2 Mayıs 2023

LAL HİTAY. PERMÜTASYON/KOMBİNASYON -1- -2-


LAL HİTAY

PERMÜTASYON/KOMBİNASYON1

-1- 

PARANTEZ İÇİ 


Ölümden geri gelebilseydim eğer, bir elma

için geri gelirdim ve sadece ilk ısırık, ilk

parça ve damağa değen

tatlı serin tutam için, su kadar

yalın ve berrak.

 (1)

 

Kısık sesli hanım yatağa yaklaştı, elini Ouimet’in annesinin alnının üzerinden geçirip konuştu, ruhunun çekildiğini fark ettikleri anda elleriyle yüzünü yıkamışlardı, Rahip Eladi de kutsamaya vakit bulabilmişti. Üzerini değiştirmeleri zor olmamıştı, çünkü uzun süredir her şeyi hazır tutuyordu zaten, omuzlarının şekli bozulmasın diye yastıklı askıyla dolaba astığı elbisesini hep gösteriyordu onlara. Öldüğünde kendisini onlar giydirirse ayakkabı giydirmemelerini de tembihliyordu, çünkü ölülerin dünyaya döndükleri doğruysa, kendisi döndüğünde kimseyi rahatsız etmeden dönmeliydi… (2)



…Ölümden geri gelebilseydim eğer, ki isterdim-

bir elma için geri gelirdim

ve sadece ilk ısırık, ilk parça 

ve damağa değen tatlı serin tutam için.

Bir elmayla bir öpücük arasında

 

çok az bir fark var, arzuyla

arzunun lezzeti arasında

Sana tersini söyleyen olur-

sa yalancının tekidir, sessiz

çayırdaki bir yılan kadar kötüdür.

 (3)



 

(4)

Hayallerimin, bir akıntının yüzeyinde sürüklenircesine, belirsizce ilerleyişimin engellendiği, parçalandığı; uykuda olduğu gibi, merakın, doymazlığın, arzunun, sorumsuzluğun, kendiliğinden ve ilgisiz duyumlarıyla delindiği ve koparıldığı doğru. Fakat ben dibe inmek istiyorum; engin derinlikleri yoklamak… (5)

 

sözcüklerin de içinde döndüğü (alandayız)

gerçeğin etrafında fırıl fırıl dolanan halimizi diyorum

(parantez içinde aldıklarımız)

başka anlamlara gelmenin maliyetini azaltır.

 

 

her yerde seni aradım

(gelecekten dönüşü varsayıyoruz)

hakiki beyinler

olgun tarihçiler

oyalama üstatları

(bir anlamda) mutabık olmayı bekliyor

aranılan anlam, kişisel hediyelerin nerede saklandığı

anlam denilen, doğanın dönüştürdüğü düşlemeler

anlam, havuzun kenarın12da hileli taşlar

tensel uyum (anlam) sensörlü sansür

pencereden dolan ışık,

anlam belirsiz özellikler

 

(göz göze geldiğimizde)

 

yıkıcı şeylerin sonunu getirebilmeyi diyorum.

(6)





  1. Elma-Susan Stewart
  2. Güvercinler Gittiğinde-Merce Rodoreda
  3. Elma-Susan Stewart
  4. Laura Makabresku - The Tree - Self Portrait - 2017
  5. Virginia Woolf-Yaşam Bir Düştür, Uyanmak Bizi Öldürür
  6. Her Yerde Seni Aradım-Sevinç Çalhanoğlu



Künye

*Susan Stewart, Köz, çev. Ahmet Güntan, 160. Kilometre, İstanbul, 2021.

*Sevinç Çalhanoğlu, Her Yerde Seni Aradım, İstanbul Bienali-Şiir Hattı, İKSV, İstanbul, 2022.

Merce Rodereda, Güvercinler Gittiğinde,çev. Suna Kılıç, 2. Baskı, Alef Yayınları, 2018. 

*Laura Makabresku - The Tree - Self Portrait - 2017

*Virginia Woolf, Yaşam Bir Düştür Uyanmak Bizi Öldürür, yayıma haz. Özgecan Şekerci, Destek Yayınları, İstanbul, 2020.



 

 BAHAR 2023, SAYI 19, YABANİLİK İÇİMİZDEDİR

 

 



LAL HİTAY

PERMÜTASYON/KOMBİNASYON12

-2- 

BİÇİMSİZ GİRDAP 

 

“Maori dilinin -hatta dilin değil her yönüyle Maori ifade biçimlerinin- belirleyici özelliklerinden biri, Bütün’ü içinde barındırmasıdır. Maori için dil sadece kavramsal anlamlar barındırdığı (örneğin sözlükte bulabileceğimiz karşılıkları) için değil, bu terimlerin her biri dünyanın bir parçası olan/onun tarafından içerilen maddi durumlar olduğu için ifade gücüne sahiptir. Yani bir Maori terimi doğrudan manevi bir dünyayla bağlantılı gibi kullanılır -insan erişiminin ötesinde bulunan fakat iletişime geçerek her şeyi bir araya getiren bir dünya.” (1) 

 

“…

‘nereden başlasam bir benim için-çok geçmeden yine oraya varırım’

 

der Parmenides. Kadın

bunu düşünüyordu (Parmenides hakkında)

zihninin bir köşesinde bir taraftan fırlatırken kocasına Daima Asla Yalancı

ve kocası tutarken tek elinde Evetle Hayırı

savuşturmaktaydı ki karısının sözlerini-

 

durdular. Sessizlik çöktü. Yabancı yabancı durdular,

adam kapıya sırtını yaslamış

kadın yatağa sırtını yaslamış,

çatışma giderme uzmanlarının bize çıkışsızlık garantisi verdiği o pozda

ve birbirlerine baktılar

ve söyleyecek bir şey kalmamıştı.

…” (2)

 

“… Adamın ağzından tek sözcük çıkmadı.

Kadın, Ah! deyip adamın üzerine yıkılmadı.

Adam, kadının boynundan tutup, sonra

parmaklarını saçlarının arasına sokup

başını kendi başına doğru çekmedi.

Dudakları kadının dudaklarını bulmadı. 

Kadın, Çok mu beklettim? diye sormadı.

Adam, Evet, demedi. Havaya kösnül

hiçbir koku yayılmadı. Hiçbir devinim olmadı.

Hiçbir gidip gelme. Hiçbir ses, hiçbir soluk

çıkmadı. Kadın, Niçin, niçin, niçin ? diye

sormadı. Erkek de onu anlamsız tek bir 

sözcükle yanıtlamadı: Çünkü

Koltuğun üzerindeki kedi uyanmış

gözlerini adama dikmişti.” (3) 

 

(4)


“Dilin içindeki yabancı dilin kendi kıvrımlarıdır, dilin kendisidir en nihayetinde. Her dil işaret ettiği nesneyi öldürür; yerine o şeyle yakından uzaktan ilgisi olmayan bir ses ya da fonetik birim geçer. Şeylerle kurduğumuz ilişki dille dolayımlanır ya da yabancılaşır. Dil kendine özgü ilerleyişiyle, kendine has mantığıyla şeylere isim verir. Bu işi yaparken de dil şeylerin doğasını değil kendi doğasını bize dayatır. İnsan yavrusu bu yabancı doğayı Öteki üzerinde karşılar. Şeylerle kurduğumuz dolaysız ilişki dil üzerinden, Öteki üzerinden dolayımlanır. Bu bir yabancılaşmadır. Dolayımsız ilk ilişkinin dili bilinçdışında kalır, ta ki rüyalar, dil sürçme ve sakar eylemler bizi ondan tuhaf bir şekilde haberdar edene kadar.” (5) 

 

“Çaresizce kederli olduğun bir akşam, bir fiilin gülünç kaçacak kadar yanlış şart kipini kullanırken yakaladım kendimi; doğru Almancanın parçası değildi, doğduğum kasabada kullanılırdı yalnız. Bu sevgili yanlışı bırakın kendim kullanmayı, okulun ilk yılından beri işitmemiştim bile. Karşı durulmaz bir güçle beni çocukluğumun uçurumuna çeken hüzün, bu eski sesin iktidarsız özlemini uyandırıyordu orada. Dil, ne olduğunu unuttuğum için mutsuzluğum beni çarptığı aşağılayıcı utancı bir yankı gibi geri göndermişti bana.”(6) 

 

“… Ben her söyleneni kaydetmeye başladım. İzler yavaş 

yavaş doğa enstantaneleri oluşturdu, bir

hikayenin sıkıcılığı olmadan. Bunu

vurgulamalıyım. Can sıkıntısından kaçmak

için her şeyi yaparım. Bu hayat boyu sürecek

bir görev. Hiçbir zaman yeterince

bilemezsiniz, yeterince çalışamazsınız,

mastarları ve sıfat-fiilleri yeterince acayip

bir şekilde kullanamazsınız, hareketi

yeterince sert bir biçimde engelleyemezsiniz,

aklı yeterince çabuk bir biçimde

terkedemezsiniz.” (7) 




  1. Carl Mika/Önemli Olana Dir Whakapapa Üzerinden bir Maori Nosyonu/17. İstanbul Bienali Artçı Düşünceler 
  2. Anne Carson/Kocanın Güzelliği/XXII. Homo Ludens
  3. Ferit Edgü/Avara Kasnak
  4. Julia Malkova - Collage - 2022
  5. Bella Habib/Dil Tuhaflaşınca/Cogito
  6. Theodor W. Adorno/Minima Moralia/İkinci Hasat. 
  7. Anne Carson/Kısa Konuşmalar/Giriş

 

Künye

*Anne Carson, Kocanın Güzelliği, çev. Aslı Biçen, Metis Yayınları, İstanbul, 2009.

*Anne Carson, Kısa Konuşmalar, çev. Anita Sezgener, NOD Yayınları, 2018. 

*Sevinç Çalhanoğlu, Her Yerde Seni Aradım, İstanbul Bienali-Şiir Hattı, İKSV, İstanbul, 2022.

*Görsel: Julia Malkova – Collage - 2022

*Avara Kasnak-Başıboş/Olumsuz Metinler, Sel Yayınları, İstanbul.

*Carl Mika, Önemli Olana Dair Whakapapa Üzerinden Bir Maori Nosyonu, 17. İstanbul Bienali Rehberi Artçı Düşünceler, İstanbul, İKSV, 2022. 

*Theodor W. Adorno, Minima Moralia, çev. Orhan Koçak-Ahmet Doğukan, 10. Baskı, Metis Yayınları, İstanbul, 2021.

*Bella Habib, Dil Tuhaflaşınca, Tuhaflık ve Yaratıcılık, Cogito, YKY, İstanbul, sayı 72, Kış 2012.  


BAHAR 2023, SAYI 19, YABANİLİK İÇİMİZDEDİR


YENİ!! LAL HİTAY. TEFRİKA 8. RİTÜEL


                                                                                                     Italo Calvino ve Giovanni Papini’ye

 

         Çimlerin üzerine serdikleri örtünün üstünde yan yana yatıyorlar. Ağaçlardan uzaktalar. Açıklık. Güneşin merhametli bir mesafeyi uygun gördüğü bir gün. Biraz ötede büyükçe bir gölet var, etrafındaki banklarda oturmuş birkaç kişi. Yine de ıssız denebilir. Kimsenin sesi duyulmuyor. Arabaların sesi duyulmuyor. Şehrin sesi duyulmuyor. Yalnızca rüzgârın, suyun, ağaçların, balıkların sesi… Karıncaların ve böceklerin... Kuşların, arıların ve sineklerin... Ellerinin dışı birbirine değecek kadar yakın bir şekilde uzanmışlar. Gökyüzüne bakıyorlar. Gökyüzü çivit mavi. Konuşmuyorlar. Rüzgârın, suyun, ağaçların, balıkların sesi… Karıncaların, böceklerin, kuşların, arıların, sineklerin... Emre ve Ayla’nın ağır ağır nefes alıp verişlerinin…

       Emrelerin salonunda divanda ellerinin dışı birbirine değecek kadar yakındılar. Notlar, krokiler salonun ortasında yerdeydi. Hızlı hızlı nefes alıp vererek karşı duvara bakıyorlardı. Büfecinin bahsettiği ormanlık yeri de Sedat’ın çizdiği krokilerde buldular. Demek ki krokilerin en azından bir kısmının Sedat’ın gittiği yerlere ilişkin olduğu kesindi. Ne var ki krokilerde gösterdikleri ilerlemeyi, Sedat’ın notlarında da gösterdikleri söylenemezdi. Notlar, bölük pörçüktü. Onlara bir şeyler anlatmak çabasından çok uzaktı. Cümlelerdense sayıklar gibi konuşan birini kesinliğe mahkûm etmeye zorlar gibi olduklarından notlarla ilişkileri kaba şiddete meyilliydi. Ayla bu yaptıklarını vahşice bulmaya başladı ve suçluluk duydu. Sedat’ın o notları yalnız kendi için aldığını, kimsenin görmesini planlamadığını hatta kimsenin görmesini dahi istemediğini düşünüyordu. Daha da genç belki de çocuk denebileceği yaşlarını anımsadı. Düştüğü için üzerine düşülmesinden çok sıkıldığı zamanları… Her şeyi, kendini de kendine saklamaya karar verdiği anı tam olarak anımsayamadı. Dengede kalma zorunluluğu omuzlarına yazısız bir anlaşma ile yüklenmişti. Hatta bu anlaşma yazısız olduğu kadar sözsüzdü de. Davranışlarla mühürlüydü. Baş edilemeyen huzursuzluk ve endişelerin dengeleyicisi olmak, bunların hepsini onun dengesini kaybetmesine bağlamanın rahatlığı ve kolaylığından sıyrılamayanlar sebebiyle üstüne kaldı. Kabuğu sertleştikçe içine çekildi. Hayal kırıklıklarını, hüzünlerini, kırgınlıklarını, küskünlüklerini hep bu dış çeper ile içe çekilme aralığına biriktirdi. Ne zaman patlayacak gibi hissetse içindekileri çalakalem bölük pörçük bulduğu boş sayfalara döktü. Sonra o sayfaları en çok sevdiği çivit mavisi büyükçe küllükte bazen tek seferde, bazen parça parça yaktı. Külleri büyükçe bir kavanozda biriktirirdi. Kavanoz doldukça, Ayça’yı güç bela atlatıp yakınlardaki gölete gidip, külleri gölete dökerdi. Kavanoz her boşaldığında, yani küller gölete savrulduğunda deri değiştirmişçesine kabuğunun esnekleştiğini, içinin huzurla doldurduğunu hissederdi. Çok kısa bir an kendisine olan mesafesi kapanırdı. Sonra eve, üstüne kalanlara dönerdi. Kabuğu yeniden hem sertleşir, içine çekilirdi. Kendi çalakalem, bölük pörçük yazdıklarını kimse görsün istemediğinden Sedat’ınkileri mikroskop altına alarak incelemek pek tabii ki ona göre vahşilikti. Mahremiyet Ayla’ya kendiliğinden bahşedilmemiş olduğundan, onun için mücadele vermesi gerekti bu yüzden oldukça değerliydi.  Bunları düşünürken Sedat’ın odasına gitti. Belki küllerle dolu bir kavanoz ya da küllerin gri tozunu bırakarak kendini anımsattığı boş bir kavanoz bulabileceği umuduyla. Yanıldı.  

 

Emre içeriden Sedat’ın kitaplarını taşıyıp notların, krokilerin yanına yığdı. Kendi de yanlarına bağdaş kurarak oturdu. Kitapları alıp dikkatlice inceliyor Sedat’ın izini sebatla olabilecek her yerde sürmeye devam ediyordu. Ayla da salonun ortasına ilerledi. Yere yanlamasına uzanıp, kitapları incelemeye başladı. Okurken kaldığı yerleri kıvırarak işaretleyenlerdendi Sedat. Barbarlık! Rafet Bey bunu böyle tanımlamıştı. Ve barbarlık yeri geldiğinde bir kurtarıcıydı. Kültürlü olmak düşünce sahibi olmak anlamına gelmediği gibi sınıfsal bir jeste de dönüştüğünde hepten çekilmez bir hal alabilirdi. Bir kimliklilik olarak kültürlü olmak buram buram yapmacıklık, ayrıcalılık kokardı. Düşünceye karşı tek suç da ancak bu olabilirdi. Bu yüzden yerinde bir barbarlık düşüncenin dostu ve kurtarıcısıydı. Emre’nin hafif bir müzik açması da göz kapakları ağırlaşan Ayla’nın kurtarıcısı oldu. Yerinden kalktı ve olduğu yerde sağa ağır ağır sola salınarak kendini müziğin ritmine bıraktı. Emre arkasından yaklaşıp, beline sarıldı. Ayla bir an durakladı sonra kaldığı yerden devam etti. Dövme sevdasının baş gösterdiği yazı anımsadı. Bedenine ve onun ritmine hemen ayak uyduran o adamı. Evden kaçışlarını. Adamın sahile yakın dairesini. Orada toplanan küçük kalabalıkları. Adamın seviştiği genç kadınları… Çaktırmadan aralık kapıdan bu sevişmeleri izlemeye çalışırken adeta nefes almamasını. Adamın yataktaki hızlı hareketlerini. Seviştikten sonra kadınların odasında bırakıp Ayla yanına gelip ona sarılmasını. Birlikte öylece uzanmalarını. Sabaha karşı eve dönüşlerini. Ses çıkarmadan odasına geçme çabalarını. Aksaklığına eklediği parmak ucu yürüyüşlerinin hayatının başka bir evresine geçtiği hissini vermesini. Bazı şeyler için küçük olduğunu ve bundan bağımsız olarak küçük de hissettiğini. Böyle hissetmenin yakıcılığını. 

 

Dans etmeyi bırakıp yeniden salonun ortasından yığının yanına ilişti. Emre de müziği kapayıp evin arka tarafına yöneldi. Ayla yerdeki öbekten rastgele ince bir kitabı aldı eline. Şiir kitabıydı. Kitabın sayfalarını ağır ağır çevirdi, henüz kelimelerin hakkını veremediğini düşünerek. Belli ki Sedat da editörün işini hakkını vererek yapmadığı düşüncesindeydi. Basım yanlışlarını işaretlemiş; ayrı yazılması gerekip bitişik yazılmış ekleri bir çizgi ile ayırmış, eksik harfleri eklemiş, fazla harfleri karalamıştı. İşin matematiğinde takılı kaldığı için olsa gerek kitapta bunlar dışında başkaca bir işaret yoktu. Oysa diğer kitaplarda kıvrılan sayfalarla, işaretlenen pasajlarla okunmuşluk biçimselliğiyle de oradaydı. Sedat’ın Ayça’ya, Ayça’nın Sedat’a çekilmesi belki de rastgeleliğim ötesindeydi.  İşin matematiğine takılı kalmaya yatkınlıkları belki onları birbirine çekmişti. Kişinin düzgünlüğün kıstasını kendinden yola çıkarak dayatmasının bir matematiği vardı. Herkes için en iyi olanı, en doğruyu herkesten daha iyi bilme iddiasının hesapçılığı. Toplama, çıkarma, çarpma, bölme… Günahların ve sevapların çetelesi tutuluyorsa madem onun da bir matematiği vardı. Abaküsün de tesbihin de boncukları… Sevmek ve sevilmek, anlamak ve anlayış göstermek matematiksel olduğunca yüzünü tüketmeye döner. Her şey bir alacak veya borç ilişkisinde zeminlenir. Gerçekçiliğin matematiği eksenini zorunlu olarak hesapçılığa kaydırır, buna direnç gösterenleri hayalperest veya nankör olarak yaftalamak denkleştirme gereğidir.  Başkasını suçlamaya hep bir adım yakın durmanın hesap kitap işi olması gibi. İnsan her şeyin hesaplanabilir olduğunu kabul etse bile, bunun hesapların doğru olduğu anlamına gelmeyeceğini için için bilir. Bir kuş misali çırpınışların duygusallık, hiçbir şeyi koyuvermemenin hassaslık anlamına gelmediğini için için bildiği gibi. 

 

Dövmelere tutulduğu yaz, bazı akşamlar Ayla ve adam kumsalda denizi izleyerek yan yana otururlardı. Karanlık iyice bastırınca soyunup denize girerdi adam. Ayla’yı yanında sürüklerdi. Ay ışığı yara izine değmezdi. Geceler bu sebeple Ayla’ya daha dost canlısı gelirdi. İnsan geceye sırları ile güvenebilirdi. Suyun yüzeyinde hareket etmeden üşüyünceye kadar sırt üstü yatarlardı. Suyun kaldırma kuvvetinde, tuzdan ve sudan sonuna kadar istifade etmenin keyfini sürerlerdi. Matematik, fizik ile birleştiğinde daha az hesapçı, doğa ile bir aradalığında yer yer daha insaflıydı sanki. Sudan çıktıklarında ayrı ayrı havlularla kurulanıp tek bir havlunun üzerine yan yana oturup kurumayı beklerlerdi. Bazı akşamlar Ayla suya girmez, havlunun üzerinde oturup onu izler, denizden çıkmasını beklerdi. Ayaklarını günün sıcaklığını üstünden atabilmiş olan kuma sokmanın verdiği serinlikte adamla atalarının farklı olduğunu düşünürdü. Her fırsatta suya giren ve suda uzun zaman geçirmeyi seven bu adamın atası sudan çıkmamakta diretmiş, yüzgeçleri ve kuyruğuna veda etmeye gönlü razı olmamış, karaya çıkıp ciğerlerini yakmamakta, bacak sahibi olmamakta sebat etmiş olmalıydı. Ancak ne kadar inat etse, dirense de yaşam onu başkalarına da zaman zaman yaptığı gibi bambaşka bir yere savurmuş, eninde sonunda karaya sürgün etmiş, o da bu sürgünlüğü her gördüğü su birikintisine girerek telafi etmeye çalışmış olabilirdi.  İşte o karada sürgün deniz canlısı atanın kalan tek torunu belki de denizden çıkmak bilmeyen Ayla’nın ayakları kuma gömülü olarak izlediği adamdı. Geride tek olarak kalmak yalnız bir his olsa gerekti. Ayla buna düşününce hüzünlenirdi. Adam suda sırt üstü uzanıp, hareket etmeden kendini hafif akıntıya bırakıp, yıldızlı gökyüzünü izleyerek yaşamını devam ettirebilse başka sürgün olmuşların ait hissettikleri yere dönme umudu olabilirdi. Kendisi suda yaşamaya başlasa nasıl bir canlıya dönüşürdü acaba? Bacağındaki yara izi neye dönüşürdü. Dönüşmek izi deriye, derinliklere işlemiş yaşanmışlıkları yok sayabilir miydi? Yaz sonu ayrılma vakti geldiğinde adam Ayla’yı öptü. Önce yanaklarını öptü. Saçlarını okşadı. Sonra hafifçe dudağının kenarını. Sonra dudaklarını. Usulca başlayıp, şiddetlenerek devam eden uzunca bir öpücük. Tuzlu suyun kokusu. Veda busesinin tatlı tuzlu tadı. Farklı atalara sahip insanların bölünmüşlüğün şiddetini aşabildiği kısa anların umuduydu belki de insanı devam ettiren. Keşke bu ayrışmışlığın şiddetini herkesle aşabilmeyi becerebilseydi. Aynı atanın bütünlüğü içindeki zıtlığının getirdiği kopuşlar uzlaşamadığınca, bölünmüşlüğün şiddetini daha kuvvetli taşıyordu belki. Bir gülle atışı ile ikiye bölünen, neye dokunsa yarımlığını bırakan, aynı bütünlüğün iki uzlaşmaz kutbunu içinde barındıran atanın ıssızlığı ve hırçınlığının yıldırımı düştüğünde, ağaçların yarısını küle dönüştürür. Kayanın hangi tarafındaysa o tarafı yosun tutar. Yosunlu tarafa basıp düşmek sadece kırıklıklara değil, çok derin yarıklara da neden olur. Bir şeye nasıl bakıyorsa insan, o şeyde en çok onu görür. Ayça onda ne görüyorsa Ayla kendine tam zıttını görüyordu, Ayla Ayça’da ne görüyorsa Ayça büyük ihtimal tam zıttı olduğunu düşünüyordu. 

 

Epey bir zaman geçmesine rağmen Emre hâlâ içeriden dönmeyince ona seslendi. Elinde tıka basa doldurmuş olduğu belli bir sırt çantası ile geri geldi Emre. Şimdilik evde bakacakları bir şey kalmamıştı. Saat daha erkendi. Büfecinin bahsettiği ormanlık yere gidebilirlerdi. Nasıl gideceklerini, hangi otobüse bineceklerini öğrenmişti. Toparlanıp, çıktılar. Ayla, Sedat’ın düzelttiği şiir kitabını da yanına aldı. Otobüs durağında onlar hariç üç kişi daha vardı. Binecekleri otobüs yarı yarıya boştu. Ayla başını Emre’nin omzuna koydu. Yarı uykuda yarı uyanık bir halde yol almaya devam etti. Bazen dünyanın toz bulutunun sıkışmasından, topraktan, kayadan, sudan ve havadan oluştuğu fikrine tam olarak ikna olduğu söylenemezdi. Dünya sanki onun rüyasının görüntüsüydü. Uyku ile uyanıklık arasındaki bulanıklığın renklerini taşırdı. Dünya, o dünyayı düşlediği için vardı sanki. Varlığı gece ve uykuyla kardeşti. Geceler dost canlısı ve sırdaş olması dışında varlığa kucak açar, onu besler, ona devinim verir ve onu zenginleştirirdi. İnsan ancak rüyalarda tamamen özgürdü ve dünya düşlendiği için var olduğu sürece ancak tam olarak bir özgürlüktü. Uyanmak hem varlığa hem özgürlüğe tehditti. Son durağa geldiklerinde ayaklandılar. Emre ona dün akşam herhalde uykusunu alamadığını sabahtan beri yüzünün uykuya dönük olduğunu söyledi. Ayla “Öyle galiba.” dedi sırıtarak. 

 

bir geceden çıkıyoruz usul usul gözlerim

gözlerim sevgilim dehşetli ağrıyor.[1]

… 

 

Durağın az ilerisindeki çeşmeden su içip, yüzlerini yıkadılar. Binmeleri gereken dolmuş ilerideki kahvenin önündeki yoldan geçiyordu. Otobüs şoförü söylemişti. Kahvelerin önüne çıkan yollar neden hep ya bozuk ya da taşlı ve topraklıdır… Tozlu, topraklı yollarla, durmadan yine ve yeniden asfaltlanan yollar arasına sıkıştırılmış bir yaşanmışlık. Şayet medeniyet zamana yayılarak yıllanarak yükseldiyse o halde bu sıkışmışlık neden… Medeniyet ve şehrin ayrılmaz bir aradalığına inat edercesine hızlanmış şehirler. Yıllanmaktan ölesiye korkan yenilik tutkusuyla tutuşan ve kül olan. Şehirler artık yalnızca yine ve yeniden yenilenmek için varlar. Nefessiz bırakırcasına hareketle dolular, asfalt yollar yalnızca hızlanmanın olanağı, ulaşımın değil. Şehirler uyumuyor, uykusuzluk onları gecesiz ve rüyasız kılıyor, yok oluşla hemhal ediyor. Hiç bitmeyen hayatsız bir hareket, hep yeni ama daima yenilmiş. Ayla’nın ayakkabısına küçük bir taş girip, tabanına battı. Acıdan çok rahatsızlık hissiyle kahvenin önüne kadar yürüdü. Kahvenin önünde ayakkabısını çıkarıp, taşı yola silkti. Alışılmışın dışına çıktığında herkes ve her şey kendini sana bir şekilde hatırlatır belki de yeniden tanıtır. Ormanlık alana vardıklarında açıklık bir alan buldular. Emre çantasından örtüyü çıkarıp serdi. Yan yana uzandılar. Ayla en başa dönmüş gibi hissediyordu. Gözlerini kapatıp açtı. Başını sağına çevirdi. Bir uğur böceği hemen önünde kendi ritminde ilerliyordu. Gözlerini kapatıp açtı. Bir kara sinek gürültülü bir vızıltıyla üzerine doğru alçalıp uzaklaştı. Gözlerini kapatıp açtı. Bir kelebek sarı ve siyahı ile rüzgârda süzülüyordu. Gözlerini kapatıp açtı. Bir eşek arısı bütün baskınlığı ile hengameye katıldı. Kendini kraliçe mi sanıyordu… Uykuya dalmak üzereyken Emre etrafa bakınmayı teklif etti. İsteksizce yerinden doğruldu. 

 

Göletin yanından ilerlediler. Sığ ve bulanık suda ağır ağır yüzerek ilerleyen turuncu renkli gümüş sırtlı balıklar…  Sürgün olmuşların ait hissettikleri yere dönme umudu olarak oradalar. Emre durakladı. Bakışlarını sabit bir noktaya dikti. Ayla da aynı yana bakınca bir heykel gördü. Oraya doğru ilerlediler. Heykelin sağında solunda öbek öbek, rengarenk ortancalar vardı. Heykel, Sedat’ın çok sevdiği bir yazarındı.  Neden burada heykeli vardı… Buralarda mı yaşamıştı… Yoksa bu ormana gelip kendi düşüncelerini mi dinliyordu… Ya da göleti ve balıkları izleyip geri dönüş için mi umutlanıyordu… Emre soruları kendi kendine konuşur gibi art arada sıraladı. Sedat’ın notlarını yanında getirmediğini hayıflandı. Heykeli dikilmiş yazarla, buraya düzenli gelmesinin bağlantısı varsa notlarında olabilirdi. Yazarın doğum tarihi kazılıydı ancak ölüm tarihi yoktu. Doğum tarihi düşünüldüğünde yaşama ihtimali çok azdı. Ölüm tarihinin neden yazmadığını sordu Ayla. Emre asıl ilginç bulduğu şeyin bununla ilgili olduğunu söyledi.  “Bu yazar ele avuca gelmez, gizemli bir adamdı. Metinleri de dümdüz akarken birden geri çekilir, adeta boşlukta sönümlenirdi. Sonra yazar da bir anda ortadan kayboldu. Sırra kadem bastı ve bir daha da ondan kimse haber almadı. Çok fazla eseri de yok. Evde, salona getirdiğim kitaplar arasındaydı kitapları. Görmüşsündür belki.” dedi. Görmemişti. Yazarın heykeli yazarın varoluşuna tezat bir şekilde Emre için açıklık sağlamış gibiydi. Ayla için ise başa dönmüşlük hissini devam ettirdi. Belki bu ormanlık alana gelip, sevdiği yazarın ortancalar içinde yükselen gri haşmetinde vakit geçirip, onunla dertleşmek Sedat’ın ritüeliydi.  

 

 

 

 

 

 



[1] Leyla Şahin, Kırlangıç Yıldızı, Mektup 1/, Papirus Yayınevi, İstanbul, 1989, s. 13. 

LAL HİTAY. TEFRİKA 7: SERBEST DÜŞÜŞ


 

Sağ alttan ters saat yönünde:

1-Gregg Delman/Dansçı: Lily Janneck

2-Tasarımcı: Gareth Pugh

3-Unknown

SERBEST DÜŞÜŞ

 

 Claire Keegan’a ve Carlo Ginzburg’a

 

         Şakayıklar dayanıklıdır dayanıklı olmasına ancak sabır ve anlayış gerektirir. Dikildiğini takip eden ilk zamanlarda çiçek açmazlar. Yerlerini beğenmezlerse hiç çiçek de açmayabilirler. Şayet çiçek açtıysa yerini sevmiş demektir; o zaman yeri değiştirilmemelidir. Yerini sevmek ya da yerini yadırgamak yerleşiklikle ilgiliyse, yerleşiklikle birlikte düşünülebilecek bir çiçektir şakayık, kendine haslığı gülün bilinirliği ve ona benzerliğiyle gölgelenen. Terzi Hasan’ın eşi Seher, Ayça terziden çıkmadan önce ona üç tane şakayık hediye etti. O da onları başucunda bir vazoya koydu ve yerini değiştirmedi. Yalancı gül kokusunun hafifliğiyle uyumanın ve uyanmanın, uçuşan tülü andıran ince açık pembe yapraklara bakmanın, gerçek gülün kokusunun ve kadifemsi yapraklarının baskınlığına kıyasla daha rahatlatıcı bir etkisi olabilirdi. Kendisine hediye edilen şakayıklara kadar çiçeklerle ilgisi yok denecek kadar azdı Ayça’nın ama gülden hoşlanmadığını bilirdi. Ayla çiçeklerle her zaman daha ilgiliydi. Ortancaları severdi. Hydrangea hortensia.

         Ayça, Seher’le ilk tanıştıkları gün Seher’in teklifine rağmen ona hiçbir şey sormadı. Seher’in ikram ettiğçayı içip eve geri döndü. Rafet Bey’in okumadığı yazılarını okudu. Hepsini bitirdikten sonra bazı yazıları tekrar okudu. Bir kısmını bir kez daha. Yeterince okuduğuna kanaat getirdiğinden ya da o an için daha fazla okuyacak takati kendinde bulamadığından terziye gitti. İçeride kimse yoktu ama kapı açıktıŞakayıkları yerli yerinde, cam fanustaydı. Güneşin ışığının parlaklığında toz pembe yapraklar adeta saydamdı. Hasan ve Seher’in evinin kapısını tıklattı. Kapı usulca açıldı. Seher, Ayça’yı görünce gülümseyip başıyla içeri davet etti. Telefonda hararetle bir şeyler konuşan Terzi Hasan’ın ve büyük bir deve tabanının yanından geçerek arka taraftaki kış bahçesini andıran balkona ilerlediler. Dışarıda şakayıklar, ortancalar, adınıbilmediği birkaç bitki ve ağaç daha vardı

// O gün sana anlatmak istiyorum dedim değil mi? İnsanların hikâye anlatıcısı oldukları söylenir. Buna inanır mısın? Ben inanmıyorum. Genelde anlatacak pek bir şeyleri yoktur ama söyleyecek söz çoktur. İnsanların üzerine vazife olmayan şeylere burnunu sokması veya bilir bilmez yargıda bulunması daha sık karşılaştığım bir şey. Talihsizliğim mi kötümserliğim mi bu karşılaşmaların sebebi bilemiyorum. İnsan herkes kendi kapısının önünü süpürse ne güzel olur derken kendi kapısının önünü süpürmekle ilgilendiğinden daha çok kimin kapısının önünü süpürmemiş olduğuyla ilgilidir. Ama buna rağmen kimileri de hikâye anlatıcısıdır. Mesela Rafet Bey, onun annesi ve anneannesi yani anasoyu hikâye anlatıcısıdır. Rafet’in anneannesi anneannemle, annesi annemle arkadaştı. Bir zamanlar biz de arkadaştık. Sonra araya bir şeyler girdi sanırım. Uzaklaştık. Başka kıtaların, başka dünyaların insanı gibi olduk. Kendiliğinden gelişen doğal bir süreç; kırgınlık, kızgınlık, kavga gürültü olmaksızın bir kopuş. Tedbirsizlik, özensizlik de kendiliğindenliğe dahil midir? Tedbir ve özeni elden bıraktığın anda söz kalabalıkları bulduğu boşluğu dolduruverir ve öyle bir katılaşmaya sebep olur ki kopuş olmaksızın yeni bir döngü başlayamaz. //

// Bir süredir Ayla ile gittikçe uzaklaştıklarını hissediyordu. Tedbirsiz ve özensiz mi davranmıştı? Aralarına giren söz kalabalıkları mı yoksa başka bir şey miydi? Aynı dili konuşan iki yabancının arasındaki boşluğu herhangi bir şeyin kalabalıklığı değil de olsa olsa yokluğunun büyüklüğü tıkardı. Kendiliğinden; kızgınlık, kavga, gürültü olmadan gerçekleşen her kopuş yeni bir döngü başlatamayabiliyor. Cevaplayamadığı sorularla boğuşmakla baş başa bırakabiliyor insanı. Bu durumda üzerine vazife olmayan şeylere burnunu sokmak, olur olmaz yargılarda bulunmak da insanı oyalamaya yetmiyor diye içinden geçirdi Ayça. Kopuşlar bazen yalnızca başkaca kopuşları tetikliyor. Ancak kaçmaya gücü yetiyor insanın. Sedat kayıptı. Yokluğu bir kopuştu. Bu kopuşun kendiliğinden olup olmadığını henüz kimse bilmiyordu.//

//Rafet’in anneannesinin hikâye anlatıcılığı sıcakların karabasan gibi insanların üzerine çöktüğü, hareket etmek bir yana nefes almalarını bile zorlaştırdığı yaz ün kazandı. Soğuk iklimlerin birlikte sarılarak uyuyup ısınmaya çalışan ilkel topluluklarına öykünüp birbirlerinin soluklandıkları yerleri takip ederek hangi köşelerde serinleyebileceklerinin ayırdına varan insanların bunalmışlığını bir nebze de olsun hafifletebilmek için anlatmaya başladı. Bir zamanlar kavurucu sıcaklar, cehennemin yeraltı kapılarının çok açılıp kapanması sebebiyle hayra yorulmazdı. Uzun süren yakıcı sıcaklar, kuraklığı çağırır, bütün yılın hasadını kavurarak kıtlığı haber verirdi. Cehennemin gevşemiş kapılarından yeryüzüne çıkıp kıtlığı körükleyecek kuraklığın şiddetini arttıracak ateşin soluğunu hasatlara taşıyan kötü ruhlarla mücadele etmek için kimi insanlar yani “seçilmiş olanlar” geceleri herkes uyurken bedenlerini yataklarında bırakıp ruhlarını dışarı salardı. Eğer biri hiç uyanmayacakmışçasına derin bir uykudaysa, kendine seslenildiğinde ses etmiyorsa rahat bırakılmalıydı. Seçilmiş olanların ruhları karanlıkla, karanlıkta savaştayken rahatsız edilirse ruh geri dönmez, beden gömülünce bile ruh yeryüzünde hüzünle döner dolaşırdı. Diğer bazı “seçilmiş olanlar”ın ruhları kurtadama dönüşür böylece cehennemin gevşek kapılarından geçer, kuraklıkla yok edemedikleri tohumları cehenneme istifleyen kötü ruhlarla yerinde savaşır, onların sivri, parlak ve keskin dişlerine karşı zafer kazanırsa çalınan tohumları geri alıp yeryüzüne dönerlerdi. Kapıların gevşemesiyle ölümler de artar ölüler “seçilmiş olanlar”a görünür ve onlarla konuşurdu. Bazen son bir istekte bulunur bazen de veda ederlerdi. Ya da söylenmemişliklerini fısıldar ve yalnızca muhatabına bunların iletilmesini isterlerdi. Başkaca söyledikleri de olsa gerek duyduklarını asla anlatmayacağını, anlatamayacağını söyleyen aktarıcılar da az değildi… Böylece koca, uzun, sıcak, kurak bir yaz geçti. Hikâye anlatıcısı hem ilgi çekti hem tedirgin etti ama bu ikircikli hal onun çekiciliğini azaltmadı, aksine arttırdı. Yaz geçti geçmesine ama Rafet’in anneannesi için yakıcı yazın bunaltıcı, sıkkın ve çaresiz ruh hali ara ara devam etti. Nefessiz kalıp serinlik ihtiyacı hissettikçe buzdolabının kapağını açıp önünde ifadesiz bir yüzle dakikalarca dikilerek rahatlamaya çalıştı. //

//Kavurucu sıcakların nefes almayı zorlaştırdığı henüz ergenliğe girdikleri zamanki yazı anımsadı.  Evin kendisine hazırlanmasına fırsat vermeden aniden bastıran yazı. İlk şaşkınlık atlatılınca halılar yıkanıp naftalinlenerek. Naftalin kokusu keskinliğini sıcak havayı daha da ağırlaştırdı. Herkesi yatağa, kanepeye yığdı. Ev halkı soğuk duş ve yelpazelenerek serinlemeye çalışırken, Ayla’nın aklına buzlarla serinleme fikri geldi. Yarı yatar halde uzandığı yerde buz küplerini ensesine, bağrına, göbek deliğine koyup erimesini bekliyordu. Göbek deliğinde biriken suyu bedenini sağa sola sallayarak daha genişçe bir alanı serinletmek için kullanmaya çalışıyordu. Bu şekilde biraz serinleyip hareketlilik kazandıktan sonra avucuna aldığı buz küplerini bütün vücudunda gezdiriyor, gezdirirken meyve sularını dondurarak yaptığı buzları emiyordu. Avucuna aldığı buzları Ayça’nın kollarına bacaklarına bastırıyor, itiraz ettikçe bunu yapmakta daha da üsteliyordu. Buzları Ayça’nın giysilerinin boynundan, belinden tutup esneterek içine atıyor, Ayça silkelenerek buzlardan kurtulmaya çalıştıkça kahkaha atıyordu. ‘Yapma’ dedikçe ‘Yapacağım işte’ diye sırıtan bir Ayla baskıncı, cehennemvari yazı daha da çekilmez hale getirdi. ‘Neden’ diye sorduğunda ‘Seninle uğraşmak hoşuma gidiyor.’ diyordu. Ama Ayça’nın hiç hoşuna gitmiyordu. Bunu söylemedi. Yaz gibi buz savaşları da geçip bitmeyecek gibi görünüyordu. Ta ki Ayça, Ayla’nın giysilerinden içeri attığı iki üç tane buzu silkelenerek yere düşürdüğünde, yürümeye devam ettiği için buzlara basarak kayıp fena halde düşene kadar. Ayça’nın canı o kadar yandı ki bir süre ses çıkaramadı. Toparlanıp ayağa kalkması zaman aldı. Kafasını vurmadığı için şanslıydı. Halılar kaldırıldığından koridor çıplak taştı.  Ayla’nın yüzünün bembeyaz olduğunu hatırlıyor. Ona elini uzatmaya çalıştığını, elini ittiğini. Yazın kalanında, buzun da yosunlar gibi taşı kayganlaştırdığı gerçeğini ilk elden gözlemleyen Ayla da herkes gibi soğuk suyla yıkanıp yelpazelenerek serinlemeye çalıştı. //    

// Yaptığı şeyi tutkuyla yapan her insan gibi Rafet’in anneannesi de sınırlarını genişletmek, işini çeşitlendirmek ve yenilemek isteğindeydi. Yeraltı cehenneminin gevşeyen kapılarını ve seçilmiş olan ruhları anlatmayı bıraktı. Ruhlar bedenleri terk etmiyor, kurt adama dönüşmüyor, geceler kötücül güçleri savmak için yeryüzünde ve yeraltında amansız mücadeleler vermiyordu. Doğa olaylarına karışan kötücül güçler de yoktu. Canavarlar ve kahramanların olmadığı daha gerçekçi, hayattan detayların olduğu hikâyeler anlatmak istedi. Gerçeklik ve inanç ilişkisi üzerine henüz hiç düşünmemişti, bir zaman sonra düşündüyse de hakikatler en çok da inancın inatçılığı, zorbalığı ve baskınlığına yenilmişti. Hayal kırıklıklarından, sıkışmışlığından ve başkalarının dilinden kurtulmak için sevmediği, âşık olmadığı bir adamla evlenen kadının hikâyesini anlatmaya başladı.  Evlenmesi ile şehri, evi yenilendi. Hayal kırıklıkları ve sıkışmışlıkları da eskisi gibi kalmadı, onlar da yenilendi. Adamın teninden, kokusundan, sesinden, konuşmasından nefret etti. Ama iyi bir kocaydı, parasını kazandı, evine en iyi şekilde baktı, karısına bağırıp çağırmadı, aldatmadı. Kocaların iyi olması kolaydır. Yatağı, yatak odası rüyaları değil kâbusları ağırlardı. Adam her üzerine çıktığında midesi ağzına geldi. Ona dokunduğu anda kusası geldiği yetmezmiş gibi adamın kokusu da üzerine sinerdi. Sıcak suyun altına girer saatlerce keselenirdi. Teninde yaraların açıldığı olur, bunları kıyafetleri ile saklamaya çalışırdı. Kadın olmak kocalık kadar kolay değildir. Tek tesellisi adamın sık sık yapmak zorunda olduğu iş seyahatleriydi.  Evliliklerinin ilk yıllarında çocukları olmadı. Hayal kırıklıkları ve sıkışmışlığından kurtulamamıştı ama başkalarının dilinden bir süre için kurtulduğunu sandı. Hamile kalamamasıyla bu konuda da yanıldığını anladı. Kişisel cehenneminin bütün kenarları böylece yeniden tamamlandı. Evde bir yukarı bir aşağı salınıyor, nefes alamayacak kadar bunaldığını hissettiğinde buzdolabını açıp önünde dikilerek kendini ferahlatmaya çalışıyordu. Bu zamanlarda alt katlarına bekar bir adam taşındı. Adamla ayaküstü birkaç kez laflayıp bir kez bir yerlerde bir şeyler içtiler. Gören görmüştü zaten de saklamaya çalışmamışlardı. Adam alt katlarından taşınmadan hamile kaldı. Çocuğun babası kendisi için olduğu kadar başkaları için de belliydi. Dokuz ay sonra kızı doğdu. Kocasına hiç benzemiyordu. Bundan sonrası çorap söküğü gibi geldi. Rafet’in anneannesinin ne seyahat eden bir kocası ne de bir alt komşusu vardı. Yalnızca alışılmışın dışında bir kadın ve evliliğinin sonraki zamanlarındaki hamileliğinden hiç kocasını andırmayan bir kızı vardı. Ayrıca bunaldığında buzdolabının kapısını açıp önünde dikildiğine şahit olmuşlardı.//

//… Günlük Astroloji: İnsanın algısı ezberedir. İllüzyonistler ezber algının kör noktalarından yararlanır. İnandıklarımızı onaylayan şeyleri bir olguymuş gibi ileri sürüp savunuruz. Astrolojiyle sonu gelmeyen haşır neşirliğimizin sebebi de bu olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Bir insanın birbirinden çok farklı bir sürü özelliği vardır. Ama burcu neyse o burcun özelliklerini o insanda görüp onun tipik burcunun insanı olduğunu söylemenin rahatlatıcı bir yanı olmalı. Dışarıda kalan bir sürü özelliği de açılarla açıklanmaya çalışıldığına göre. Bir kişiye onun ne olup olduğundan bağımsız olarak ne olduğunu söylemek kontrol ve iktidarla ilişkilidir. Sonuç olarak o insan olduğu gibi olmaya bırakılmaz. İnsanın en büyük kusurlarından biri bu hiçbir şeyi olduğu gibi olmaya bırakamamaktır. Bir sürü maraza sebebiyet vermiştir ve başkaca bir sürü maraza sebebiyet verecektir… Rafet Bey’in Pazar yazılarından aklında kalan bir pasaj. Astrolojiyle ilgilenirdi. Sedat’ın burcu, haritası, kendi burcu haritası, bunların uyumu, Ayla ile kendisinin haritaları ve bunların uyumsuzluğu. Hepsi mi bir rastlantı, kendi algısını onaylayan olguları ileri sürüp savunmak isteğiyle ilgiliydi. Bir gün Ayla kendisinden böyle bir şey talep etmediği halde onun haritasını ona yorumlamaya başlamıştı. Ayla bir süre sonra iç geçirip, “Ayça bana bir şeyler yakıştırmaktan vazgeç, bunlar benden çok seninle ilgili bence.” diyerek odasına çekilmişti. Bu halleri çocukluğunun haşarılığını özletiyordu. Ayça onu takip etmedi. Kendiyle yüzleşmek istemeyen insanların kendileriyle yüzleşmemek için neler yapabileceğini biliyordu. Başkalarının hayatı bu noktada çok elverişli bir dolayım olarak ortaya çıkar, hasar alır ve hiçbir döngüye sebebiyet vermeyen kopuşlar yaşanır diye yazmamış mıydı Rafet Bey.//

//Dışarı çıkmak ister misin? Bahçeyi sulamam lazım. Hem biraz havalanırız.//

//Seher bahçeyi sularken çiçekleri, ağaçları daha yakından inceledi. Adını bilmediği ağacın kalınca gövdesini kaplayan kabuklarına usulca dokundu. Ağaç da ona dokunmuşçasına karşılıklılık hissetti. Çok uzun süredir kendi kabuğunu aşan ilk teması bu ağaçla olandı sanki. Nedense kimseyle iletişimde şu an deneyimlediği akışkanlığı yakalayamadığını düşündü. Belki bunun sebebi başkalarının kabuğuna nasıl temas edeceğini bilmemesiydi. Belki kimse de onun kabuğuna gerektiği gibi dokunmamıştı. Ağacın yanında sonsuza kadar durabilirim diye düşündü. Kendini çok uzun süredir olmadığı kadar hayatla iç içe hissetti. Belki de hiç olmadığı kadar.  Seher içeri girmeyi teklif ettiğinde, kalmak istediği halde hayır demedi.//

//Hikâye anlatıcılarıyla ham yargıçların kan uyuşmazlığı iki tarafı da tedirgin eder. Koşullarını bilmedikleri yaşantılar, insanlar hakkında kesin hükümlerde bulunacak kadar kendilerini önemseyip ciddiye alanların çocuksuluğuyla, oyunculuğun yaratıcılığı ve yaşamla kenetlenmişliğinden vazgeçemeyenlerin çocuksuluğunun farkı, kuzey ve güney kutuplarının farkından, zıtlığından daha keskin ve uzlaşmazdır. Her şey gibi insan yaşamına dair en sade dönem olmasını beklediğimiz çocukluk da tek bir hale, katmana tekabül etmez. Mesela Rafet’in annesinin çocukluğu ıssız bir çocukluk oldu.  Bir süre direnç gösteren babası bir gün gitti ve geri dönmedi. Kavga gürültü olmasa da kırgınlık ve kızgınlıkla bezeli şüphenin getirdiği bir kopuştu bu. Ardında terk edilmişliği ve buzdolabının kapısını açıp önünde ifadesiz bir yüzle dikilen bir kadını bırakan. Rafet’in annesinin soğuk yerlere ve buza tutkusu belki de bunaldıkça buzdolabı önünde dikilen annesi ve ıssız çocukluğu sebebiyledir. Ya da bilemediğimiz bambaşka bir sebepten böyle bir tutkuya sahipti. Onun hikâyelerine soğuk yerler ve buz bir şekilde dahil olurdu. Annesinden farklı olarak o, hikâyelerini çocuklarla paylaştı, yetişkinlere güveninin olmamasını kimse yadırgayamazdı. Bu güvensizlik bambaşka bir çıkışsızlığı, başka türlü terk edilmişlikleri ve ıssızlıkları getirdi.//

         İçeriden Terzi Hasan geldi. Rahatsız ettiği için özür diledi. Seher’in yardımına ihtiyacı vardı. Seher, Ayça’ya isterse sonra devam edebileceklerini söyledi. Anneannenin hikâyelerinden anneninkilere geçip son durak olarak Rafet’e uğrayabilirlerdi. Ayça’ya iki tane şakayık verdi. 

//Hep karşılaştığın biri varsa seni şakayıklarla özdeşleştirebilir. Oysa ki yalnızca bir hediye.// 

 

 

 SAYI 19, BAHAR 2023, YABANİLİK İÇİMİZDEDİR