeni şeyler başlar.

Bir kitap ya da bir şiir canlılığın bir çıktısıdır mutlaka, yaşanmış bir hayattan kalan şeylerdir. İşin ilginci kitabın da bir tür canlılığı var. Kapağını açmadığın ve okumadığın sürece cansızdır, bir şey olmaz. Kapağını açtığında ve okuduğunda bir şey olur. Canlanır. Varyantlar yaratır. Hem olduğu şey kendi içinde hem de etkileşim halinde olduğu her şeyle geçişli bir canlılık. Bir tür hayat. Başka bir kelime bulamadığımız için hayat diyoruz. Canlılık geçişli bir şey midir? Tek başına yapmadığımız, beraber yaptığımız bir şey midir? Belki.

Öyleyse canlılığın varyantlar yaratmak olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu varyantlar bir şeyden diğerine geçerken aldığı etkiyle ne olur? Sormadığın bir soruya cevap verdiğimi biliyorum.

Aslında canlılık üzerine düşündüğüm bir konu değil. Canlılıktan kastının sanki bir tür yaşam sevinci, yaşam enerjisi, hareket kabiliyeti olduğunu anlıyorum. Spinozacı bir neşe, belki. Aksi de canlılıktır oysa. Ölmediğimiz sürece, yaşayan her şey gibi canlıyız işte. İnsanlığın dikte ettiği dereceleri, nicelikleri önemsemediğimizde her şeyin bir canlılığı var. Bitkilerin de canlılığı var. Ali onlara tepkisiz canlılar, derdi. Tepkisiz canlıların da canlılığı var. Ama bizden beklenen oku havada yakalamak. Etkin bir neşe.

Canlılık dediğimizde bu hayat sevinci ve enerjisi ve hareket etme yeteneği mi? Bu mutlu yaşama ya da mutlu olma, memnun olma, hayatta olduğuna sevinme mi? Cansızlığı da ölmeye meyilli olma, ölmeyi isteme olarak mı ele almalıyız bu durumda? Bir tür mutsuzluk gibi. Neşe mi canlılık? Canlılığın dereceleri mi var? İki canlıdan birinin daha cansız ya da daha canlı olduğunu mu söyleyeceğiz? Bir kediyle martıyı mı kıyaslayacağız? Birinin diğerinden daha iyi bir hayat yaşadığını mı söyleyeceğiz? Daha iyi bir hayat nedir? Kriterleri nedir? Kriterleri kim belirler? Daha canlı olan mı? Neşeli bir canlının daha mı canlı olduğunu varsayacağız? Canlılık daha çok etki yaratmak mıdır? Canlılığı bir performans olarak mı düşüneceğiz? Canlılık bir piyasa değeri mi olacak? Günde atılması gereken adım sayısı, katılmamız gereken etkinlikler, insanlarla bir araya gelmek ve bu bir araya gelişlerden canlı çıkmak, iyi fotoğraf vermek, bunlar canlılıklar mıdır? Bize önerilen sosyalleşme oranları var. Haftada 3 kişiyle görüşmek iyidir. Makul yaşamanın reçeteleri var, makul yaşamanın gerekleri. Makuller yaratmak anlamına geldiğinde canlılık reçeteleri bana iyi gelmiyor. Bunlar doğallığıyla oluyorsa güzel ama bir gereklilik olarak oluştuğunda sıkılıyorum.

Başka bir sorunun cevabı bu.

Bu tuhaf dünya ve kendimiz için hareket etmenin ve mücadele etmenin ne kadar esas ve önemli olduğunun farkındayım. Keşke öyle olmasaydı ama öyle. Kaybettiğimiz, her taraftan bastırıldığımız bu dünyada neşeyle hayata katılmak, evet, çok güzeldir ama nadir ve zordur. Üstelik bir yandan da sistem makul hayatın bir reçetesi olarak pek çok şey öne sürdüğünde, makul yaşantılar önerdiğinde tanımlayamadığım bir şey canımı sıkıyor. Bilmiyorum. Farklı yaşantılar vardır. Farklı biçimler, farklı yaşama biçimleri

vardır. Yani aslında söylemeye çalıştığım şu, yeterince neşeli olamıyorsak, hareketli olamıyorsak kendimizi suçlamayalım. Canlılık eksik olduğumuz yeni bir şey olarak ortaya çıkıp bizi mutsuz etmesin.

Neşeyi, hareketi destekliyorum elbette. Mümkünse çoğaltalım ama büyük hareketlerin aralıklarında, onları mümkün kılan küçük hareketler vardır. Büyük sonuçlara yol açmasa da çok güzel küçük hareketler vardır. Bir kediyle martıyı kıyaslamak neyse, Dostoyevski ile Beckett’i kıyaslamak da yanlış olur. Kıyaslanamayacak şeyler. Majör duygular ve

minör duygular ve ikisini de seviyorum. Öte yandan ikisi de bir sürü eser bırakmış. Yani

bir konuda aynı şeyi yapmışlar. Belli bir etkinliği sürdürmüşler. Demek ki

kendimize göre bir etkinliği, etkin olmanın yolunu ve biçimlerini bulmamız

gerekiyor. Farklı hareketlilik imkanları vardır. Ben kendime göre, standardize edilmemiş, dikte edilmemiş bir hareketliliği seçiyorum.

Ama seni doğru anlıyorsam, neşeyse eğer canlılık, hayır, yazarken bir canlılık katmadı, hatta bendeki bir canlılığı alıp onu katılaştırdı. Bendeki hayattan bir şey başka bir forma girdi. Sabitlendi. Katılaştı. Belki. Çok garip ama bu sabitlenmenin, katılaşmanın da bir tür hareketliliği var. Başka şeylerle ilişki ve tepkime içinde. Çözüldüğü bir yer var. Canlılığı bir buz parçası gibi dondurup sanki, sonra onu başka bir yerde yeniden suya dönüştürmek. Çözmek. Hayata.

page2image27086784

2. Dalgalar çok canlı bir metafor, mekansallığı da var, kamusallığı da, şiirinde kişiselleşmesi sanırım x aracığıyla oluyor. Biraz o x’den bahsetmek ister misin?
Kitapta ilk yazdığım parçalardan biri dalgalardı. Ali büyürken onunla denizde çok zaman geçirdik. Sanki denizi severse hayatı da sevecekmiş gibi geliyordu bana. Denizi sevmek --> hayatı sevmek. Dalgaların getirdiği neşe. O karşı konulmaz neşe. Küçük büyük herkese çığlıklar, kahkahalar attıran neşe. İnsanın denizle karşılaşmasında ortaya çıkan bu neşe hep dikkatimi çeker.

Dalgalar şiirini yazdıktan sonra ve kitap biçimlenirken dalgalar farklı biçimlerde karşıma çıktı. Yakalayabildiğim anlamlarıyla bunu kitap boyunca kurmaya çalıştım. Dalgaları yakalamak ve dalgalanmak. Benden dünyaya, dünyadan bana. Aslında tasarım aşamasında biçimsel olarak da yapmaya çalıştım. Büyük küçük harf ve vs biçimleriyle ve sayfa düzeniyle de.

Dalgalara gelince,
Dalgaları anlatmak x’i anlatmaktan daha zor. Ne oluyor orada? Denizi anlıyor muyuz ki dalgaları anlayalım. Tanımlamaya çalışmadığımızda daha anlaşılır.

Tanımlamaya çalışmak olduğu şeyi distort ediyor. Deneyimlediğimiz ama tanımlayamayacağımız bir şey. Dalgalara ilişkin bir deneyimimiz olmasaydı hiçbir şey bize dalgaları anlatamazdı. Yani ancak deneyimle bilebileceğimiz bir şey. Dalgaların olağanüstü olduğunu ve beni hep şaşırttığını söylemekle yetineyim.

X’e gelince, x’i kitap boyunca anlatmaya çalıştım aslında. Şimdi özetlemeye ya da formüle etmeye çalışırsam,
birbiriyle ilişkiye giren, bir tür tepkimeye giren her iki şey arasında, canlı ya da cansız, birinden diğerine ve vice versa geçen, akan -/+ bir şey olarak düşünebiliriz.

Ama tabii şimdi bunu, x’i bu basitlikle algıladığımızda başka bir şey başlıyor. X’in özel bir konumda ne olduğunu anlamak. Genel içinde x’in taraflar arasında -/+ değerlerle oluşan bir şey, değişen bir değer, değişmenin, farklılaşan şeyin değeri olduğunu söyleyebiliriz ama genelden özel durumlara geçtiğimizde bu karmaşıklaşıyor. İki şey arasındaki ilişkide, tepkimede farklılaşan şey nedir? Şeyleri ignore ettiğimizde varlıklardan bağımsız olarak oluşan bu farka, x’e, değişmenin değerine baktığımızda çok zorlaşıyor. Banal olabilecek bir basitlikte anlattım bunu şimdi ama hayata

baktığımızda, yaşarken baktığımızda bu bize bazı şeyleri açabilir.
Her şeyin öznelleşmesi bu x sayesinde oluyor olabilir. Bu x değerle ben ferah sen anita oluyor olabiliriz.

Güzel bir şiir okuduğumuzda ya da güzel bir şarkı dinlediğimizde heyecan yaratan, kalbimizi sarsan bir fazlalık da olabilir x.

Irreducible x, indirgenemez x, belki böyle indirgenemez bir yanı da var.

3. “Bir başkası için anlam yapmak” diyorsun, bu canlı olmanın bir gereği gibi değil mi, bunu biraz açabilir misin?
Bir başkası için anlam yapabilir miyiz, bilmiyorum. Deneyebiliriz ama olur mu, bilmiyorum.

Anlam sadece kendimiz için yapabileceğimiz bir şey bence. Bir başkası için ‘anlam’a dönüşmesi bir yan etki olabilir belki.

4. “Düşünceye dönüşmeyen o ham hareket nedir? Kelimelerle kurmaya çalıştığımız o şey ne, neyi biçimlendirmeye çalışıyoruz?”(s:68) Bhanu Kapil’in bu sorusuyla karşılaştım geçen, göçmenliğin somatiği üzerinden konuşuyordu. Bir cümle ne içindir? Bir cümlenin somatiğinden bahsedecek olursak?

Zihinde bir tür ham hareket var. Bu hareketi bazen kelimelere çevirebiliyoruz ve o zaman bu bir düşünce, şiir vs. oluyor. Bu tercümeyi yapamadığımızda ise bu ham bir hareket.
Kitapta şöyle sormuşum:

‘Düşünceye dönüşmeyen o ham hareket nedir? Dile çevirmeye çalıştığımız şey ne? Düşünceye dönüşmeden, kelimelerini bulmadan önce ne? Ondan önce ne var? Kelimelerle kurmaya çalıştığımız o şey ne? Neyi biçimlendirmeye çalışıyoruz.’

Düşüncenin yalnızca dilde gerçekleştiğini söylüyor D. Sadece dil içinde mi düşünürüz? Kelimelere dönüşmeyen zihinsel faaliyet ne? Zihindeki o ham hareket nedir? Düşünce hep dilde mi gerçekleşir?
Ben sürekli dile çevirmeye çalışsam da kelimelere dönüşmeyen şeyler var. İmajlar. Hisler. Bazı şeylerin bilgisi. Bitkilerin bilgisi, aletlerin bilgisi.

Her şeyi dile mi çevirmeye çalışıyorum? Evet. Yazmak bu zaten. Dile çevirmek. ‘

Bu henüz sadece sorusunu kurabildiğim bir şey, yanıtı hala yok bende. Hala ham bir hareket.

5. Hareketler, hisler, jestler ve eşyalarla ilerleyen bir dil var Dalgalar x’te. Hareketsiz olanın da hafızası. Eşyaların bir canlanışı. Bu konuda ne söylemek istersin?

‘Back to the things themselves!’
Eşyalara bir canlılık atfetmiyorum aslında. Bu özellikle kaçındığım bir şey.

Back to the things themselves,Jbunu tekrarlamayı seviyorum. Bumerang gibi şeylere yüklediğim her anlam bana dönecektir.

Bu sorunun yanıtını kitapta arayalım. Back to the things themselvesJ

6. Senin şiirinde “her yerden sızan dünya” ile bir baş etme gücü var. Bunu hep seziyorum. Yazmak sana da bir baş etme toleransı getiriyor mu?
Çok mutsuz ya da kaygılıyken yazamam aslında. O duyguları kitlemeyi sevmiyorum. Onlara kitlenmeyi. Geçmesini bekliyorum. Değiştirebileceğim bir şeyse yazıyorum. Yatıştırabileceğim bir şeyse yazıyorum. Değilse biraz bekliyorum.

Karanlık bir dönemden geçiyoruz, değil mi? Bazen kendimi soyutluyorum. Bir kapsülde yaşar gibi. Güncel olanın beni esir almamasına çalışıyorum. Sürekli aciliyet arz eden bu krizler bazen yaşamayı imkansızlaştırıyor ama yaşamamız lazım.
Her şeyin arka planında dünya var. Öne neyi yerleştirirsek yerleştirelim, bu dünya ve karmaşası arka planda olacak. Bazen arka bazen ön planda.

Ama dünyaya sadece felaketler olarak yaklaşmak istemiyorum. Kötü şeylerin duyguları ve kuvvetleri çok baskın ama yine de bunlara paralel olarak ilerleyen pek çok güzel şey var. Dünya sadece kötülük üretmiyor. Sevdiğim insanlara, sevdiğim şeylere odaklanmaya çalışıyorum.

Bazen bir kitap beni çok mutlu ediyor. Zamanın, dünyanın bir yerinde bir insanın düşündüğü, yazdığı şeyleri okumak, okuduklarımı sevmek, yeni fikirlerle karşılaşmak çok iyi geliyor. Kitapların bu düşünceleri zamanda ve mekanda taşımalarına hayran kalıyorum. Bize çok güzel şeyler bırakmış yazarlar var. Bir tarihte birinin düşündüğü şeyleri okumak çok tuhaf. Tuhaf ve güzel. Antik Yunanı düşün, sadece o dönemde yazılmış şeyler için bile hayata devam edebiliriz.

7.Senin kitapta okura sorduğun soruyu (s:116) sana sormak isterim izninle: “Dünya seni harekete geçirebiliyor mu?”
Hayır, pek değil aslında. Ama tabii yine hareketi ne olarak düşüneceğiz? Kitaptan bir parça. Eylemsizlik ilkesiJ

Galileo’nun eylemsizlik ilkesi,
herhangi bir kuvvet etki etmediği sürece, nesne durgun ise hareketsizliğini korur, hareket ediyorsa hareketini sürdürür. inertia, duran nesnelerin durmaya, hareket eden nesnelerin hareket etmeye eğilimidir.

inertia
hiçbir şey yapmama ya da değişmeden kalma eğilimidir.

8. Kitaptan alıntılandığın bir L. Var. O Lacan mı? Biraz açmak ister misin? Duygularımıza güvenemez miyiz sahi?
Evet, L Lacan. Dünyanın durduğu hissi duyguların ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösterir, diyor L. Duygularımıza güvenemeyiz.

Duygular çoğu zaman bizi yanıltır. Olgulara bakışımız hep bir kendilik merceğinden geçtiği ve kendilik her zaman olguları blurladığı ve piksellediği için gerçeği algılamakta yanılgıya düşebiliriz. Düşeriz. Nesnel bir bakış imkansız olabilir. Belki dereceleri vardır ama nesnellik imkansız olabilir.

Kitapta başka bir bölümde gözlemcinin etkisinden bahsetmiştim. Bir durumu ya da olguyu gözlemlemek gözlemlenen şeyi zorunlu olarak değiştiriyor. Gerçekliğe ilişkin doğru bir kanıya ulaşmak istiyorsak gözlemlemenin sonuçları nasıl çarpıtabileceğini dikkate almamız gerekir. Hal böyleyken, dünyayı ve gerçeği algılamaya çalışırken duygularımızı daha ince görmemiz, nelere duygularımızın karıştığını anlamaya gayret etmemiz gerekebilir. Baktığımız ve gördüğümüz her şeye duygularımızı ve dolayısıyla kanılarımızı yapıştırıyor olabiliriz.

Bir Arşimet noktası yakalayamayabiliriz ama ince görmek belki biraz işe yarar.

(Bu arada L, ‘gerçek hep aynı yere geri gelen şeydir’ de diyor. Yani duygularımız ne olursa olsun, ne yaparsak yapalım, değişmeyen ve hep aynı sonucu aldığımız ‘gerçek’ var. Bu başka bir konu.)

9. Sen cin söyleşilerde en çok kimi görmek isterdin?

Görmeyi istediğim çok kişi var. Bekliyorum.

10. Son okuduğun şiir kitaplarından en etkilendiklerini bizimle paylaşmak ister miydin?
Bu soruyu düşündüm aslında. Okuyalı uzun bir zaman olmasına rağmen Selcan Peksan’ın Bitki Kökleri ve İnsandan Sonra kitabı hala aklımda. O kitapta çok zor bir dönemin izleği var.

Yakın zamanda okuduklarımdan ise Fatih Balkış’ın MRKSN adlı kitabını önereceğim. Şiir değil ama deneysel, oldukça ilginç bir kitap. Üstelik bu kitap David Markson gibi çok şaşırtıcı bir yazarı getirdi bana.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Anita Sezgener

cin Ayşe 23

11 Ocak 2025

DUYURU

CİN AYŞE'NİN 23. yani bahar 2025’in dosya konusu CANLILIK. 

Biyolojiden ekolojiye, yeni materyalizmden canlı hissetmeye, 

birinin belleğinde canlı kalmaya,

 toplumsal hafızadan kolektif neşe ve yenilenme pratiklerine, 

ağ kurmaktan “başka-yer”e, 

bir mücadele biçimi olarak canlılık’tan hayvan haklarına,

sindirilmemeye, yutulmamaya, sağ kalmaya. sağlamlılık teorisine 

kadar uzanan bir hatta canlılık. 

son gönderim tarihi: 1 şubat 20025

TÜR KISITLAMASI YOKTUR.



29 Eylül 2024

AHSEN KÜÇÜKİKİZ. I

 

AHSEN KÜÇÜKİKİZ

I

 

nesneler gıdıklamaya kaşınmaya başlıyor

masanın üzerindeki bardağın kaşıntısını dizimin arkasında hissediyorum 

bardağı altından dikdörtgen bir masa yükseltiyor 

masanın köşesi ile kaşıyorum dizimi 

bardak oda masa 

üst üste olan her şey teğette bir nevi 

üst üste binmiyor ezmiyor kendisini bir diğerine bıraktığında 

düşmekten kurtarıyor biri diğerini

tutmak ve bırakmak 

20'li yaşlarım bunlarla geçiyor 

dağlar ovalar uçurumlar 

ayağımın altında dünya uzanıyor 

bir nefeste şişirip kapatıyor ağzını 

şişirilmiş bir balonda tek başımayım 

o altımda değil ben üstündeyim ve aşağıda bir şey bizi tutuyor 

çekiyor 

yuttukları var 

henüz yutulmadık ama aşağıda bir şey

 

onu sevmeli miydim? 

zamanla oldu çünkü espasta güç var 

bizi çeken kuvvet 

biz birbirimizi itip çekerken hepimizi çeken ana güç 

yürümeye devam ediyorum 

 

saat 11 yönünde kökleri topraktan öyle bir çıkıyormuş ki meğer 

bakmamışım görmemişim 

sanki dünyanın çekirdeğinden bir şeyin doğum anında dışarı taşışı 

ya da kökleriyle yarılmış yeşillenmiş patatesler 

dünyanın her katında katına attığı ilk tohum 

taşınırken yeni evine soktuğun ilk eşya 

hiçbir şeyi kontrol etmek zorunda kalmıyorum böylece 

her şey kendiliğinden duruyormuş taklidi yapmakta 

gökdelenler ve parklar ve arabalar ve yayalar ve su birikintileri 

hepsi ayakta duruyormuş gibi kalkmış rafa uzanmakta gibi eğilmiş 

hepsinin ulaşmak istediği tek bir bardak 

susadıklarından 

su birikintilerinin de su istiyor oluşu şiiri oldukça iyi açıklıyor

 

hepimiz su istiyorduk 

herkes ve her şey su istiyor ve suyumuz az 

hayır herkese yetecek kadar suyumuz var hepimize 

fark edeceğimiz şey şu olabilir arkadaşlar 

belki de en çok suyun suya ihtiyacı vardır 

ben hep bunu düşünüyorum


CİN AYŞE 22, GÜZ sayısı, KAYGI dosyası

(şiirin düzeltilmiş halidir)