10 Kasım 2008

Sutapa Biswas, Storm [Fırtına], 2006

ÖZÜM HATİPOĞLU

Bakış

Tansiyon düşüşü, kan basıncının yüksek kayalıklardan -kesinlikle sivri olmalı- kendini bırakışı. Bedenim beyninin elektrik akımına kapıldı. Yatak dikdörtgendir, geometrik görüntüsü üzerine varsayımsızdır, beynimin biyolojik yapılanması, betimlemeler gereksiz, içimde çağrışımları. Günler: Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi ve Pazar. Üzerine yatılan yatak baba, örtünülen yorgan anne. Aylardır yataktan çıkılmadı. Kesin konuşmalı: Her türlü sevgi gereksizdir.
Harfler eriyor. Kurşunun akışı sözü karalamaya çeviriyor, sözü siyahlaştıran akışkanlıkları, çağrışımları kurguya dönüştürme zorunluluğu ve onu olduğu gibi görebiliyorum. İçimde resmi var ama karşımda oturuyor, aynı açının izlenmesi ve okunması farklı, biliyorum, yine de tek bir tanık için. Haberi yok, nedeni benim. Karşı evden izlemek başkadır.
19:15, gözden kayboluyor, sehpanın üzerinde bir rakı kadehi, sayfa deliriyor, söz deliriyor, yok oluyor, kafamda biri ayakkabılarını bağlıyor, sokak kapısının açılma sesini duyma ve şimdiki zaman arasında her şey olabilir, işte özgürlüğüm ve ben açacağım o kapıyı sana. Zihnimdeki görüntüye su döküyorum, boyalar ağzıma akıyor, rengârenk dilimi görmek için camdan yansıyan görüntümü kullanacakken, dudaklarımı araladığım anda parkeye bir resim düşüyor. Adamı izlemeyi bırakıyorum ve dizlerimin üstünde resmin önüne çöküyorum, ayağım yerde duran şarap kadehine çarpıyor, resim kayganlaştı, biri ayakkabılarını çıkarıyor, ev kime ait göremiyorum. Nefes alıp verilmeli, en güzel oyun, bir sen bir ben, şimdi sıra bende. Sokak lambasının ışığı sızıyor içeri, dar bir nehirle düşüncelerimi yardı, karşılaşılan tüm yarıklara basmalı, işte istediğim düşüş. Sandalyenin kenarına tutunarak kalkıyorum, sigarasını içiyor, kadeh tekrar dolmuş, gömleğimin cebinden çakmak ve sigaramı çıkarıyorum. İlk önce onunla sevişiyorum, zihnimin ve içimin kıvrımlarına onu yerleştiriyorum. Düşüncelerimin arasında gidip gelmelerden sonra gözüm kadehine takılıyor, içi meniyle dolmuş, sigaramı yakıyorum ve dumanı bütünüyle içime çekiyorum çünkü boşaltılan her şey geri dönüyor. Dün gece rüyamda, elimde bir kasa yeşil elmayla kapısını çalıyordum, uykulu gözlerle, saçı başı karışık açıyordu kapıyı ve getirdiğim elmalardan birini alıp, bana hiç bakmadan ısırıyordu, ormanda tek katlı bir barakada yaşıyordu, odanın ortasında kalın bir ağaç gövdesi vardı, evine hiç gitmemiştim, kapıdan içeri adım attığım anda ağaç yok oldu, yüzüne baktım, gülümsedi, elindeki elmayı dışarı fırlattı. Başımı ormana doğru çevirdiğimde, barakanın içinde düşündüğüm ağacın kapının önünde olduğunu gördüm.
Eylemlerimle isteklerim arasında doğrusal bir bağlantı olsaydı bu evden taşınırdım, onu hiç izlemezdim. Reddedişin gözlemleyen tarafından hayran olunası güzelliği, karmaşıklığın gösterişini tek seçeneğe indirgemesindedir, bu en sadeleşmiş biçimde, yapılabilecek tek eylem beklemektir ve geriye kalan her eylem olanaksızlaştırıldığından, bekleyen, yüzünde çıkışı olmayan büyüleyici bir olgunluğu taşır. Sigaramı sokağa fırlatıyorum ve bakışım adamdan karşı bankta oturmuş örgü ören kadına kayıyor. 60 yaşlarında, elleri küçük ve buruşuk, arada bir gözlerini ördüğü kırmızı atkıya benzeyen nesneden kaldırıp yoldan geçenleri inceliyor, düşünceli görünüyor, huzurlu değil, sıkıntı düşüncelerini bir şey üzerine saplamış, takıldığı veya çevresinde dolandığı yorumlarından gittikçe daha hızlı örerek kurtulmaya çalışıyor gibi.
O değil anlatılan, sıkıntının taşırdığı imgelemim. Kadının, beynimin kıvrımlarını yün olarak kullandığını sanıyorum, o yünden örülmüş kırmızı atkıyla gözlerimi bağlayacağım. Dünyanın rengi birilerine bağımlı olmadan seçilebilirdi, bütün kararsızlıklar bir anda organik çöpler mezarlığına, doğaya fırlatıldı, her şey geri geliyor, bağlılık seviyesi dizlerimde, doğayla olan her cinsellik içimdeki suyu yükseltiyor, kıpırdamıyorum, su beyne geldiğinde tüm karar verebilmeler olanaksızlaşacak. Bencil aydınlık sona ermekte, gün kararıyor, geceyle bir kez daha ritmik uyum sözleşmesi imzalandı, bastırılmış olanların içine sızılanacak. Karşı banktaki kadının vatkaları kelebek kanatlarına dönüşüyor, uçuyor. Ben de yok olmasını istemiştim. En iyisi bir gece yürüyüşü. Paltoyu üstüme geçirirken tren yolunun yanındaki patikada yürümeyi düşünüyorum.
Geceleri içi sağır eden gürültülere gereksinim duyulmalıdır, –adını kullanmamalı- adamın eksiği bu. Oraya gitmeye karar verdiğim andan yolun karşımda belirdiği ana kadar zihnimdeki patika betimlemesi gerçekti, olduğu gibi veya ilk göründüğü andaki gibi de denebilir. İstasyon, ki bu çukurda kalan tren yolunu ve yolun iki yanındaki bekleme boşluklarını kapsıyor, arkasındaki apartmanlardan dar ama uzun sayılabilecek bir patikayla ayrılıyor. İki ağacın arasından sıyrılarak toprak yolun tam ortasına düşüyorum. Tek ses yok. Olmalıydı. Kafatasımın ortasından, düşünceyi ve dili delerek, kadınlığımdan da geçerek omurga düzlüğünde bir tren yayı uzanıyor, 3. ayak olarak sağ ve sol arasında yerini alıyor. Arabaların geçmediği, taşlı, ilkel bir yol burası, yürüme yolu, iki yanı ağaçlarla kaplı, doğanın karşısına bir tek sokak lambaları dikilmiş, onlardan sızan flüoresan ışıkla adımlarım aydınlanıyor. Hiç tren geçmiyor. Ortadaki ayağımın taşlara sürtünmesinden çıkan sesi düşünebiliyorum. Şimdi içimden konuşuyorum: Ray penisim, aşağıya doğru sertleşmiş, yere temas ediyor ve yer kabuğundan aldığını, yerçekimine karşı koyarak, ray boyunca gökyüzüne fırlatıyor. Yerin sesleri saçlarımın arasından çıkarak tren yolunun sessizliğine vuruyor, kulaklarım köpeklerinki gibi dikilmiş kafatasımdan gelen her uyarıyı yiyor. Şimşekler çakmaya başladı, gökyüzü ses açlığını kapatmaya çalışıyor, artık düşünceye gerek yok. Yağmur çiseliyor, ıslanmak istemiyorum, bir ağaç altına giriyorum, toprak nemli ama aldırmadan, sırtımı ağacın gövdesine dayayarak oturuyorum, paltoma sıkıca sarılıyorum ve ellerimi göğsümün üzerinde birleştirerek kendime sarılıyorum. Türünü bilmediğim –çınar olduğunu varsayıyorum- ağacın yapraklarından bir damla yağmur suyu başımı dallara bakmak için yukarıya doğru kaldırdığım anda gözümün içine giriyor, gözüm kapanıyor. İzleyen olsaydım gülerdim. Ben bölünüyor. Gülme nedeni değişiyor. İzleyici artı izlenen, toplamına gülümsüyor, damla unutuldu, doğurduğu düşünceler büyütülüyor. Bu gerekliydi. Deneyimlemek önemli değil, nedeni: Ben yok. Tren yoluna hiç gidilmedi. Pencere kapatılmak istenmiyor, saatlerdir açık, adam henüz oturuyor, yağmur kâğıtları ıslatıyor, palto üşündüğü için giyildi.
(cin ayşe'nin 2. sayısında yer almıştır)

Hiç yorum yok: