15 Ekim 2013

‘Aleviler Gezi’ye geliyormuş’


ZEYNEP TALAY
‘Aleviler Gezi’ye geliyormuş’

Güner Ümit’in yıllar önce yayınlanan yarışmasında söylediği ‘Yoksa siz Kızılbaş mısınız?’ lafı bayağı bir olay olmuştu, hatırlıyorum. O zamanlar lise ikideydim. Ülkücü öğrencilerle dolu bir lisedeydim. Dostoyevski okuyorum diye “Babasını çağırıp kızına milliyetçi duygular aşılaması gerektiğini söylemeliyiz,” diyen hocaların olduğu bir lisede. Biz yakın beş, altı arkadaş Suç ve Ceza’yı aynı zamanda keşfetmiş, soluksuz bir şekilde okuyor, ders aralarında, hatta derslerde de Raskolnikov konuşuyorduk. Sınıfın ülkücü grubu “Şu Rus yazarları okuyanlar katli vaciptir,” diyordu. Güner Ümit’in o ünlü ‘pot’unun ertesi günü kendi aralarında ‘ya evet, ışıkları söndürüp babalı kızlı takılıyorlar işte’ diyorlardı. İşin ilginç yanı ‘devrimci’ arkadaşlar da – ki bunlar ve ülkücüler haftada en az bir kere şiddetli bir şekilde kavga ederlerdi – ‘ya öyleymiş hakkaten’ diyorlardı. Biz beş, altı arkadaş, ülkücülere tamamen karşı ama kendilerini ‘devrimci’ gören arkadaşlara mesafeli bizler, “Ne diyorsunuz ya, sizin kafanız alıyor mu böyle bir şeyi?” diye iki gruba da karşı çıktık. En son bizden biri kalkıp, “Ben Aleviyim. Ne benim ailemde ne de akrabalarımda böyle bir şey yok!’ diye bağırmaya başladı. Derken yine bizim gruptan başka bir arkadaşım ‘Ben de Aleviyim, yok böyle bir şey!” dedi, sonra bir üçüncü de aynı şeyi tekrarladı. Hem ‘devrimciler’ hem de ülkücüler sus pus oldu (işin ilginç yanı bu iki grup o günden sonra canciğer oldu). Ben de sus pus oldum. Çok yakın olduğunu zannettiğim bu üç arkadaşımın Alevi olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Ancak bu olaydan sonra rahat rahat konuşur oldular, benim tavrımı gördükten sonra.

Çok üzüldüm. Benden bile gizlemelerine çok üzüldüm, hoş birbirlerinden de gizliyorlarmış.

Bir sene sonra…

Lise sondayım. Okuldan geldim. Formalarımı çıkardım. Annemlerin yatak odasına gidip yatağa uzandım. Duvardaki bir resme gözüm takıldı. Yeni asılmış. Yakışıklı, sakallı bir adam. ‘Anne bu kim?’ dedim. Hz. Ali’ymiş. “Neden burada?”, “Ben astım”, dedi. “Neden?” “Çok yakışıklı!” Annem ekledi: ‘Bu aralar Göztepe’deki Cemevi’ne gidiyoruz. Yemek yiyoruz, müzik dinliyoruz. Oradan verdiler.’

Şaşırdım. Annem inançlı biridir ama ne namaz kıldığını ne de oruç tuttuğunu gördüm. Kırk yılın başında Eyüp Camii’ne gidip dua okurlar. Meğersem son gittiklerinde adamın teki annemin bluzuna, dar kotuna ve makyajına laf etmiş (başı örtülüymüş annemin). Lafını hiç sakınmayan annem de başlamış adama bağırmaya. Babam araya girip annemi uzaklaştırmış. Annem: ‘Bunun üzerine baban Cemevi’ne gidelim, dedi. Daha saygılılar, modernler.’

Güner Ümit ‘vakası’ olduğunda, ben sınıfta olanları anlattığımda babam ağzını açmamıştı. En sonunda da “Karışma böyle şeylere!” demişti. “Cemevi’ne gidiyormuşsunuz baba,” dediğimde sessiz kaldı. “Neden gidiyorsunuz?” diye sorduğumda “Annen istiyor,” dedi. Bir süre sonra Hz.Ali resmi yok oldu. ‘Baban kaldırdı,’ dedi annem. “Neden baba?” dedim, “Gerek yok!” dedi. “Cemevi’ne gidiyor musunuz hala?” dedim, “Yok,” dedi. Anneme sordum, gidiyorlarmış. Her hafta. Bazen babam yalnız gidiyormuş. “Baba, gidiyormuşsun işte!” dedim, “Nerden çıktı?” dedi. “Hayır, beni de götür diyecektim de!”,  “Olur, çok merak ediyorsan bir gideriz. İlginç İnsanlar!” Gittik. Babam herkesle ahbap. Ben kütüphaneden kitaplar aldım. Dönüşte babam hiç konuşmadı.

Bir sene sonra, üniversite ilk yıl…

Adana’dan kuzenim geldi. Herhalde en son beş yaşındayken görmüşümdür. Adana’dakiler pek gelmezdi, biz de senelerdir gitmiyorduk. Odamdayız. Kuzenim Alevilikle ilgili kitaplarımı gördü. Konu açıldı. Ben “Onlar, Aleviler, felsefeleri” diyorum; kuzenim “Biz, bizler, felsefemiz” diyor. İki tarafta da şaşkınlık…Kuzenim salona koştu: “Amca,” dedi, “biz Alevi değilmişiz!” Babam gazete okuyordu, annem ve ağabeyim televizyona bakıyordu. Babam gazeteyi indirdi, hepimiz ona bakıyoruz. “Sonra konuşuruz,” dedi. Kalktı, yatak odasına gitti. Ertesi gün Adana’dan telefonlar yağdı.

Sonra konuşmadık. Babam hiç konuşmadı. Senelerce. Ne yaptıysam boş: “Biz, bizler, Aleviler,” dedim, olmadı. Karşısında Alevi-Bektaşi edebıyatıyla ilgili kitaplar okudum, olmadı. Pir Sultan Abdal’la ilgili bir tiyatro oyununa götürdüm, gene olmadı. Babam on beş sene konuşmadı.

Haziran, 2013, Gezi’deyiz…

Gezi Cumhuriyeti’ndeyim. Gazdan, Erdoğan’dan, kutuplaşmalardan arınmış bölgede. Saat 15.00 ile 18.00 arası isteyen platforma çıkıp istediği konuda konuşuyor. Genelde konuşmalar ‘Biz, Türkler, Sünniler, Museviler, Ermeniler, Kürtler, Aleviler, Rumlar, inananlar, inanmayanlar….biz kardeşiz,’ şeklinde başlıyor. Akşamları eve gidip bizimkilere o gün neler olduğunu anlatıyorum. Annem zaten defalarca gelip gördü. Babam mesafeli: ‘Biz 60’larda, 70’lerde gördük bu olayları, işin şekli değişmeden bitirin kızım.’ ‘Bu farklı baba, 68, 2013 değil!’ Babamın bu yorumunu daha sonra başka 68 kuşağı amcalardan, teyzelerden duyacaktım. Gazdan kaçıp Nişantaşı’ndaki parkta soluklandığımız 11 Haziran günü yan masada oturan; kafalarımızda kasklarımız, boynumuzda maskemiz Sıraselviler’den Taksim’e gitmeye niyetlenirken Cihangir’deki amcalardan ve teyzelerden…Farklı bir yorum arkadaşım Ayşe’nin babasından geldi: “Çıkın. Direnin. Unutmayın bizim anne babalarımız yanımızda değildi, onlar sokağa çıkmadı!”

Babam başından beri mesafeli durdu. ‘Halkların kardeşliği’ falan kar etmedi. ‘Bu farklı, slogan aynı ama içerik farklı’ dedim, kar etmedi. Ta ki o güne kadar…

Parktayım. Gezim Çocuk Atölyesi’nin önündeyim. Babam aradı: “Kızım, parkta mısın?” “Evet.” “Aleviler geliyormuş, ben de geliyorum!” Babam geldi. Kısa bir süre sonra da parkın Divan Oteli tarafındaki girişinden ellerinde İstanbul’un farklı semtlerindeki Cemevlerinin isimlerinin yazılı olduğu pankartlarla protestocular girdi. Alkışlar, ıslıklar! Babamla grubun peşine takıldık. Parkın içinde yürüdük, sloganlarına...sloganlarımıza eşlik ettik, alkışlar eşliğinde. Sonrasında babama parkı gezdirdim: Kütüphane, sinemacılar, Gezi TV, radyo, mutfaklar…Gezi Kahve’de çay içtik.

Ertesi gün babam, “Gel, sana kahve ısmarlayayım, baba-kız oturup bir konuşalım,” dedi. Babam sonunda konuştu, on beş sene sonra:

Küçüktüm. On yaşlarında ya vardım ya yok. Ağabeyim o ara serbest parselasyon ve satış işleri yapıyor. Bir gün bana “Koş,” dedi, “bunu karakoldaki komisere götür.” Elime koca bir paket tutuşturdu. İçinde bir tomar kâğıt ve kırtasiye araç-gereçleri varmış. Çok ağırdı. Ama şikayet etmedim. Düşünsene bana büyük bir görev verilmiş, komiseri göreceğim. Son sürat karakola gittim. Binanın dışındaki merdivenleri bir solukta çıktım. O ara paket basamağa düştü, eğilip aldım. Kapıdaki polis durdurdu, “Nereye?” dedi. “Komisere paket getirdim, ağabeyimden” deyip ağabeyimin adını söyledim. Bunları söylerken kocaman olmuştum…Polis ağabeyimin adını tekrarladı, ben daha da büyüdüm: ‘Komiserin kendisine vereceğim,’ dedim. Paketi alıp, “sen kim oluyorsun lan, pis fellah, Alevi!” diye beni öyle bir itti ki o bir solukta çıktığım merdivenleri yuvarlanarak yine bir solukta indim. Yüzüm gözüm toz içinde ağlayarak ağabeyimin yazıhanesine geri döndüm. Durumu anlattım. “Fellah ne, Alevi ne?” dedim, ağabeyim söylemedi.
                        On iki yaşındayım. 23 Nisan müsamereleri yaklaşıyor. Öğretmenimiz bizleri boylarımıza göre kızlı-erkekli eşleştirdi, dans etmeyi öğrenecekmişiz. Sınıfın güzel kızlarından birine kavalye oldum. Kız dans ederken huzursuzdu, çok isteksizdi, beceremiyorum diye düşündüm. Ertesi gün provalar sırasında kızın annesi okula geldi, bizim öğretmenle köşede konuştu ve gitti. Öğretmen yanıma geldi: “Çok kalabalık oldu, her öğrencinin dans etmesine gerek yok. En iyisi sen izleyiciler arasında ol.” Evde ağladım. Anneme bir şey demedim ama bunun o anlamını bilmediğim  ‘Alevi, Fellah’ kelimeleriyle alakası olduğunu biliyordum.
                        Sonra büyüdük, liseye geldik. “Araplar pis, Aleviler pis” diyenlerle kavga ettik. Hocalar da dahil. Dayak yedik, sınıftan atıldık. Bir keresinde topal Ali sözlüde hocanın “sormayacağım” dediği yerlerden sormaya başlaması üzerine isyan etti, hoca da öyle bir tokat attı ki Ali yere yığıldı, altına işedi. Ben hocayı tokatladım. Daha neler neler. Ben bunları unutmak istedim. İstanbul’a gelirken ne Alevi ne de Arap olarak geldim. Sizler de aynı şeyleri yaşayın istemedim. Unuttum.

Babam o günden sonra parka defalarca geldi. 30 Haziran LGBTT onur yürüyüşüne de geldi. Soranlara “Burdayım aşkım”, dedi. 


19.07.2013


 Bu yazı, Cin Ayşe'nin 10. sayısında yer almıştır.

Hiç yorum yok: